Le Clezio’nun Amerika’ları
“Elli yıl önce beni farklı yolculuklarına götüren Le Clézio’nun yazdığı yeni kitapları hemen okumak istemişimdir. 1970’lerin ortalarında Le Clézio ile başlayan yolculuğuma bir anlamda geri dönüş yaptım; bu kere 'Amerika’ların' eserlerindeki izlerini tekrar bulmak için...”
Jean-Marie Gustave Le Clezio, Nanjing Üniversitesi'nde, 2013.
“Üç Meksika” (Trois Mexique) kitabını Rochester’da okudum. Kızım ısmarlamış. Eksi yirmi derecede posta kutusunda duruyordu. New York eyaletinin aşırı soğuk geçen kış günlerinde Sor Juana Inés de la Cruz (1651- 1695), Juan Rulfo (1917-1986) ve Luis González y González (1925-2003) ile buluştum. Onları Jean-Marie Gustave Le Clézio anlatıyor. Şair Inés de la Cruz hakkındaki bölüm, Le Clézio’nun 2024-2025 kışında yazdığı bir metin. Yazar Rulfo’ya ilişkin olan kısım New Mexico’da, Albuquerque şehrinde, Kasım 2000’de kaleme alınmış. Tarihçi ve düşünür “Don Luis” üzerine olanı ise, 2003-2005 yılları arasında Paris, Nice ve New Mexico üçgeninde yazılmış. Le Clézio’nun kitabı bu yılın başında çıktı.
Le Clézio’nun, Henri Michaux’nun “Buzullar” şiirine eşlik eden “Buzullara Doğru” metni üzerine bir deneme yazısı kaleme aldıktan sonra, Le Clézio’nun bu son kitabıyla farklı bir yolculuğa çıktım.
Le Clézio, kitabın önsözünde, Meksika’dan çoğu zaman üç katlı bir ülke olarak bahsedildiğini yazmış: Bodrum katı İspanya’nın fethi öncesi dönemi, bir üstü sömürge çağı ve en üstte ise kurtuluştan modern zamanlara uzanan –1910 devriminden de geçerek– bağımsızlık dönemi. Le Clézio, eski Meksikalıların ise daha ziyade yaşamın birbirini takip eden evreleri gördüğünü, –“güneşler”‒ içinde bulunduğumuz sonuncusunun yeryüzü sarsıntıları evresi (Ollin) olduğunu aktarır. Meksika’da edebiyatın da benzer bir şekilde evreler izlediğini ifade eder.
Le Clézio’nun Juana Inés de la Cruz, Juan Rulfo ve Luis González y González üzerine yazdıkları yeni kapılar açtı benim için. Juana Inés de la Cruz’un kitapta yer alan şiirlerinin Fransızca çevirisi Le Clézio’nun kaleminden… “Üç Meksika” kitabını okurken, Juana Inés de la Cruz’un eserlerinden seçkileri içeren “Şiirler, Başkaldırı ve bir Rüya” başlıklı bir kitabı edindim. Ayrıca, Juan Rulfo’nun “Pedro Paramo” kitabını… Gabriel García Márquez’in önsözüyle. Oğuz Demiralp’ın Ay ile Yıldız kitabını da bir arkadaşım hatırlattı. “Üç Meksika” evrenine donanımlı bir şekilde girdim.
Le Clézio’nun yeni kitabını sürekli yanımda taşıdım. Rochester Üniversitesi’nin Rush Rees kütüphanesine ana kapıdan girip sarı çizgilerle işaretlenmiş zeminden ulaşılan asansörle eksi ikiye indiğinizde karşınıza edebiyat bölümü çıkar. Le Clézio’nun eserleri hakkında yazılan deneme kitaplarının birinin içinde, “Amerika’lar” başlığı altında yer alan üç inceleme buldum. Birincisi, Le Clézio 1967 yılında ilk kez Meksiko’ya tesadüfen geldiğinde Latin Amerika Fransız Enstitüsü (IFAL) Direktörü olan Jean Meyer’in “Jean-Marie”si. İkincisi, fotoğraf sanatçısı Dominique Rault’un, Le Clézio’nun eserlerinin kendi bakışını nasıl etkilediği üzerine bir yazı; üçüncüsüyse Le Clézio’nun yazdığı bir metin: Albuquerque’de oturduğu evin komşusu olan Henry Roth adında biri hakkında. Jean Meyer’in neden tesadüfen sözcüğünü yazısında kullandığını anlatacağım. Bu üç yazı “Üç Meksika” kitabını benim için daha geniş bir çerçeveye yerleştirdi. Nitekim, Le Clézio’nun “Amerika’ları” da bir bütüne yerleşiyor. Yaşamının belki de en belirleyici olan kesitlerine. Son kitabını böyle bir bütünlük içinde okumak istedim: Le Clézio’nun birçok eserinde izleri bulunan “Amerika’ların” içine girerek.
Rochester’da geçen günler aynı zamanda Ortadoğu’da başlayan “savaş” dönemiydi. Bu nedenle, Le Clézio okumak farklı bir soluk almak anlamına da geliyordu. Tek bir kitabıyla sınırlı kalmak istemedim. “Üç Meksika” kitabını bitirdiğimde bir süre beklemeyi tercih ettim. Yalnızca son kitabı hakkında yazmanın yeterli olmayacağını düşündüm. Le Clézio’nun eserlerine yeniden dönmeliydim. On altı yaşındaki günlerime…
Le Clézio’nun yirmi üç yaşındayken, 1963 yılında Prix Renaudot ödülünü alan Tutanak kitabını (Le Procès-verbal) ‘70’li yılların ortalarında Osmanbey’de Sander kitabevinde bulmuştum; Adam Pollo beni derinden sarsmıştı. 1966’da yayınlanan “Tufan” (Le Déluge), 1967’de “Terra Amata”, 1970’te “Savaş” (La Guerre) ve 1973’te çıkan “Devler” (Les Géants) başlıklı kitaplarını İstanbul’da Fransız Kültür Merkezi’nin kütüphanesinde okumuştum. Böylelikle Le Clézio’nun ilk romanlarının içine girmiştim. Kitap-lık dergisinde yayınlanan (Temmuz-Ağustos 2020, Sayı: 210) “J.M.G. Le Clézio ile “Yeryüzündeki Tanınmayan İnsan Olabilmek” başlıklı deneme yazımda Le Clézio’nun benim için taşıdığı önemi anlatmıştım. O denemeyi Covid günlerinde kaleme almıştım. Bu yazıyı da yine Le Clézio’ya insanın eşlik etmek istediği zor bir ortamda yazıyorum.
Elli yıl önce beni farklı yolculuklarına götüren Le Clézio’nun yazdığı yeni kitapları hemen okumak istemişimdir. Kütüphanemde eksiksiz duruyor kitapları. Rochester’dan Ankara’ya döndüğümde ve kitaplarına yeniden kavuştuğumda, 1970’lerin ortalarında Le Clézio ile başlayan yolculuğuma bir anlamda geri dönüş yaptım. Bu kere “Amerika’ların” eserlerindeki izlerini tekrar bulmak için...
Le Clézio nasıl bir tesadüf sonucu o evrene girdiğini Gérard de Cortanze’a verdiği bir mülakatta anlatmış:
… De Gaulle, DGACT’yi yeni kurmuş ve Çin’i tanımıştı. Ön almak istedim ve askerlik hizmetimi bu ülkeyle başlayan işbirliği kapsamında Pekin’de öğretmen olarak yapmak üzere gönderilmeyi arzu ettiğimi belirten güzel bir mektup kaleme aldım. Tabii beklediğimin tersi oldu ve Bangkok’a gönderildim. Orada bir buçuk yıl kaldım; Le Figaro’ya verdiğim ve Tayland makamlarının hoşuna gitmeyen demeçlerim sonucunda ülkeden ihraç edilene kadar... Tayland Budizmi’nin kurumsal bir din olduğunu ve Brötonların Katolikliğine benzediğini söylemiştim. Ben de Bröton olduğum için, bunun hakaretamiz bir yönü yoktu. İkinci husus daha sert bir eleştiriydi. Tayland’da yayılmaya başlayan fuhuş konusu... Tayland’ın kuzeyinde küçük kızların kaçırılmaya başlandığının görüldüğünü, kızların insan tacirlerinin eline düştüğünü, onların da küçük kızları Bangkok’ta kerhanelere sattığını ifşa ettim. O dönemde Amerikalılar R and R, (Rest and Recreation) adını verdikleri kamplar kurmuşlardı. Ama bunlardan söz edilmiyordu. Bangkok’ta askerlik vazifemi ifa ettiğim için susmam gerekiyordu. Kuralları ihlal etmiştim. Orduya geri gönderilmem istendi. Öyle olursa asker kaçağı olacağımı söyledim. Sonuçta beni Meksika’ya gönderdiler…
Jean Meyer de, “Jean-Marie” başlıklı incelemesinde Le Clézio’nun Meksika’ya gelişini anlatıyor:
Jean-Marie Gustave Le Clézio, Meksiko’ya, Latin Amerika Fransız Enstitüsü’nde (IFAL) çalışmak üzere, Ağustos 1967’de, ‘coopérant’ ya da o dönemde söylendiği üzere VSNA (Volontaire Pour le Service National-Ulusal Hizmet Gönüllüsü) olarak geldi. Onu çok kaygılandıran Cezayir savaşının bitmesinden sonra, askerlik hizmetini Fransa’da bir karargâhta yapmak yerine başka şekilde yapmanın yolu açılmıştı. O, Bangkok’ta bu çerçevede zorunlu hizmetine başlamıştı ve bir gazeteciye, Tayland ordusunda subay olan ev sahibinin, genç kızların insan ticaretine karıştığını söylemişti. Bu demeci diplomatik bir hadiseye sebep oldu. Paris’e geri çağrıldı. Bakanlıkta herkes ona öfkeliydi ve zorunlu hizmetine sıfırdan başlayarak Fransa’nın Pau şehrindeki paraşüt birliğine gönderilmesinden bahsediliyordu. Le Clézio okuru olan Vaşington büyükelçimizin eşi devreye girdi ve bu onun koca bir fırtınanın koptuğu gün Meksiko’ya gelmesine yol açtı.
Jean Meyer, bu yazısını Le Clézio’nun 13 Mart 2009’da Le Monde gazetesinde “Hafızanın Sihri” başlığıyla yayınlanan söyleşideki ifadelerine yer vererek sürdürüyor:
Ve hemen Tayland ile benzerlik bana çarpıcı geldi. Binaları ya da sokakları değil, insanların egzotik hali, derilerinin rengi, kadınlarının güzelliği, çocuklarının iyiliği… Bir süre sonra, metroda genç bir çiftin, eski Meksikalıların dili olan Nahuatl dilinde konuştuğunu duyunca şaşırdım ve duygulandım: Şarkı aksanı ve vurgularıyla belki de dünyanın en güzel dilleri arasında (…) Meksika’da ciddi bir kültürel şok yaşadım. Sonradan büyük bir dostum olacak olan tarihçi Jean Meyer ile tanıştım. Onun sayesinde Meksika tarihine ve yerli uygarlıklara ilgi duydum.
Jean Meyer, Le Clézio’nun IFAL’ın zengin kütüphanesinde sürekli okuduğunu, Meksika evrenine orada ve sokakta girdiğini anlatıyor. Meyer, Le Clézio’ya kütüphanedeki kitapları tasnif etmek ve her biri için küçük kartlar hazırlamak görevini vermiş. Le Clézio bunun yerine bütün kitapları okumuş ve Meksika tarihinin içine girmiş. Ayrıca Meksika’yı gezmeye başlamış. Michoacán bölgesine gitmiş. 1970-1974 arasını ise aralıklarla Panama’nın Kolombiya sınıra yakın Darien bölgesindeki ormanlarda yerlilerle birlikte geçirmiş. Yerlilerin âdetlerini öğrenmiş, onlar gibi yaşamış. Kendini özgür hissettiğini, büyük bir fiziki bir şok yaşadığını söylüyor Le Clézio. Dünyaya, sanata, başka kültürlere bakışı derinden etkileniyor. New Mexico’da, Albuquerque’de üniversitede ders vermeye başladığı dönem de o yılların hemen ardında (1977 yılı).
Le Clézio’nun eserlerinin kronolojisine bakıldığında, bu deneyimlerinin doğrudan ya da dolaylı izlerini kolayca bulabiliyor insan:
- “Kaçışlar Kitabı” (Le Livre des Fuites-roman); 1969.
- “Hai” (çağdaş dünyada Amerika yerlilerinin kültürü ve konumu üzerine bir deneme kitabı); 1970.
- “Chilam Balam’ın Kehanetleri” (Les Prophéties de Chilam Balam; Amerika yerlilerinin büyük geleneklerini içeren eserlerin çevirilerinden biri); 1976.
- “Üç Kutsal Şehir” (Trois Villes Saintes; Meksika’da bulunan ve antik çağın, Aztek ya da Maya uygarlıklarının şehirleri: Chancah, Tixacacal ve Chun Pom hakkında deneme kitabı); 1980.
- “Michoacan Anlatısı” (La Relation de Michoacan; 1540’a doğru İspanyolca yazılmış, Orta Amerika’nın en parlak uygarlıklarından biri olan Purepecha uygarlığının inançları, tanrıları ve kahramanlarının isimlerinin kaydedildiği metnin tanıtımını ve çevirisini yapmış Le Clézio); 1984.
- “Meksika Rüyası ya da Kesintiye Uğramış Düşünce” (Le Rêve Mexicain ou La Pensée Interrompue); 1987.
- “Diego ve Frida” (Diego et Frida; Diego Rivera ve Frida Kahlo üzerine yazdığı biyografi. Bu kitabını bir biyografiden çok, “Diego ve Frida’da Le Clézio” olarak görenler var); 1993.
- “Şarkıyla Bayram” (La Fête Chantée; Amerika yerlileri hakkında yazdığı metinleri içeriyor ve Panama’da Darien bölgesindeki ormanlarda Emberas ve Waunanas yerli halklarıyla geçirdiği yıllara da yer veriyor); 1997.
- “Devrimler” (Révolutions-roman; romanın bir bölümünde Meksiko kentinin Üç Kültürler Meydanı’nda 1968 olayları sırasında güvenlik güçlerinin göstericilere açtığı ateş sonucunda yaşananlara Joaquin ve Pamela etrafında yer veriliyor); 2003.
- “Ourania” (roman); 2006.
Bu kitapların her biri ayrı bir deneme konusu olabilir. Gérard de Cortanze, J.M.G. Le Clézio kitabında, yazarın esasen daha çocukluğunda Amerika’lara ilgi duyduğunu, altı yaşındayken Geographical Magazine dergisinde dünyanın yedi doğal harikasından biri sayılan Michoacan eyaletinde bulunan Paricutin yanardağını keşfettiğini, “Yeryüzünün Hazineleri” başlıklı bir koleksiyon sayesinde Aztek dünyasına ilgi duyduğunu, “Seyahatler Günlüğü” yayınlarında F. Bernardino de Sahagun’un “Yeni İspanya’ya dair Genel Tarihi”nden bölümler okuduğunu aktarmakta. Jean Meyer de, incelemesinde, 1980’de Le Clézio ve ailesiyle Meksika’da yeniden buluştuğuna da dikkati çekerek (Le Clézio eşi Jemia ile Meksiko kentinde tanışmış), Meksikalı büyük tarihçi Luis González’in o dönemde Colegio de Michoacan’ı kurduğunu, Zamora’da yerleşik olan araştırma ve eğitim enstitüsünün direktörü Don Luis’e daha önce Le Clézio’dan bahsettiğini, Don Luis’in evine birlikte gittiklerini, ikisi arasında büyük bir dostluk doğduğunu, Le Clézio’lar ile uzun yıllar Zamora’da kaldığını, Le Clézio’ların 1987’den sonra Albuquerque ve Nice arasında yaşamaya başladığını anlatıyor.
Meyer, 16. yüzyıldan bir metin olan Michoacan Anlatısı’ndan bir bölüme de atıfla, Kolomb öncesi dönemde Tarascalı hükümdarın, karşısına çıkan ilk İspanyol’a, “Neden bu kadar uzaktan geldiniz buralara? Doğduğunuz ülkede yiyecek içecek hiçbir şey yok mu?” diye sorduğunu, aynı soruyu Zamora’ya yerleştiklerinde oranın yerlileri Huichol’lerin ve Colegio de Michocan’daki meslektaşlarının kendilerine sorduğunu söylüyor ve bunun yanıtının Le Clézio’nun “Meksika Rüyası” kitabını olduğunu anlatıyor.
Le Clézio, Türkçeye de çevrilmiş Ourania[*] kitabını Don Luis González’e ithaf etmiştir.
Esasen Le Clézio, yaşamının Meksika kesitine ilk kez “Kaçışlar Kitabı”nda temas etmekte. Romanın kahramanı J.H. Hogan sürekli yer değiştiriyor, ülkeden ülkeye gidiyor; kitap tam bir kaçış kitabı. Kitabın ilk sayfası, “Hayal edebiliyor musunuz? Kimsenin olmadığı bir havaalanı, gökyüzünün altında geniş düz bir çatı ve o çatıda küçük bir çocuk şezlongda oturuyor, önüne doğru bakıyor…” diye başlıyor. Sonra gökyüzünde bir uçağın izi… Vietnam’dan Kamboçya’ya, oradan Japonya’ya, sonra New York’tan Montreal’e, Toronto’ya, arada Kaliforniya ve Meksika’ya… Kitabı okurken başınız dönüyor.
J.H. Hogan yazıyor: “Kendi yolumu çizmek istiyorum, o yolu yıkmak için, öylece, dinlenmeden. Yarattığımı kırmak istiyorum, başka şeyler yaratmak için, tekrar kırmak için. Bu devinimdir; yaşamımın gerçek devinimi.”
Bu kitabın Meksika’ya ilişkin kısmında Chilam Balam’dan bir alıntı da var. O bölümde, J. H. Hogan konuşmayı sürdürüyor: “… Daha da uzağa gitmek gerekiyor, daha da sonra. Kaçıyorum, geleceğe dair hiçbir şey bilmemek için. Gelecek olan yıllar, kör yıllar, kahrolası yıllar! Gerçeğe benzeyen ve yalan olan her şeyi terk etmek lazım. Kendini de bırakmak lazım, batan bir gemi gibi… Uzakta aramak lazım, ters yüz ederek, geçmişi aramak lazım.”
“Kaçışlar Kitabı” etkileyici. Eserlerinin temel taşlarını bu kitapta döşemeyi sürdürüyor. Le Clézio’nun 1967’de yayınlanan ve bir felsefe/düşünce boyutlarında deneme kitabı olarak görülen L’Extase Matérielle de temel bir kitap. İkisi eserlerinin birçok anahtarını içeriyor.
J. H. Hogan’ın sözünü ettiği nasıl bir geçmiş? “Chilam Balam’ın Kehanetleri” kitabının önsözünde Le Clézio bazı ipuçlarını veriyor:
Gerçek kitaplar sihirli. Zamanın öte ucundan gelmişler, sımsıkı, mezar taşları gibi. Semboller ve işaretlerle dolu, sanki rüyanın içinde yazılmış, unutkanlığın siyah geçişlerinde. Çünkü o kitaplar uykuya geri dönmeden önce bir halkın gördüğü rüyadır ve o sayfalarda yazılanlar bize yarı silinmiş olarak ulaşır; dilin doğuşundaki tüm derinliğin içinde yankılanan gizemli tümceler, zamanın bu öteki ucundan bize konuşan, olası olmayan, insanların rüyası nihayet son bulduğunda.
Sihirli kitaplar, ateşten kurtarılmış kitaplar, neden buradalar? Bizden ne isterler, sanki başka bir yeryüzünden gelmiş bu iletiler, Öğüt Kitapları, Kantule Kitapları, Ölüler Kitapları, Tonalamatl, Walam Olum, Popol Vuh, Chilam Balam Kitapları? Fazlaca sözcüğün, fazlaca bilimin yüzyılında yaşayan bizlere söylemek istedikleri nedir? Günümüzde okumayı ve yazmayı biliyoruz ve söz her günün parçası. Ama bu hep böyle olmadı. Chilam Balam’ın kutsal kitapları bizlere taşın, tahtanın içine kazılan; ağacın kabuğundan çıkmış kâğıdın üzerine resmedilmiş işaretlerin sihirli bir dil konuştuğu zamanı anımsatır. Bu dil yitiktir, belki her zaman için. Ancak yine de bir şey insanı tedirgin eder, bir şey titreşim yaratır ve bir bulut gibi geçer, bir soluk gibi, yazının etrafında. Bir hayalet midir, bir anı mıdır, yoksa bu işaretlerin etrafında buralarda hâlâ dolaşmayı sürdüren bu sözün taşıdığın sihrin değiştirilemez gücü mü?”
“Üç Meksika” kitabının yayınlanmasından sonra Le Grand Continent adlı web sitesinde, 22 Şubat 2026 tarihinde Florent Zemmouche’un Le Clézio ile uzun bir söyleşisi yayınlandı. Le Clézio, Juana Inés de la Cruz, Juan Rulfo ve Luis González y González’in kendi yaşamında neden önem taşıdığına temas ediyor. Le Clézio hayranları için önemli bir söyleşi. Başta sona çevirmek isterdim. Bazı bölümlerini paylaşmak isterim:
… Octavio Paz’ın ‘Sor Inés de la Cruz ve inancın tuzakları’ başlıklı harika bir denemesi var. İlk bölümü yazarken uzun süre düşündüm. Bu denemeye ben bir şey ilave edebilir miyim diye. Yanıtım evet oldu: Meksikalı kısmı, Juana Inés de la Cruz’un yerliliği. Octavio Paz ondan çok az bahsediyor (...)
Meksiko’ya gelir gelmez Juana Inés de la Cruz ismini duydum. Herkes bana ondan söz etti. Hiéronomystes cemaatine bağlı kişilerin işlettiği bir küçük lokantaya gidiyordum. Inés De la Cruz’un da ait olduğu cemaat. Meksika’yı keşfederken, aynı zamanda Juana Inés de la Cruz’u da keşfediyordum. Bu çok eski bir anı (…)
Buna koşut olarak, Meksiko’da tanıdığım arkadaşlar, özellikle de Jean Meyer sayesinde Rulfo’yu da keşfettim (…) Meyer ile Rulfo hakkında çok konuştuk. Meyer sayesinde Meksika’da çok önemli olan İspanyol kökenli costumbrismo hareketine ilgi duyanlarla karşılaştım (…) Rulfo’nun aslında costumbrista ile hiçbir alakası olmadığını, tamam farklı olduğunu sonradan düşündüm. Rulfo hakkında yazma isteği bende hemen uyandı. Esasen fiziki olarak de bana yakın sayılırdı, çünkü daha sonra Michoacan’da yaşadım, o da Colima ve Jalisco’da komşu eyaletlerde yaşıyordu.
(…) Rulfo’nun çektiği fotoğrafları da fazla geçmeden gördüm. Fotoğrafları yayınlayan dergiler vardı, harika bir fotoğrafçı olduğunu düşündüm. Onun hakkında yazma isteğim daha da arttı.
(…) Rulfo böylece Juan Inés de la Cruz’dan kronolojik olarak biraz daha sonra yaşamıma girdi.
(Luis González ile tanışmasını anlattıktan sonra) (…) 20. ve sonra 21. yüzyılda artık fazla rastlanılmayan türden, olağanüstü bir hümanistti. Beni çok etkiledi. Onu anmak istedim.
(…) İlk ikisi yazar, üçüncüsü ise eski Yunanlılarda olduğu gibi düşünen, konuşan ve inandığını kuramlarla değil, sohbetle, dil ile anlatan biri.
(…) Michoacan’da 12 yıl kaldım ve o dönemde neredeyse her gün Luis González’i gördüm. Onunla konuşurken öğrendiğim her şeye kıyasla, kitapta ona ayırdığım yalnızca çok kısa bir metin.
(…) Bu üç kişiyi birbirine bağlayanın Meksika’ya duydukları aşk olduğunu düşünüyorum.
Florent Zemmouche, söyleşinin sonunda, “Üç Meksika” kitabında da yer alan ve uzun söyleşide etrafında dönüp dolaşılan “Neden yazmayı bırakıyoruz?” sorusuna temas ediyor ve Le Clézio’nun düşüncesini merak ediyor. Le Clézio’nun yanıtını aynen aktarmak isterim:
Bu tüm yazarlar için geçerli olan bir soru. Yaşamlarının bir ânında, niçin yazdıklarını kendilerine soruyorlar; hangi konuda yazıyorum? Bunun nedeni nedir? Buna beni iten nedir? İlla kibir ya da meşhur olma kaygısı değil.
Bu durum bir yazarın yaşamının herhangi bir ânında ortaya çıkabilir. Yazarın yeni bir şeye başladığı her defasında bu soru gündeme gelebilir. İnsan kendi kendine sorabilir: Bu yazdıklarımın haklı bir nedeni var mı? Kâğıda döktüklerim kalıcı olacak mı? Bir anlamı var mı?
Sanırım yazarlara ‘Niçin yazıyorsunuz?’ sorusunu değil, ‘Neden yazmayı durdurmuyorsunuz?’ sorusunu sormak gerekirdi.
Bu ikisi biraz farklı.
Le Clézio, Henri Michaux gibi “ben”i sorguluyor. Le Clézio’nun 1964 yılında tamamladığı lisans üstü tezinin Henri Michaux’nun eserlerinde yalnızlık konusu üzerine olduğuna başka bir yazımda işaret etmiştim. Daha az bilinen, Le Clézio’nun üniversitede Lautréamont’un Maldoror’un Şarkıları üzerine bir doktora çalışmasına başlaması. Ancak, içinde araştırmalarının da yer aldığı valiz Albuquerque havalimanında kaybolunca, Le Clézio tez çalışmasını bırakmak durumunda kalmış (ikinci nüshaları yokmuş).
Le Clézio’nun “Amerika’larının” geçmişinde kaybolan Lautréamont tezi de yer alıyor.
Michoacan Anlatısı çevirisi için yıllarını veren Le Clézio’nun kimliğini düşünürken, onda Henri Michaux ve Lautréamont’un izlerini bulmak ayrı bir deneme konusu olabilir.
[*] Jean-Marie Gustave Le Clezio, Ourania, çev. Aysel Bora, Merkez Kitaplar Yayınevi, 2007.
Önceki Yazı
Orhan Koçak ve Cansever:
‘Kant’a dönüş’te son aşama
“Koçak, Türk şiirinin belirli bir kesitinin karşılaştırmalı/okutmalı bir panoramasını sunarak, Kant estetiğine çok özel bir noktadan giriş yapıyor. Haliyle, 'ben güzel şiir yazmak istemiyorum' diye ilan eden Edip Cansever’i diğer ediplerden ayırıp, ‘güzel’in içinden alarak ‘yüce’nin tahtına yerleştiriyor.”
Sonraki Yazı
Anne Enright ile Çitkuşu üstüne:
“Dünyaya sahip olduğumuzu sanıyoruz.
Dil de bu sahiplenmenin ilk eylemi...”
“Nell’in ve kitabın yaptığı şey dile veda etmek aslında. Dünyayı betimleyici ve sahiplenici unsurlardan arındırarak kendi haline bırakmak. Dünyaya sahip olmanın da ötesinde bir şey bu.”