Anne Rabe’nin mutluluk ihtimali
“Başkarakterin travmalarını içinde olduğu toplumdan ayrı anlatamayacağına inanan birinin anlatısı bu. Rabe’nin öfkesinin Stine’e geçmiş olması kaçınılmaz. Ve bu öfke henüz uysallaşmamış, belki uysallaşması gerekmeyen bir öfke.”
Anne Rabe
“Küvet olayını hatırlıyor musun?”
(parça 28, s. 193)
Anne Rabe, romanının yirmi sekizinci parçasında böyle sesleniyor okuruna. Yanıt beklemeden sonraki bölüme geçiyor. Böylece okurlarına, bana ve olası tüm okurlarına, anımsamak için zaman tanıyor. İyi düşün ve hatırlamaya çalış: O gün, o sabah, o akşam, o gece ne oldu? Yaşlı bir kadının hiddeti gözümün önüne geliyor, parmağını sallayıp tükürük saçıyor meşgul ettiğim alana, “Özür dileyeceksin” diyor dişlerini sıkarak. Yattığın yerden kalkıp o kadından, çocuktan, kardeşten, babadan anneden, dededen neneden; patrondan, müdürden, hocadan, komutandan özür dileyip affedilmeyi umacaksın. Oturduğum, tüm ağırlığımla devasa bir alanı kapladığım yerden milim kımıldamıyorum; seyrettiğim şeyi izlemeye devam ediyorum; çatalıma doladığım lokmayı titremesine izin vermediğim ellerimle ağzıma götürüyorum. Oğluma bakmamaya çalışıyorum, yanı başımızda olduğu gerçeğini görmezden geliyorum. Gerçeği parçalarına ayıracağım ve tüm detaylarıyla üstünden geçeceğim, o an henüz bana çok uzak ama onca deneyimden sonra öyle bir ânın mutlaka geleceğini biliyorum. Sonraki parçaya geçebilirim artık.
Sonraki parçada kâbuslardan söz ediyor Rabe. Kendi kokusuna dayanamadığından; sürekli pencere açmasından; boynundaki, çenesindeki, sağ baldırındaki kas tutulmalarından... İlk düşüncesinin ölüme dair olmasından. Psikopatça. Parçayı böyle bitirip yeni bir parçaya, çocukluk arkadaşıyla birlikte dedektiflik oynadığı şehre dönüyor. Boyanmış birkaç evin ardında uçurumların gizlendiği şehir. Gerçeği bilmek isteyen hemcinsiyle öpüşmeyi deneyebilir.
Hemen ardından gelen boşluğun altında başlayan paragrafta zamanının devasa, rejimin kudretli kruvaziyerlerinin ‒büyümelerine kendisi de büyürken tanık oldu‒ nasıl da her yıl daha fazla turist taşıyan seçim vaatlerine dönüştüğünü söylüyor. Çocukken korktuğu ıssız ambarlarda bugün turistlere kiralanan lüks daireler var. Artık buradan denize gemi indirilmeyecek. Yani daha fazla Malezyalı işçi gelmeyecek artık. Dolayısıyla aileleri için konut ve anaokulu inşa etmeye gerek kalmayacak. Bunun bir avantajı daha var; yabancılara yönelik tatsız saldırıların sona erme ihtimali. Kişisel olanla toplumsalı iç içe anlatıyor.
Küvet olayını tekrar sormak içinse dokuz sayfa daha geçecek. Üç bölüm, bin yüz yetmiş sekiz sözcük daha. Ve soru bir kez daha yanıtlanmayacak. Ancak sonraki parçanın ortalarında gerçeği öğreneceğiz. Öğrendikten sonra da romanın sonuna dek aklımızdan çıkmayacak.
Anne Rabe 1986’da, Wismar’da doğdu. Duvarın yıkılmasından üç yıl önce. Wismar, DDR’nın Batıya en yakın şehirlerinden biriydi. Öyle yakındı ki; ARD, ZDF gibi Batı TV kanalları evlerdeki antenlerle rahatlıkla izlenebiliyor, Baltık Denizi kıyısında olduğu için insanlar yüzerek, sörf tahtalarıyla ya da küçük teknelerle oradan Batıya kaçmayı deniyorlardı. Bu nedenle bölge Stasi ve sınır askerleri tarafından çok sıkı kontrol edilen, muhbirlik ağının yoğun olduğu, rejim baskısının en ağır hissedildiği yerlerden biriydi. Rabe’nin ebeveynleri duvardan sonra böyle bir şehirde iki çocuk büyütmeye çalıştılar. Okuldaki öğretmenler, idareciler DDR sisteminde yetişmiş, o katı otoriter eğitimi almış kişilerden oluşuyordu. Bir devletin yıkılması, öğretmenlerin disiplin yöntemlerini, çocuklara yaklaşımını, boyun eğdirme kültürünü bir gecede silemedi. Eski uygulamaların –özellikle Stasi muhbirlikleri, komünist parti üyelikleri, geçmişte yapılan haksızlıklar–üzerine dev bir suskunluk örtüsü çekilmişti. Okullarda veya aile içinde geçmişe dair konuşmak tabuydu. Sistemin çöküşü Doğu Almanya tarafında ciddi bir ekonomik krize, işsizliğe ve kimlik boşluğuna yol açtı. ‘90’ların başında eski DDR topraklarında (özellikle taşrada ve Wismar gibi kentlerde) aşırı sağcı/Neo-Nazi şiddeti inanılmaz derecede tırmandı. Sokaklarda ve okullarda yeni bir şiddet dalgası ve güvensizlik ortamı vardı artık.
Anne Rabe liseden sonra önce FU Berlin’de Germanistik, ardından Berlin Sanat Üniversitesi’nde Oyun Yazarlığı eğitimi aldı. Çok-kültürlü ve görece daha özgür bir Batı Avrupa şehrinde yazdığı oyunlar sahnelendi, iyi eleştiriler ve ödüller aldı. Bunun yanında, beğenilen bir televizyon dizisi kadrosunun içinde yer aldı ve Die Zeit, Taz, Süddeutsche Zeitung gibi gazetelerde, dergilerde siyasi ve toplumsal denemeleri yayınlandı. İlk romanı Mutluluk İhtimali (Die Möglichkeit von Glück) ise 2023 ilkbaharında basıldı. Roman genelde olumlu eleştirilerle karşılandı, Alman Kitap Ödülü’ne aday gösterildi; ödülü kazanamadı, ancak kısa listeye kaldı. Yine de roman önemli bir satış başarısı gösterdi ve Almanya’da yıllardır beklenen bir tartışmayı başlattı: Birleşmeden sonra Doğu Alman ailelerinin içine kapandıkları suskunluk.
Onu tam karşında, koltuğunda, donuk gözlerle otururken görüyorsun.
Kırmızı kartlar, siyah kartlar.
Bir sürü yalan.
Gürültülü bir suskunluk.
Kırmızı kartlar, siyah kartlar.
İskeleye yürüyorsunuz, ona hangi gemilerin kalkacağını anlatıyorsun.
Direklerinde hangi bayrağın dalgalandığını, buna göre hangi ülkeden geldiklerini.
Yeni teknolojiye nasıl da sevinmişti. Mesela Wimbledon seyredebileceği renkli bir televizyon.
(parça 48, s. 320)
Mutluluk İhtimali
çev. Anıl Alacaoğlu
Livera Yayınevi
Ağustos 2025
332 s.
Rabe derinlerde yatan ve asıl anlatmak istediği meseleyi küçük anekdotlarla göstermeyi ‒bazen açıkça, bazen sezdirerek‒ başarıyor. Kırmızı ve siyah kartlardan Wimbledon turnuvasına geçiş, hem de böylesine zarif bir biçimde, göründüğü kadar kolay değil. İtalik yazılan bu bölümler kendisine, kardeşine veya ebeveynlerinden birine sesleniş gibi yazılmış. Bu parçalar romanın yer yer ‒belki de denemeci kimliğinden ötürü‒ didaktik ya da sorgulayıcı diyebileceğim bir dille yazılmış. Kütüphanelerde, Alman bürokrasisinin labirentlerinde, parti raporlarında, arşiv pasajlarında dedesinin geçmişini araştırdığı kısımları keskin bir acımasızlıkla bölüyor. Tozlu belgelerden, arşiv sayfalarından, raporların soğuk dilinden buz gibi bir denizin kenarında dedenin hediye ettiği ses kayıt cihazının ima ettiği suskunluğa taşıyor okuru. İngilizce öğrenmeye çalışan dede cümleleri cihaza kaydediyor ama bazı arkadaşları gibi hayat hikâyesini yazmıyor, onu torununa miras bırakıyor.
Anne Rabe’nin yazdıkları çoğunlukla oto-kurmaca içinde değerlendiriliyor. Karşı çıkmak zor. Mutluluk İhtimali’nin kahramanı Stine yazarla benzer şehirlerde, mahallerde büyümüş; o da Berlin’e yerleşmiş; romanda açıkça mesleği belirtilmemiş olsa da yazarlıkla meşgul. İkisi de duvarın yıkılışından sonra benzer davranışlara ve geçmişe sahip ebeveynler tarafından büyütülmüşler ve yine ikisi de beraber büyüdüğü küçük erkek kardeşini o küvetin içinden çıkaramamış. Onları babaları kurtarmış.
Bir seferinde baban seni kurtarmıştı.
Başka seferlerde de kurtarmaya çalıştı, en azından sen böyle olduğuna inanmak istiyorsun. Annenin ne yaptığını gördüğüne, sadece sana yardım edemeyecek kadar güçsüz ya da korkak olduğuna kendini inandırmaya çalışıyorsun.
Ama bir defasında seni gerçekten kurtardı. Küvet olayı buydu.
(parça 33, s. 204)
Yine de yazar Anne Rabe ile romanın kahramanı Stine arasında önemli bir fark var. Rabe oyunları sahnelenmiş, romanı yayınlanmış, 2010’dan beri televizyon senaristliği, son yıllardaysa Doğu Almanya’nın geçmişiyle hesaplaşması üzerine denemeler yazmış bir yazar ve konuşmacı. Yani Rabe entelektüel bir kamu figürü; geçmişle hesaplaşma tartışmasının görünür isimlerinden biri. Stine’in mesleğiyse romanda yok denecek kadar muğlak. “Eğitim için Berlin’e gittim” diyor ama eğitiminin ne olduğu söylenmiyor. Bir tiyatro projesinden bahsediliyor ama Stine’in tiyatroyla profesyonel bir ilişkisi olduğu söylenmiyor. Yazar olduğu doğrudan söylenmiyor; sadece kardeşinin “istediğin her şeyi yazabilirsin” cümlesiyle ima ediliyor. Rabe, karakterini yaratırken kendi entelektüel kimliğini dışarıda tutmuş.
Rabe kamusal konuşmacı olarak, PEN Berlin kurucu üyesi olarak bu meseleyi tartışmaya devam ediyor. Argüman geliştiriyor, başkalarını dinliyor, kendini başka aydınlarla beraber konumlandırıyor. Onun siyaseti müzakereci, kurumsal, demokratik bir alan içinde. Rabe’nin DDR’la hesaplaşması aynı zamanda bir kamuoyu işi.
Stine’in böyle bir alanı yok romanda. Stine yalnız bir kadın; Berlin’deki dairesinde çocuklarıyla, kocasıyla, kâbuslarla, kas tutulmalarıyla yaşıyor. Annesinden, babasından kopmuş. Erkek kardeşi de uzak. Müzakere yok, sadece çığlık var. Anne Rabe, Stine’i yazarından daha çıplak yaratmış; kendisini koruyan tüm entelektüel sermayeyi ondan almış. Stine, yazar olmadan önceki Rabe gibi. Ya da Rabe’nin asla olmadığı ama yazarken kendinden çıkarttığı bir hali.
Oto-kurmaca gerçeğe işte en fazla bu kadar yaklaşabilir. Stine hakkında tüm bildiklerimiz elimizdeki romandan ibaret. Oysa Rabe bu romandan önce de vardı, sonra da var olacak; dolayısıyla onu bu romanın çok dışında da tanıyabiliyoruz. Belki de Stine bu yüzden bu kadar öfkeli ve yargılayıcı. Bir deneme yazarı olsaydı ya da konuşmacı, romanda tartışılan meseleler hakkındaki fikirlerini belki daha soğukkanlı bir biçimde yazılarından veya konuşmalarından öğrenebilirdik ama üç yüz otuz sayfalık bir romanın içinde yaşayan bir karakter olarak onu kendi zihnimizde yeni baştan yaratmalıyız. Neyse ki, seçtiği sözcükler, anlatım biçimi, alan ayırdığı boşluklar, noktalama işaretleri, numaralar, yarım kalmış sözler ve parantez içine alınmış veya italik yazılmış ifadeler var. Tüm bunlar Stine adı verilmiş karakteri inşa etmemize yeterince olanak sağlıyor.
Yaklaşık on yıl önce, doğduğum ilçeye işim gereği yolum düştü. Bir otelde oda kiraladılar bana, orada kaldım. Otel işlek bir caddenin kıyısına inşa edilmişti; eşyalarımı yerleştirdikten sonra merak ettim, caddeden aşağı doğru yürümeye başladım. Sağlı sollu yüksek apartmanlar; her biri farklı renkte ve boyutta tabelalarıyla dükkânlar; yolu ikiye bölmek maksatlı dikilmiş, meyvesiz, kupkuru, boynu bükük ağaçlar ve başı sonu gelmeyen, gürültülü araçlarıyla, tipik bir vilayetin en büyük caddesiydi. En ucunda kocaman bir alışveriş merkezinin her yerden görünebilen zevksiz tabelası ve hemen altında ödedikleri ücretlere göre boyutları belirlenen marka logoları göze çarpıyordu. “Böyle caddelerden ne kadar da çoğaldı!” diye geçirdim içimden. İşim gereği ziyaret etmem gereken her vilayette bir benzerine rastlıyordum. Oysa burada aradığım farklıydı. İçine doğduğum beş katlı apartmanı arıyordum. Terk ettiğim zaman ilçenin en yüksek binasıydı. Dördüncü kattaki dairemizin balkonundan baktığımda, bütün ilçeyi kapsayan manzarama dahil evlerdeki ışıkların akşam vakti olduğunda tek tek yanmasını seyretmekten büyük zevk duyardım.
Caddede epey ilerledikten sonra Esentepe’ye yaklaştığımı fark ettim. Fazla uzaklaşmıştım, doğduğum apartman geride kalmış olmalıydı ama nerede? Geri döndüm, geçtiğim dükkânların, trafik ışıklarının, lokantaların, bürolarının önünden tekrar geçtim. Buralarda bir yerde benzin istasyonu olmalıydı; karşısında gri sarı bir PTT binası, sıra sıra kıraathaneler, kürsülere çömelmiş, sigara çay içip nıçnıçlayan amcalar, dayılar... Hiçbiri yoktu. Karman çorman yazılar, haykıran tabelalar, hep aynı görüntüleri ışıldayan ekranlar almıştı yerlerini. Burası herhangi bir cadde olabilirdi; yıllar önce terk ettiğim veya buradaki işim sona erdikten sonra döneceğim cadde; hiçbir farkı yoktu. Hep aynı zamana ve mekâna sıkışmış gibi hissettim. Nereye gidersem gideyim, hatırlamak istediğim o akşam ışıklarını bulamayacaktım. Önümden geçen bir dolmuşa elimi salladım, açılan kapıdan içeri daldım. Sıkış tepiş aracın caddeyi ve doğduğum mahalleyi geride bırakmasını izledim. Bambaşka sokaklara saptı, çamurlu dar yollardan geçip otuz sene öncesinde donakalmış evlerin, sahipsiz arsaların, elektrik direklerinin, götü boklu ineklerin hükmettiği mahalleye vardı. İçimde hafif bir tedirginlikle son durakta indim. Nereye gideceğimi bilmeden, yarısı kerpiç yarısı betonarme, damlarındaki yarım kalmış demir çubukların kurutulmak için serilmiş buğday tablalarının arasından yükseldiği evlerin ortasından yürüdüm. Dört katlı bir kamu binasına vardım. Önünde kocaman bir bahçe vardı. Birinin aklına gelmiş, çift pota dikmişti iki ucuna. Belli ki bir zamanlar potalardan yepyeni fileler sarkıyordu; paramparça hatırası kalmıştı geride. Katlardan birine bayrak asılmıştı, bayram değildi oysa; arada esen rüzgâr, bayrağın örttüğü pencereden içeriyi görünür kılıyordu. Ahşap sıraların yerini metal plastik olanlar almış, karatahta ise akıllı olanla yer değiştirmişti. Bulunduğum yerden anlamak zordu, belki akıllı değildi ya da muhtemelen çalışmıyordu; üzerinde kırmızı, mavi, siyah kalem izleri vardı. Solmaya yüz tutmuştu elbet; yakından bakabilsem, silinmek istenen ama izleri duran isimleri, formülleri ve küfürleri, aşk sözcüklerini fark edebilirdim. Binaya sırtımı dönüp az ötedeki top sahasına doğru yürüdüm. Burası da olduğu gibi kalmıştı. Ağsız kale direkleri yamulmuş biraz; toprak kömür, katran ve isten dolayı taşlaşmış, yer yer biten yabani otlar dışında kupkuru. Bazı yerlerinde hiçbir zaman kapatılamayan geniş çukurlar vardı; yağmur yağdığında çamurlu su ve oramızdan buramızdan sökülen çaputlarla dolarlardı. İşte burada, tam burada, dilediğim kadar hatırlayabilirdim doğduğum yeri. Anadilimi konuşamadığım ve anadilim olmayan dili kusursuz, aksansız konuşabildiğimden ötürü katılamadığım oyunları, şakaları, çeteleri, bilmediğim gizli mabetleri, tanıyamadığım o kızları ve oğlanları, Çanakkale Şehitlerine’nin unuttuğum mısralarını, bu yüzden tüm okulun önünde yediğim dayağı, tanık olduğum cinayetleri, kayıp giden sınıf arkadaşlarımı, çok değil birkaç yıl sonra birbirlerine düşman olacak sınıf başkanımızı ve yerinde hep gözü olan yardımcısını. Bir ya da iki yıllığına hocamız olan öğretmenlerin küçümseme dolu sözlerini, bize yakın davranan, sevdiğimiz öğretmenlerinse eninde sonunda uzaklaştırılmasını. Şimdi vilayet olmuş ilçemin bir kısmının bunca kalabalıklaşması, öbürlerine benzemesi, kalan kısmınınsa hiç değişmemiş olması ne tuhaf! Büyüdükçe şehirlerin insanlara ne kadar benzediğini keşfetmiştim. İlk izlenimde cıvıl cıvıl ve hayat dolu görünenlerin özünü fark etmek için tek bir dolmuş yolculuğu yetiyordu.
Romanı okuduktan sonra o gün görmediklerim ortaya çıktı. İş için oradaydım, döndüğüm için değil. İşim biter bitmez oradan ayrılacaktım ve belki de bir daha hiç geri dönmeyecektim. Tüm o şiddeti geride bıraktığımı sanıyordum. Yeni inşa edilmiş caddelerin kıyısında iyi aydınlatılmış ferah mekânları ziyaret ederek sessizliğe kavuştuğuma inandırmıştım kendimi. Oysa çamurlu yollardan, taşlaşmış topraktan bir dolmuş yolculuğu kadar uzaktım ancak. İçinde olduğum illüzyon ve ilerleme yanılgısı apaçık ortadaydı. Bir zamanlar maruz kaldığımı düşündüğüm ve yok etmeye çalıştığım şiddeti, ayrıcalıklı sandığım konumdan yönelttiğim yargıların, öfkenin içinde bizzat kendim canlı tutuyordum.
Şiddet ne sence? Niye etkisi bu kadar uzun sürüyor? Niye unutamıyoruz? Pit gibi.
Tim’in küvette kıpırdamadan çığlık atışını hatırlıyorsun. Ağzı açık ağlıyor, bir yandan da kıpırdamamaya çalışıyor.
Baban sizi küvetten çıkardıktan ve kuruladıktan sonra –havlunun haşlanmış cildine sürtünmesi korkunç bir acıydı– yatağınıza yatırıldınız.
Öylece uzanıp uykunun sizi teselli edici kollarına nihayet almasını beklediniz.
(parça 38, s. 231)
Rabe bu anekdotu Stine’in yeni yerleştiği şehirde eski arkadaşlarıyla bir bira içmek için buluşmasını anlattıktan hemen sonra okura sunuyor. Pitt borsadan kazandığını kazanmış, artık çalışmak zorunda olmayan, şans yüzüne gülmüş bir Doğu Alman. Eski günleri belki de bu yüzden huzur dolu, şiddetten uzak anımsıyor. En azından, günümüzle kıyaslandığında çocuk büyütmek için daha uygun bir zaman. Stine onun bu görüşüne yanıt olarak küvet olayının sonunu anlatıyor italik harflerle. Bir keresinde evden kaçmayı, çocuk yardım hizmetlerine başvurmayı hayal ettiğini hatırlıyor. Adını duyan görevli suratına bön bön bakıp annesini arayacak ve diyecek ki, “Şimdi hemen anneciğinden özür diliyorsun, sonra da çabucak unutması için dua edeceksin”. (s. 232)
Yazarın bu tercihi; şimdiyi anlatıp geçmişe bir sözün, hissin, bakışın çağrışımıyla geçmesi ve bunu yaparken arada bıraktığı boşluklara nüfuz etmemize izin vermesi, hatta belki de buna teşvik etmesi, metinle okur arasında az rastlanan bir bağa sebep oluyor. İsimlerden, mekânlardan, zamandan bağımsız olarak hikâyeyi sahipleniyor okur. Hiç görmediğim, belki de hep düşleyeceğim ama hiçbir zaman göremeyeceğim bir yer Stine’in çocukluğunun geçtiği şehir veya ülke; düzgün yolları, dakik işleyen toplu taşımaları, doğaya uyumlu yerleşimleri ve yaşadığım ülkede bildiğim kadarıyla, benim gibi çoğu kimsenin hep şikâyet ettiği, kural tanımazlığa geçit vermemesiyle rüya gibi bir yer. Oysa okudukça böyle rüyaların nasıl da kâbusa dönüşebildiğini öğreniyorum; bunu öğrenmem beraberinde yakından tanıdığım bir hayal kırıklığını getiriyor. Almanya’da yaşayan akrabamın çocuklarına uyguladığı baskıyı, düzgün ülkelerin dünyanın geri kalanındaki işgücünü, gezegenin doğal kaynakları, canlıların yaşam alanlarını nasıl da sömürdüğünü ya da yok ettiğini öğrenmek gibi tıpkı. Öyleyse hem benim düşüm hem Stine’in şehrini terk etmek isterken kurduğu hayal aynı düzlemde duvara çarpıyor; insan doğasındaki şiddet, sürdürülemeyen düzendeki eşitsizlik, nereye gidersek gidelim özgürlüklerimiz için daima ve kuşaklar boyunca mücadele edeceğimiz gerçeği. Öyleyse okumak, öğrenmek ve yine ve yine hayal kurmak da bir mücadele yöntemidir belki. Stine yeni yerleştiği şehirde çocuk büyütmeye çalışırken –bu sefer annesinden farklı ve tam da onun zıddı– uzun bir süre doğduğu evi görmezden geliyor, oraya nadiren uğruyor, aklına bile getirmek istemiyor. Öyle bir yüzleşmenin kaçınılmaz olduğunu, böyle bir yüzleşme olmaksızın ne yetişkin ne anne olabileceğini fark ettiğinde anlatmaya başlıyor.
Rabe’nin romanı beğenildiği kadar eleştirildi de. Özellikle bazı Doğu Alman okurlar tarafından yazarın Batıdan bakışı sorunlu bulundu. Hem olan bitenlerle ve annesinin istismarıyla rejimin ideolojisi arasında kurduğu bağ zorlama bulundu hem de kendi pozisyonunu yeterince eleştirmediği söylendi. Evet, kişisel bir roman bu. Başkarakterin kişisel trajedisini, travmalarını içinde olduğu toplumdan ayrı anlatamayacağına inanan birinin anlatısı. Rabe’nin öfkesinin Stine’e geçmiş olması kaçınılmaz. Ve bu öfke henüz uysallaşmamış, belki uysallaşması gerekmeyen bir öfke.
Edebi akrabalıklarına baktığımızda elbette aklımıza ilk olarak Annie Ernaux, Édouard Louis, Vigdis Hjorth gibi isimler geliyor. Hepsi oto-kurmacayı sınıfsal, toplumsal ve ailevi şiddetin haritasını çıkarmak için kullanır. Rabe bu geleneğe yakındır ama tam içinde değildir. Ernaux’nun mesafesi sosyolojiktir, yazar kendini de gözlem nesnesi yapar. Louis’in öfkesi daha açık politiktir. Rabe ikisinin arasında bir yerdedir ama Ernaux’nun anneye tanıdığı son şefkati tanımaz. Onunki daha sert, daha hesap soran bir bakıştır. Ve denemeci kimliğinin verdiği ayrımla, belki bazı yerlerde bir araştırmacı gibi yaklaşır hikayesine, özellikle dedesinin geçmişine.
Almanca yazanlar arasındaysa aklıma Jenny Erpenbeck geliyor. Erpenbeck’in Kairos’u birleşme dönemini başka bir cepheden, ortalama yaşlardaki bir Doğu Alman kuşağının gözünden anlatır. Erpenbeck eski sistemin yıkımına hüzünle bakar, Rabe ise hesap sorucu bir öfkeyle.
Romanın sonuna geldiğimizde, Paul dedenin hikâyesi de aydınlığa kavuşuyor. Neredeyse. Halen karanlıkta kalan detaylar var; hakkında nasıl hüküm vereceğimizi etkileyecek ayrıntılar belki ama bunun bir önemi yok. Bütün bir ömür yaşamış insanlar hakkında, hele böylesine çalkantılar, savaşlar, yitişler ve toplumsal değişimlerle dolu bir ömür yaşamış insanlar hakkında ne öğrenirsek öğrenelim, adil bir hüküm vermek zor. Paul dede için geçerli olan, geçmiş için de doğru. Anımsadıklarımız ‒ne kadar detaylı olursa olsun, fark etmez‒ kaydettiğimiz sesler, görüntüler, yazılar ışığında geçmişi yargılamak bana artık doğru gelmiyor. Ne Rabe ne Stine yargıç olma niyetinde; tek yaptıkları karartılmış bir cam parçasına bakmak ya da bir nehrin kenarında berrak suya. Oradan yansıyan şeye bir anlam vermek, ondan yola çıkarak hikâye anlatmak; hepsi bu.
Hatırlamaya çalıştın.
Tuhaf, diye düşündün, çocukken bir taş olup denize batmak istiyordun. Şimdiyse yıllardır suya girmiyor, yeri görmez olduğun anda bir şey seni yakalayıp yutacakmış gibi hissediyorsun.
Belki bir kez daha denemeliydin. Önce beş kulaç, sonra on, böyle böyle.
(parça 50 s. 326)
Önceki Yazı
Bereketli Vadinin Tembelleri’nden yapay zekâ çağına reddiye:
Eylemsizliğin estetiği ve aylaklığın politiği
“Cossery’nin karakterleri tembelliği seçmişti. Gelecekte ise milyonlarca insan, yapay zekâ yüzünden tembelliğe (çalışmama özgürlüğüne değil, çalışamama zorunluluğuna) mahkûm edilebilir.”
Sonraki Yazı
İnsan Nedir? Kırılganlığın Antropolojisi’nden:
Dijitalleşen tenin yaralanabilirlik öyküsü
Avusturyalı filozof Lisz Hirn’ın İnsan Nedir? Kırılganlığın Antropolojisi adlı kitabı, Ebubekir Demir çevirisiyle Lejand Kitap tarafından önümüzdeki hafta basılıyor. Kitaptan kısa bir metni Tadımlık olarak yayımlıyoruz.