• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 11

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Doğadan Sonra / Ferrante Mektupları / İslam: Otoriterlik ve Geri Kalmışlık / Kırkikindiler Bittiğinde / Ne Çok Eşya / Rosa Damascena / Sol Elin Hatırası / Suçun Şahsiliği / Türkiye ve İran / Yağmur Kuşları

K24

@e-posta

VİTRİNDEKİLER

11 Mart 2026

PAYLAŞ

W.G. Sebald
Doğadan Sonra
çev. Nihat Ülner
Can Yayınları
Mart 2026
112 s.

W.G. Sebald’in ilk edebî eseri Doğadan Sonra, insanlığın dünyadaki yerini huzursuzca sorgulayan üç erkeğin yaşamı üzerinden ilerler: Büyük Alman Rönesans’ı ressamı Matthias Grünewald, Bering’le birlikte Arktik’e yolculuk eden Aydınlanma dönemi botanikçisi ve kâşifi Georg Wilhelm Steller ve yazarın ta kendisi.

Sebald’in ilkel bir şiir olarak nitelediği Doğadan Sonra modern dünyanın karmaşası ve doğa ile insan arasındaki kırılgan ilişkiyi irdeleyen, tarih, doğa ve hafıza üzerine derin bir tefekkür.

“Sebald 21. yüzyılın Joyce’u.” –The Times

Ferrante Mektupları:
Kolektif Eleştiri Deneyi
Sarah Chihaya, Merve Emre, Katherine Hill, Jill Richards
çev. Nilüfer Şen Çakar
Everest Yayınları
Mart 2026
344 s.

Napoli Romanları’na dört farklı pencereden, tek bir yürekle bakış.

Elena Ferrante’nin Napoli Romanları, dünya çapında milyonlarca okuru sarstı, “Ferrante humması” bir fenomene dönüştü. Peki, dört parlak edebiyatçı ve akademisyen –Sarah Chihaya, Merve Emre, Katherine Hill ve Jill Richards– bu külliyatı tartışmak, ama bunu alışılmışın dışında bir yöntemle yapmak üzere bir araya gelirse ne olur?

Elena Ferrante’nin sıkça işlediği “smarginatura” (sınırların erimesi) kavramı,
bu kitapla birlikte sadece bir roman teması olmaktan çıkıp radikal bir okuma yöntemine dönüşüyor.

Elinizdeki kitapta yazarlar, mesafeli bir eleştiri dili yerine Ferrante’nin dünyasına en çok yakışan formu; mektuplaşmayı seçiyor. Birbirlerine yazdıkları bu metinlerde, romanların edebi derinliğini analiz ederken sınırları ihlal ediyorlar; eleştiriye kendi hayatlarını, annelik deneyimlerini, akademik kariyerlerini ve en önemlisi kendi dostluklarını dahil ediyorlar.

Tıpkı Lila ve Lenù’nun birbirini şekillendirmesi gibi, bu dört yazar da “kolektif eleştiri” adını verdikleri bir deneyle birbirlerinin düşüncelerini yoğuruyor. Ortaya çıkan eser, okumanın, yazmanın ve kadın dostluğunun radikal gücüne dair heyecan verici bir manifesto niteliğinde.

Ferrante Mektupları, edebiyatın sadece kitap sayfalarında kalmadığını, hayatın tam merkezine nasıl yerleştiğini gösteren, yaşayan bir metin.

Ferrante hayranları ve edebiyatın “birlikte” nasıl deneyimlendiğini merak edenler için, Türkçede ilk kez...

Ahmet T. Kuru
İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık:
Küresel ve Tarihsel Bir Karşılaştırma
çev. Mehmet Akif Koç
Ayrıntı Yayınları
Mart 2026
368 s.

“İddialı ve başarılı bir analiz.” –Prof. Dr. John Waterbury, Foreign Affairs

“2022 yılının en iyi kitaplarından. Rusya’da Putin-Kilise ortaklığı düşünüldüğünde, Kuru’nun teorisi İslam dünyası dışında da geçerli.”

–Diana Darke, Times Literary Supplement

“Kuru’nun kitabı Müslüman entelektüel dünyada fırtınalar estirdi. Açık ve demokratik bir topluma, rekabetçi bir ekonomiye sahip olmaktan başka bir yol olmadığını söylüyor. ‘Bu Batılılaşma değil, aksine İslam’ın ruhuna uygun’ diyor.”

–Julia Suryakusuma, Jakarta Post (Endonezya)

“Nesiller boyu düşünürler, bir zamanlar entelektüel açıdan yaratıcı ve ticari açıdan canlı olan İslam dünyasının neden geri kaldığı ve baskıcı bir yönetimi sembolize eder hale geldiği konusunda kafa yormuşlardır. Ahmet T. Kuru, titizlikle araştırılmış, kavrayıcı ve ezber bozan bu kitabında, birbiriyle bağlantılı bu dönüşümleri din adamları ve devlet arasındaki karmaşık ittifaka bağlıyor. Değişik disiplinlerden akademisyenlerin yanı sıra İslam’ın çağlar boyunca oynadığı entelektüel, siyasi ve ekonomik rollerle ilgilenen geniş kitlelerin de ilgisini çekecektir.”

–Prof. Dr. Timur Kuran, Duke Üniversitesi (ABD)

Neden Müslüman-çoğunluklu ülkeler dünya ortalamasına kıyasla yüksek düzeyde otoriterlik ve düşük düzeyde sosyoekonomik kalkınma sergilemekte? Ahmet Kuru elinizdeki kitapta bu sorunların nedeni olarak İslam’ı gösteren açıklamaları eleştirmektedir. Kitap Müslümanların 8. ve 12. yüzyıllar arasında felsefi ve sosyoekonomik açıdan Batı Avrupalılardan daha ileri durumda olduklarını açıklamakta. Ama öte yandan Müslüman toplumların sorunlarını Batı sömürgeciliği ile açıklayan tezleri de reddetmekte. Zira Kuru’ya göre sömürgecilik başladığında Müslüman toplumlar zaten siyasi ve sosyoekonomik durağanlık ve hatta gerileme içindeydiler. Kitabın temel argümanı din adamları ve devlet idarecilerinin ilişkisi üzerinedir. Avrupa’da kilise-devlet ittifakı egemen iken, Müslüman toplumlarda filozoflar ve tüccarlar ön plandaydı. Bu durum Müslüman toplumlarda dinamik bir düşünce hayatı ve canlı bir ekonomi doğurmuştu. Ama 11. yüzyılda başlayan süreçle tablo tersine döndü. Avrupa’da entelektüel ve burjuva sınıflar oluşmaya başlarken Müslüman toplumlarda İslam âlimleri (ulema) ile askerî devletler arasında bir ittifak ortaya çıktı. Bu ittifak yüzyıllar süren bir süreçte filozof ve tüccarları marjinalleştirerek entelektüel ve ekonomik yaratıcılığı engelledi. Kitap ulema-devlet ittifakının günümüzde de Müslüman ülkelerde yaratıcılığı sınırladığını göstererek tarihsel açıklamasını bugünkü siyasetle ilişkilendirmektedir.

Ethem Baran
Kırkikindiler Bittiğinde
İletişim Yayınları
Şubat 2026
159 s.

“Bu bir masal değildi. Çünkü masallar, gerçeklerle çoğu zaman örtüşmezdi. Bir masalın iç yüzüydü kaleme aldıkları. Sevdiği için delice kavgalar veren, dünyadan devşirebildiği bütün güzellikleri sevdiğine sunan birisi vardı bu masal olmayan masalda. Sırf sevdiği mutlu olsun diye onun doyumsuz heveslerine göz yuman; ekmeğini, beş kuruşunu bir çocuk sevinciyle paylaşan, yediği nice darbe sonrasında bile gururunu hiçe sayıp gözyaşlarını saklayarak ayakta durmaya çalışan biri...”

Kırkikindiler Bittiğinde, sevgiye aç bir adamın umarsız yalnızlığının, hüsranla biten aşklarının, babasıyla bir ömür süren husumetinin, edebiyata olan tutkusunun, evini paylaştığı kedilerinin anlatıldığı, yükte hafif pahada ağır bir roman.

Ethem Baran, yalnızca bir gün içerisinde geçen, hatırlayışlarla ve geriye dönüşlerle genişleyip büyüyen, fonda Ankara’nın akıp giden kent manzaralarıyla ve seksenli-doksanlı yılların kendine özgü atmosferiyle derinleşen hüzünlü bir hikâye anlatıyor.

Chip Colwell
Ne Çok Eşya:
İnsan Türünün Aletleri Keşfetmesi, Anlamı İcat Etmesi ve Hep Daha Fazla Şey Üretmesi
çev. Ayşe Müge Çavdar
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Mart 2026
320 s.

Üç milyon yıl önce, bir taşın keskin bir kenara dönüştürülebileceğini fark ettik. İlk bıçak önce bir öğünü kolaylaştırdı; sonra bir türün kaderini ve nihayet bir gezegenin yazgısını belirledi. Bugün evlerimiz, ceplerimiz, şehirlerimiz, hatta okyanuslar “şeylerle” dolu. Evlerimiz artık sadece yaşadığımız mekân değil, bazı bölümleri depoya dönüşmüş durumda: Satın aldıklarımızı saklıyor, sakladıklarımızın arasında yaşıyor ve sonra daha fazlasını alıyoruz. Bu döngü nereden çıktı? Bu fazlalık nasıl mümkün oldu? “Yeter” sınırını neden hep aşıyoruz?

Arkeolog Chip Colwell, insan türünün nesnelerle kurduğu ilişkinin derin tarihine iniyor. Eşyayı yalnızca tüketim başlığına sıkıştırmıyor; çünkü eşya aynı zamanda aidiyetin, ritüelin, statünün ve güvenliğin –kısacası anlamın– taşıyıcısıdır. Ancak modern toplumlarda bu ilişki, olağan bir hızlanmadan çok, kontrolden çıkmış bir çoğalmaya dönüşüyor. Fazlalık artık bir yan etki değil, sistemin işleyiş biçimi. Bunun bedeli plastik yığınlarında, çöp dağlarında, tükenen kaynaklarda ve giderek daralan bir gelecek ufkunda görünür hale geliyor.

Taş aletlerden inanç nesnelerine, koleksiyonculuktan reklamın incelikli iknalarına uzanan Ne Çok Eşya, çözüm reçetesi sunmuyor, minimalizm vaazı vermiyor. 21. yüzyılın ekolojik ve siyasal krizlerini, büyük kavramlarla değil, gündelik hayatın içine yerleşmiş fazlalık üzerinden okuyor. Maddi bolluğun ardında yatan dizginsiz tüketim ritmini görünür kılıyor. Çünkü mesele neye sahip olduğumuzdan çok, bu sahipliğin bizi nereye sürüklediğidir. “Daha fazla”sını durmaksızın üretmeden, anlamı nasıl kuracağımız sorusu ise en yakıcı sorulardan biri olarak önümüzde duruyor.

Begüm Eğeli Bursalıgil
Rosa Damascena
Boyut Yayınları
Mart 2026
248 s.

Nasıl ki bir parfümü tek fıs havaya sıktığında binlerce zerrecik etrafa saçılırsa, bir yola çıkmak için attığın tek adım da o derece sayısız ihtimali barındırır.

Yola bambaşka motivasyonlarla çıkan Isabella ve Monica’nın peşine takıldığınızda, gül bahçelerinden arkeolojik kazı alanlarına, zengin sofralardan tenha havaalanlarına, toplantı salonlarından morglara, buharı tüten hamamlardan sıvası dökülen karakollara uzanan bir hatta savrulacaksınız.

Ve tıpkı siz odadan çıktıktan sonra varlığını sürdüren parfüm etkisi gibi, bu hikaye insanlık tarihi ile psikolojinin kuytu dehlizlerine sinerek kalbinizde iz tutacak.

Rosa Damascena (Damask Gülü), yazar Begüm Egeli Bursalıgil'in ikinci kitabı. Yazarın 2024 yılında yayınlanan ilk kitabı Sessiz Havuz.

Vecdi Erbay
Sol Elin Hatırası
Dipnot yayınları
Mart 2026
134 s.

Gece yağan yağmurun serinliğini taşıyan otları okşayan elinden yüreğine sevince benzer bir şeyler taşınıyordu. Okşadığı ot değil de o taşlık arazideki buğday başaklarıydı sanki. Böyle oluyordu kimi zaman, bakıp gördüğü, dokunup hissettiği şeyler köyüne ait hatıraları canlandırıyor, yüreğinin sevinçle kabarmasına neden oluyordu. Oysa köy yoktu artık. Tarlası, bahçesi, hayvanları da yoktu. Bunu biliyordu. Artık köyüne ait hatıraları vardı sadece. Her şeyini almışlardı ellerinden, ama hatıralarına kimse dokunamamıştı.

Bir geçmiş zaman baharından kopup gelen öyküler demeti… Buğday başakları arasından uzayıp giden toprak yolda bastıkları yeri incitmekten korkar gibi yürüyorlar. Usulca, neredeyse bir sır verir gibi konuşuyorlar bizimle. Devrim yapma umudunu çoktan gençlere devretmiş ihtiyarların yaşadıklarını anlatıyorlar; onların ölüme dair, kayıp, ayrılık, yas, yara, yıkım, öfke, korku, acı, neşe ve hüzne dair serüvenlerini…

Ergün Kazanır
Suçun Şahsiliği: Sufle Sevenler Sahnesi
Çizer: Aslıhan Akı Çelik
Timaş Yayınları
Mart 2026
64 s.

Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için... 
Ama birimizin yanlışı, neden hepimizin cezası?

Sınıfta duyulan küçücük bir fısıltı, tüm sınıfın hayallerini suya düşürünce Yiğit bir şeyi fark eder: Kurunun yanında neden hep yaş da yanıyor?

Okul koridorlarından tiyatro sahnesine uzanan bu macerada Yiğit, sadece rolünü ezberlemekle kalmayacak; haksızlığa karşı oyunun kurallarını yeniden yazacak! Mutfaktaki çikolatalı suflenin kokusu, sahnedeki suflörün fısıltısına karışırken Adalet Sınıfı hiç unutulmayacak bir gösteriye imza atıyor.

Perde açılıyor! Bu kez sahnede sadece oyuncular değil, adaletin ta kendisi var.

Bu kitap, çocuklara toplu ceza gibi günlük hayatta sıkça karşılaştıkları adaletsiz durumlara karşı boyun eğmek yerine, çözümün ve hak aramanın bir parçası olmayı öğretir. Evrensel bir hukuk kuralı olan suçun şahsiliği ilkesini; okul koridorlarından tiyatro sahnesine uzanan, mizah dolu ve sürükleyici bir kurguyla somutlaştırır. Kitap, yetişkinlerin de hata yapabileceğini ve bu hataların nezaketle ve doğru iletişimle düzeltilebileceğini gösterir.

Tolga Gürakar
Türkiye ve İran: Gelenek, Çağdaşlaşmak, Devrim
Heretik Yayıncılık
Mart 2026
400 s.

Bu kitap, Osmanlı ve İran’da gerçekleşen gelenek-çağdaşlaşma-devrim ilişkisini karşılaştırmalı bir tarihsel sosyolojik okumayla ele alıyor. Devlet geleneği, askeri-sivil bürokratik kurumsallaşma ile din-siyaset ilişkileri etrafında şekillenen farklı deneyimler, Türkiye’de laiklik, devlet kapasitesi ve süreklilik tartışmalarını, İran’da ise ulemanın siyasal rolü, meşruiyet krizleri ve toplumsal itiraz dinamiklerini anlamak noktasında güçlü bir çerçeve sunuyor.

Osmanlı’da kesintisiz süregelen bir merkezi otorite ve Sünni ulemenın devletlû konumu sebebiyle gelişen pratik ile İran’da merkezi otorite ve Şii ulema özelinde tam tezat işleyen bir başka pratik, iki ülkede devrimlerin ideolojik yönelimlerini ve kurucu siyasal projelerini belirleyen tarihsel miras üzerinden analiz ediliyor.

Deniz Faruk Zeren
Yağmur Kuşları
Metis Yayınları
Mart 2026
80 s.

Deniz Faruk Zeren’den haiku gibi, lirik ve sarsıcı hikâyelerden oluşan bir kitap: Yağmur Kuşları.

Bu hikâye süresince mütemadiyen ipek gibi süzülerek, bazen tozu toprağı döverek, bazen çatallı mavi yıldırımlar eşliğinde, bazen serin rüzgârların getirdiği taze, ferah nebat kokuları yayarak, yaylanarak, uzayıp kısalarak, artıp azalarak, hızlanıp yavaşlayarak, diner gibi yapıp coşarak yağmur yağacaktır.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Doğadan Sonra
  • Ferrante Mektupları
  • İslam: Otoriterlik ve Geri Kalmışlık
  • Kırkikindiler Bittiğinde
  • Ne Çok Eşya
  • Rosa Damascena
  • Sol Elin Hatırası
  • Suçun Şahsiliği
  • Türkiye ve İran
  • Yağmur Kuşları

Önceki Yazı

TADIMLIK

İşte Böyle Yarattım Şiirimi:

"Şiir yazma deneyimi üzerine"

Arapçadan Türkçeye çeviri eserler yayımlayan Samyeli Yayınlarının ilk kitabı, Mahmud Derviş'le yapılan söyleşilerden ve onun şiirine, poetikasına dair alıntılardan oluşan İşte Böyle Yarattım Şiirimi. Doğum günü olan 13 Martta şairi kendi sesinden alıntılarla selamlıyoruz. 

K24

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Mualla:

Boşluğun estetiği bize ne söyler?

“Mualla’nın ölümü, ardında hiçbir izah bırakmayan 'okunaksız' bir eylemdir. Bu radikal ketumluk, anlatıcıyı geleneksel neden-sonuç ilişkisinden kopararak boşlukların takibine yöneltir.” 

ASLI GÜNEŞ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist