• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Futbolun görsel hafızasında kadınların temsili üzerine:

Dünya Kupası ve kadrajın dışında kalanlar

“Feminizm artık yalnızca meydanların ya da akademinin dili değil; reklamların, markaların ve küresel kültür endüstrisinin de söz dağarcığına girdi. Bu görünürlük önemli bir kazanım olabilir ama aynı zamanda yeni bir risk de taşır: Eşitlik siyasal bir talep olmaktan çıkıp tüketilebilir bir estetiğe dönüşebilir.” 

2026 Dünya Kupası kupa töreninden.

AYŞE SEMERCİ

@e-posta

DENEME

30 Temmuz 2026

PAYLAŞ

“Görünür olan beni ancak şu nedenle bütünüyle kuşatabilir: Çünkü onu gören ben de görünürüm.”

–Maurice Merleau-Ponty, Le Visible et l’Invisible (1964)

Haftalar boyunca milyarlarca insan aynı görüntülere baktığı, aynı gollere sevindiği, aynı yenilgiler karşısında sustuğu Dünya Kupası sona erdi. İspanya, 19 Temmuz’da New York-New Jersey’deki final karşılaşmasında, uzatmalarda Ferran Torres’in bulduğu golle Arjantin’i 1-0 mağlup ederek tarihinde ikinci kez dünya şampiyonu oldu. Dört yılda bir tekrarlanan bu ritüel, gezegenin en geniş ortak izleme deneyimlerinden biridir; hiçbir haber bülteni, hiçbir tören, bu kadar farklı dilde ve kıtada, aynı anda aynı kareye kilitlenmiş bir kitleyi bir araya getirmez. İlk bakışta sahada yalnızca futbol oynanır, oysa dolaşıma giren yalnızca top değildir; uluslar, kahramanlık mitleri ve iktidarın simgeleri de o yeşil zeminde birbirine karışır; zira modern futbol uzun zamandır yalnızca bir spor değil, çağımızın en büyük ortak anlatılarından biridir.

Final yalnızca çimlerin üzerinde oynanmaz; aynı zamanda kameranın baktığı yerde inşa edilir. Golün ardından kamera çoğu zaman futbolcunun annesine, sevgilisine ya da tribündeki taraftarlara yönelir; kadın, oyuncuyu duygusal bakımdan tamamlayan bir figür olarak belirir. Kaptanın yüzü genellikle sabit ve uzun bir kadrajla, neredeyse bir portre ciddiyetiyle çekilirken, tribündeki kadın figürü daha kısa, daha geçici bir kesmeyle görüntüye girip çıkar. Süre de bir anlam üretir; kimin yüzünde ne kadar durulduğu, kimin hikâyenin öznesi kiminse yalnızca yankısı sayıldığını da belirler. Milyonlarca izleyici bu seçimi fark etmez, çünkü fark etmemesi için tasarlanmıştır; kadraj ne kadar doğal görünürse, içerdiği hiyerarşi de o kadar sorgusuz kabul edilir. Sinema kuramcısı Laura Mulvey’nin “erkek bakışı” (male gaze) kavramı bu görsel düzeni anlamak için güçlü bir imkân sunar: Mulvey’e göre modern görsel kültürde kadın bakan değil bakılan, eyleyen değil “görülmeye açık” (to-be-looked-at) bir imgeye dönüştürülür. Asıl soru da budur: Kadraj kimin hikâyesini anlatır, kim yalnızca o hikâyeyi tamamlamak üzere oradadır?

Sorunun cevabı, kupanın kimin elinde parladığından daha derindedir. Bir Dünya Kupası finalinde sahaya çıkan yalnızca iki milli takım değildir; kupayı göğe kaldıran kaptan, yüzyıllar boyunca kültürel olarak inşa edilmiş bir erkeklik idealinin de taşıyıcısına dönüşür. Bu yılki finalde de sahne aynı senaryoyu izledi: İspanya kaptanı Rodri, FIFA Başkanı’ndan aldığı kupayı önce öptü, sonra takım arkadaşları birbirine sarılırken göğe kaldırdı; İspanya’ya 2010’da aynı kupayı kaldırtan Sergio Ramos ise bu yıl kupayı sahaya bizzat getirerek İspanya’nın on altı yıl arayla kazandığı bu iki şampiyonluğu arasında sembolik bir köprü kurdu. Taç yerini kupaya, taht yerini kürsüye bırakmıştır; ama ritüelin mantığı değişmemiştir: Bir topluluk ortak hayalini tek bir bedende cisimleştirir; o bedeni tarihin simgesine dönüştürür; ve bunu yaparken bir merkez, bir de çevre yaratır. Antropolojinin ritüel kuramında bu an bir “eşik” (liminal) andır: Gündelik hiyerarşiler askıya alınmış gibi görünür, oysa asıl yapılan şey o hiyerarşinin en görkemli biçimde yeniden onaylanmasıdır. Coşkunun en yoğun olduğu an, aslında düzenin en sıkı biçimde yeniden kurulduğu andır; kimin göğe kaldırdığı, kimin aşağıdan izlediği bir kez daha netleşir. Dört yılda bir tekrarlanan bu sahne, izleyiciyi de sessizce eğitir; kimin kutlanacağını, kimin alkışlayacağını öğreten bir alışkanlık kurar. Dünya Kupası’nın görsel paradigması, bu merkezin çoğu zaman erkek bedeni etrafında kurulduğunu gösterir.

Raewyn Connell bu ideali “hegemonik erkeklik” kavramıyla açıklar: Ona göre erkeklik biyolojinin kaçınılmaz sonucu değil, toplum tarafından sürekli kurulan ve onaylanan tarihsel bir ilişkiler düzenidir. Her erkek bu modele uymaz; ama kültür, rekabet eden, acıya direnen ve gerektiğinde kendini feda eden belirli bir erkeklik biçimini ayrıcalıklı konuma yerleştirir. Bu model kendi içinde de bir hiyerarşi kurar: Sahada yer bulamayan, o idealin dışında kalan erkeklikler de en az kadınlar kadar anlatının kıyısına itilir. Spor sosyoloğu Michael Messner’in de vurguladığı gibi, sahada ödüllendirilen yalnızca teknik beceri değildir; dayanıklılık, saldırganlık ve kendini aşma arzusu da toplumsal olarak onaylanan bir karakter modeline dönüşür. Bu, spikerlerin sözcük seçiminde bile görülür: Erkek futbolcu için “savaşçı”, “lider”, “kararlı” gibi sıfatlar sıradanlaşırken, aynı sahnede beliren kadın figürleri çoğunlukla “duygulu”, “gururlu” ya da “destekleyici” sıfatlarıyla anlatılır. Basın toplantılarından reklamlara uzanan geniş anlatı, kahramanlığı hep aynı sözcüklerle yeniden kurar: cesaret, fedakârlık, ulus için kendini adama.

Guy Debord’un yarım yüzyıl önce yazdığı gibi, gösteri görüntülerin toplamı değil, görüntüler aracılığıyla kurulan toplumsal ilişkinin kendisidir. Dünya Kupası bu tanımı neredeyse harfiyen doğrular: Doksan dakika boyunca sahada oynanan oyun, aynı zamanda kimin kahraman, kimin yalnızca tanık sayılacağına dair ortak bir sözleşmeyi de sahneler. Bu sözleşme oybirliğiyle imzalanmaz; her golün ardından, neredeyse fark edilmeden yeniden onaylanır. Debord’un asıl uyarısı da budur: Gösteri kendini bir seçim değil, kendiliğinden akan bir gerçeklik olarak sunar; oysa her kare, sonsuz olası kareden yalnızca birinin seçilmesiyle var olur. İzleyici kupanın kimin elinde parladığını hatırlar; ama o ânı hangi bedenlerin çevrelediğini, hangi yüzlerin arka planda kaldığını çoğunlukla hatırlamaz; çünkü gösterinin başarısı tam da bu seçiciliğin görünmez kalmasında yatar.

Jennifer Hargreaves, modern spor tarihinin yalnızca rekorların değil, kadınların uzun süre merkezin dışında tutulmasının da tarihi olduğunu söyler. Futbolun tarihsel gelişiminde kadın çoğu zaman oyuncu değil, oyunun çevresindeki figürdür: anne, eş, taraftar, törensel bir unsur. Bunun en dokunaklı örneklerinden biri, Lionel Messi’nin yıllar önce henüz birkaç aylık olan Lamine Yamal’ı kucağına aldığı fotoğrafın bu Dünya Kupası’nda yeniden dolaşıma girmesiydi. İlk bakışta kare iki kuşağın buluşmasını anlatır: Kadrajın merkezinde efsanenin elleri, kenarında bebeğin yüzü. Oysa kadrajda üçüncü bir figür daha vardır: Yamal’ın annesi, çocuğu Messi’ye o an uzatan, sahneyi fiilen kuran kişi. Fotoğraf yeniden paylaşıldığında, anlatı hep “eski efsane ile yeni yıldız” ekseninde kurulur; başlıklar bu iki isim üzerinden yazılır.

Lionel Messi, Lamine Yamal ve Yamal'ın annesi Sheila Ebana. 2008. Fotoğraf: Joan Monfort

Yaşamın sürekliliğini mümkün kılan anneyse, kadrajda kalsa da metinden çoğunlukla silinir; yalnızca anneliğin simgesi olarak okunur. Tek bir fotoğrafa özgü bir tesadüf olmayacak şekilde, şampiyonların annelerini, eşlerini gösteren sayısız kare benzer bir kaderi paylaşır; görünür ama isimsiz, kadrajda ama metnin dışında. Kadın futbolunun yükselişi bu hiyerarşiyi giderek sarssa da, erkekler Dünya Kupası ekonomik güç ve kültürel prestij bakımından hâlâ futbolun merkezî anlatısını temsil ediyor. Hargreaves’in asıl sorusu da budur: Mesele kadınların sahaya çıkması değil, hangi bedenlerin tarihin merkezine yerleştirildiğidir.

Kadrajın merkezinde durmak bile bu mantığı bozmaya yetmeyebilir. 2010 Dünya Kupası’nın başında, İspanya’nın açılış maçında beklenmedik bir yenilgi aldığı gece, gazeteci Sara Carbonero sahaya yakın durduğu için basında Casillas’ın “dikkatini dağıtmakla” suçlanmıştı; bir gazetecilik görevini icra ettiği için değil, bir erkeğin performansını olumsuz etkileyen bir varlık olarak görüldüğü için hedef alınmıştı. Aynı turnuvanın finalindeyse tam tersi oldu: İspanya kalecisi Iker Casillas kupayı kaldırdıktan hemen sonra sahaya inip onunla röportaj yapan kişi yine Carbonero’ydu; ama o akşam maçı izleyen milyonlarca kişiye bir muhabir olarak değil, Casillas’ın sevgilisi olarak sunuldu. Kadraj aynı kalmıştı –mikrofon elinde, soru soran, mesleğini icra eden bir kadın– ama anlam kaymıştı: Sahadaki kadın bir gazetecilik ânını değil, bir aşk hikâyesini tamamlıyordu. Ertesi gün manşetler röportajın içeriğinden çok, kalenin karşısındaki öpücükten söz etti. Turnuvanın başında suçlanan, sonundaysa romantikleştirilen aynı kadın, iki ucun hiçbirinde kendi mesleğiyle anılmadı. Bu da gösteriyor ki, mesele yalnızca kadının kadrajın neresinde durduğu değildir; orada dururken hangi rolle adlandırıldığıdır. Merkezde de olsa, kadın çoğu zaman kendi mesleğinin değil, başkasının hikâyesinin ‒ya suçun ya da aşkın‒ öznesi olarak hatırlanır.

Simone de Beauvoir’ın ünlü “Kadın doğulmaz, kadın olunur” cümlesi biyolojiden çok, kültürel kuruluşu anlatır: Erkek eyleyen ve tarihe yön veren taraf, kadınsa çoğu zaman bu tarihin tanığı ya da duygusal zemini olarak düşünülmüştür. Judith Butler bir adım öteye gider ve toplumsal cinsiyetin doğuştan sahip olunan bir hakikat değil, tekrarlarla örülen tarihsel bir performans olduğunu söyler: Jestler, ritüeller ve gündelik alışkanlıklar aynı rolleri durmaksızın yeniden üretir; tekrar da zamanla bu rollere doğallık görünümü kazandırır. Bir yayın akışında bu tekrar saniyeler içinde gerçekleşir: Erkek oyuncunun performansı sonuç üzerinden, kadının kadraja girişiyse duygu üzerinden anlatılır; izleyici bu ayrımı fark etmeden, doğal bir sahne düzeni olarak içselleştirir. Butler’ın vurguladığı gibi, bu doğallık görünümü asıl gücünü tam da sorgulanmamasından alır; performans ne kadar sık tekrarlanırsa, seçim olduğu o kadar unutulur. Mesele destekleyen anne, gurur duyan eş olma deneyimlerinin değersiz olması değildir; sorun, kadınlığın tarih boyunca çoğu kez yalnızca bu roller aracılığıyla temsil edilmesidir.

Dünya Kupası bu tekrarın en görkemli sahnelerinden biridir. Marşlar, kupa törenleri, reklamlar ve kahramanlık anlatıları belirli kadınlık ve erkeklik imgelerini her dört yılda bir yeniden dolaşıma sokar; arşiv görüntüleri, önceki turnuvaların en “ikonik” kareleri olarak tekrar tekrar kullanılır ve böylece hangi anların hatırlanmaya değer sayıldığı da miras gibi bir sonraki kuşağa aktarılır. Bu turnuvanın kareleri de dört yıl sonra aynı arşive eklenecek, aynı seçicilikle yeniden düzenlenecektir. Kadın futbolunun yükselişi ve eşitlik mücadelelerinin yerleşik düzeni giderek sarsmasıyla artık anlatı eskisi gibi yekpâre değildir. Yine de temel soru değişmez: Bir anlatının kıyısında yer almak gerçekten görünmez olmak mıdır, yoksa görünürlüğün başkasının hikâyesine hizmet edecek biçimde örgütlenmesi mi?

Feminizm artık yalnızca meydanların ya da akademinin dili değil; reklamların, markaların ve küresel kültür endüstrisinin de söz dağarcığına girdi. Bu görünürlük önemli bir kazanım olabilir ama aynı zamanda yeni bir risk de taşır: Eşitlik siyasal bir talep olmaktan çıkıp tüketilebilir bir estetiğe dönüşebilir. Turnuva boyunca ekranlara düşen “güçlü kadın” temalı reklam filmleri bunun tipik bir örneğidir; kadınların sahadaki emeğini değil, seyircinin kendini iyi hissetmesini merkeze alan bir görünürlük üretirler. Bu görünürlük, itiraz eden dili yumuşatıp piyasanın diline yaklaştırma riski taşır: Slogan haline gelen eşitlik, artık kimseyi rahatsız etmeyen bir estetiğe dönüşebilir. Nancy Fraser’a göre, adalet yalnızca ekonomik paylaşımın ya da kültürel tanınmanın değil, temsilin de meselesidir; temsil ise sadece görünmek değil, kararların alındığı masalarda söz sahibi olabilmektir. Bu yüzden eşitlik, ekranda daha fazla görünmekten önce, anlatının nasıl kurulacağına katılabilme hakkıdır. Bir toplum kadınlara daha fazla ekran süresi verdiği için değil, onların kendi bakışlarını ve ortak geleceği kuracak karar süreçlerini paylaşabildiği ölçüde daha eşit hale gelir.

Gecenin en unutulmaz ânı, kupanın havaya kaldırıldığı saniye değildi. Oyunun durduğu, rekabetin on beş dakikalığına sustuğu o kısa aralıktı. Finalin devre arasında sahaya yalnızca müzik çıkmadı; başka bir toplumsallık biçimi çıktı. Madonna, Shakira, Justin Bieber ve BTS’in Muppets’la birlikte sahne aldığı gösteri boyunca ışıklar değişti, kamera açıları genişledi; oyuncuların yerini bir anlığına dansçılar ve müzisyenler aldı. Doksan dakika boyunca birbirini yenmeye çalışan milyonlar aynı ritme alkış tuttu, aynı ezgilere eşlik etti. Futbol üstün gelmenin dilini konuşuyordu; müzikse uyumun. Aynı sahnede yükselen farklı sesler, insan olmanın belki de en eski hakikatini yeniden hatırlattı: Uyum, benzerlikten değil, farklılıkların birbirine alan açabilmesinden doğar.

Feminizmin en derin çağrısı da tam burada başlar: Amaç bir özneyi diğerinin yerine geçirmek değil, anlatının ufkunu genişletmektir. Dünya Kupası’nın geleceği de burada saklıdır; aynı sahaya yalnızca farklı takımların değil, farklı deneyimlerin ve farklı bakışların da çıkabildiği bir dünya. Kadraj dışında kalanların bir gün kadrajın merkezine geçmesi kadar basit bir mesele değildir; mesele kadrajın kendisinin, kimin hikâyesini merkeze aldığını sorgulayacak biçimde yeniden kurulmasıdır. Belki de bu turnuvanın bize bıraktığı en değerli miras kupa değil, rekabetin sustuğu o kısa devre arasıdır. Çünkü tarih genellikle ikinci yarıda yazılır; ama uygarlık, insanlar birbirini yalnızca rakip olarak değil, aynı ezginin farklı sesleri olarak duyabildiğinde ilerler. Bir gün Dünya Kupası’nı hatırladığımızda aklımıza yalnızca finaller ve goller gelmeyecek; onu, insanlığın ortak anlatısını daha çoğul ve daha adil bir dile dönüştürmeye başladığı eşiklerden biri olarak hatırlayacağız.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • 2026 dünya kupası
  • Dünya Kupası
  • feminizm
  • futbol

Önceki Yazı

İNCELEME

Yunusların sırtında yaşamdan kaçarken ölüme tutulmak:

Bir göç romanı olarak Balıkçı ve Oğlu

“Romanda acı duygusu doğanın bütün öğeleriyle bir araya geliyor; yani acı insanı, ağacı, denizi ve hayvanları ortak bir sayfada buluşturuyor.”

AHMET ANTMEN

Sonraki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 31

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Amirbar / Belgrad Günlüğü / Cehennem Sıcakları için Talimatlar / Diye Diye / Geri Dönemezsin / Her Biri Hâlâ Burada / İnsanlar / Küçük Erdemler / Nörokabileler / Rex

K24
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist