• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Anne Enright ile Çitkuşu üstüne:

“Dünyaya sahip olduğumuzu sanıyoruz.

Dil de bu sahiplenmenin ilk eylemi...” 

“Nell’in ve kitabın yaptığı şey dile veda etmek aslında. Dünyayı betimleyici ve sahiplenici unsurlardan arındırarak kendi haline bırakmak. Dünyaya sahip olmanın da ötesinde bir şey bu.”

Anne Enright. Fotoğraf: Luciana Whitaker

BURAK GÖRÜN

@e-posta

SÖYLEŞİ

28 Mayıs 2026

PAYLAŞ

İrlanda edebiyatının en önemli ve güçlü temsilcilerinden Anne Enright’ın sekizinci romanı The Wren, The Wren 2023 senesinde yayımlandı ve başta kendi ülkesi olmak üzere geniş alanda yankı uyandırdı. Yayımlanan tüm romanlarıyla okunan ve sevilen, birçok prestijli ödül kazanan, pek çok yazarın gıpta ettiği ve elbette yazar da yetiştiren önemli bir isim. Roman The Writers’ ödülü aldı ve Women’s Prize For Fiction uzun listesinde kendine yer buldu. Ocakta ise Mert Doğruer tarafından Çitkuşu ismiyle dilimize aktarılarak Delidolu Yayınları’ndan çıktı.

Enright yazınının temel nüvelerini güncel edebiyatın detaylarıyla harmanlayan bu nefis roman yıllara uzanan bilge bir yazarın son ürünüdür; nitekim ilk roman The Wig My Father Wore’dan itibaren müthiş bir yazar yolculuğu yarattı kendine. Sadece kurmaca eserler vermedi, 2004 senesinde Making Babies ve 2025 senesinde Attention: Selected Essays ile kurmaca dışında da maharetini kanıtladı. Bilhassa ilkiyle tüm dünyada ses getirdi; belki de en kişisel kitabıydı. Anneliğin tüm yönlerini samimiyetle ve şeffaflıkla anlattığı kitap yayımlandığı dönem epey popüler oldu. Anne Enright, 2007 senesinde ise dördüncü romanı The Gathering ile dünyanın en önemli edebiyat ödüllerinden biri olan Man Booker’ı kazandı. Ian McEwan gibi önemli edebiyat figürlerinin yer aldığı isimler arasından ödülü kapması şaşkınlık yarattı o yıl fakat onun kitaplarına aşina okurlar için enikonu hak edilmiş bir ödüldü. Esasında Çitkuşu da geçtiğimiz yıl Booker ödülünün uzun listesinde olacaktı fakat bir biçimde listeden çıkarıldı. Mütevazı yazarımız bununla ilgili bir söyleşide şöyle demişti: “Booker yeni seslere yer açıp önem vermesiyle ünlü bir ödül. Nasıl ki 2007’de The Gathering ile benim sesime kulak verdiler, sanıyorum bu sene de yeni keşiflere yer vermek istediler.”

UCD’de yaratıcı yazarlık dersleri vermeye devam eden Enright yeni yazarlara katkı sağlamakla kalmayıp İrlanda edebiyatını da en iyi biçimde temsil etmeye devam ediyor. Son romanı Çitkuşu üzerine çok keyifli bir söyleşi yaptık…


İlk olarak klasik bir soruyla başlamak istiyorum: Romanın fikri nasıl ortaya çıktı? Hangi karakter ilk olarak geldi? Biliyorum ki her daim fikirlerden ziyade problemlere inanıyorsunuz; hangi problemlerin hikâyenin parçalarını bir araya getirmenize sebep olduğunu sorabilir miyim?

Fikir dediğinizde tek bir şey olarak algılanıyor ve bir kitabı tek bir fikirle oluşturamazsınız. En azından iki şeye ihtiyaç duyarsınız. Herhangi bir şeyin anlaşılabilmesi ve ifade edilebilmesi için birbiriyle çelişen iki unsurun birlikte işlenmesi gerekir. Düşündüğüm ilk problem 2020’de, pandemi dönemindeydi. Bir önceki kitabım için Amerika’da bir kitap turundaydım ve yarıda bırakmak zorunda kaldım. Mart sonu, nisan başıydı. Yerel tepelerde gezinerek lirik şiirler okuyordum fakat iki dakikadan fazla konsantre olamıyordum. Kurmaca eserlerse fazla uzun geliyordu. Bu yüzden çok eski şiirleri, İrlandaca olanları okuyordum. Tüm bunlar son derece şaşırtıcıydı. Dublin’e tepeden bakıp küçük evlerinde sıradan yaşamlar süren insanlar üzerine düşünüyordum. Aynı zamanda lirik ve güzel olanı düşünüyordum. Bir yandan da hayat devam ediyordu; bir adım bir adım daha diyerek devam ediyorduk. Bir başka günü daha atlatmaya çalışıyorduk. Bu da her şeyi bir nevi kontrol altında tutmaya, duyguları dengelemeye, çocukların enerjilerini korumaya yarıyordu. Bu vesileyle de kitaptaki çatışma oluştu sanıyorum: Carmel’in son derece pragmatik, çok sıradan, sosyal açıdan verimli bir insan olması ve babası Phil’in kuşları, ağaçları ve gökyüzünü düşünen lirik bir şair olması. Tabii bu iyi bir insan olduğu anlamına gelmiyor. (gülüyor) Carmel da iyi bir insan gibi görünmüyor ama aslında iyi biri bence. Yine de Carmel’a duygusal olarak yaklaşmazsın.

Romanın ismiyle ilgili bir soru sormak istiyorum. Elbette Çitkuşu isminin Phil’in kızı Carmel’a ithaf ettiği şiirden geldiğini biliyorum fakat romanın sonlarına doğru Phil’in kızı küçükken söylediği ve İrlanda kültüründe de yer alan ‘wran boys’ ile ilgisi var. Aziz Stephen Günü’nde bu oğlanlar çitkuşlarını avlayıp bir sopaya takıyorlar ve ev ev gezip para topluyorlar. Romanın isminde ise iki tane çitkuşu var. Birincisi Nell’i temsil ediyor olmalı diye düşündüm; evden uzakta ve savunmasız. Dışarıda, ‘wran boy’ Felim tarafından avlanmayı bekliyor. İkincisi ise Carmel, babasının avucunun içinde kapalı kalmış. Romanın ismi ve bu şiir hakkında neler söylersiniz?

Anne Enright
Çitkuşu
çev. Mert Doğruer
DeliDolu Yayınları
Ocak 2026
280 s.

“The Wren, The Wren” ismi bir şarkıdan geliyor. Bu şarkı Noel’den sonra gerçekleşen ışığı getirme üzerine bir kurban etme ritüeli için yazılmış. Hıristiyanlık öncesinde rahipler tarafından yapılan bu ritüelde, en yüksek sesle öten en zayıf çitkuşunu kurban ederlermiş. Dolayısıyla bu kuşlar hakkında bir dolu halk efsanesi var. Ben de bu kuşu çok sevdim, çünkü çok küçük bir kuş olmasına rağmen sesi kocaman. Bu da kadınlardan bahsetmenin iyi bir yolu diye düşündüm; romanda çitkuşu dişiydi benim için. Evet, saklanıyor ve avlanıyor. Tabii bahsettiğin şarkıyla da ilgili. İnsanlarla ilgili yazarken de ‒ama özellikle kadınlarla ilgili yazarken‒ seslerinin çıkış şeklinin bir tür özgürlük eylemi olduğunu düşünürüm. Ayrıca kuş cıvıltılarının olduğundan daha güzel çınladığını düşünürüm hep, (gülüyor) Yani neden bu kadar güzel olmak zorunda ki? Bu kuşlar her ne yapıyorlarsa, bunu büyülü hale getirmeden de yapabilirlerdi. Bu da onlara ekstra güzellik ve tatlılık veriyor. Bu durum beni duygulandırıyor ve umutlandırıyor.

Babam kırsal kesimde büyüdü. Orada erkek çocuklar sopalarının ucuna ölü birer çitkuşu takarak ev ev dolaşırlarmış. Kıyafet giyip maske takarlarmış. Türkiye’de böyle bir gelenek var mı bilmiyorum ama İngilizcede buna ‘mummers’ diyorlar: Bu insanlar kendi kaoslarını, şiddet ve kargaşalarını pantomime dönüştürürlermiş. İçki içerlermiş. Babam da onlardan korkarmış. Ve aslında durumu iyi olmayan evlerden ufak miktarlarda para toplarlarmış. Şimdi daha sakin bir ritüele döndü: İnsanlar bunu geleneksel olduğu için ve eğlenmek için yapıyor. Ama eskiden çılgınca bir şeydi.

Eserlerindeki ani değişiklikler hakkında bir soru sormak istiyorum. Tondaki, bakış açısındaki ve hatta perspektifteki değişiklik… Kurmacada ani değişiklik fikrine nasıl bakıyorsun? Bunu soruyorum, çünkü bu durum Çitkuşu romanında bariz bir biçimde görünüyor.

Hiçbir şey değişmeyen kitaplarda klostrofobi hissederim; kapana kısılmış gibiyimdir. Bazen yazarın her şeyi bildiğini sandığına inanırım. Bu da okuma esnasında çok da gönüllü olmadığım bir teslimiyet gerektirir; bunun yerine beni bir ileri bir geri hareket ettiren, daha aktif bir yöntemi tercih ederim. Okurların karakterlerimle tartışmasını severim. Bunu olay örgüsüyle yapabilirsin. Okurun bunu göstermesini sağlayabilirsin. Odaya girmeyin; önemli olan odanın kendisidir. Ve tabii ki odaya giriyorlar. Plan dahilinde olmayan şeyler de vardır. Carmel’ın kızı Nell kötü bir aşk ilişkisine başlıyor. O noktada umarım okur da dehşete düşer ve ‘Sakın o odaya girme Nell! Sakın yapma!’ der. Nell o karanlığa ilgi duyuyor, çünkü genç ve dedesi gibi şiirsel bir zihni var.

Hazır Nell’den bahsetmişken, niçin romana onunla başladığınızı sorabilir miyim?

Aslında yazmaya Nell ile başlamadım. Carmel’ı yazıyordum ve beni sinir ediyordu. Bir yandan da Phil’in şiirlerini yazıyordum. Bir anda Carmel’ın hamile kalabileceğini düşündüm. Mesela bir bebeği olsaydı ne olurdu? Ayrıca Carmel’ın yalnız olduğunu, babasının onun güvenini zedelemesinden dolayı erkeklere güvenmediğini de biliyordum. O daha küçükken onları terk etmişti ve Carmel ne yapacaksa bunu bir erkek olmadan yapacaktı. Nell’de de idealize edilmiş, sevilen bir çocuk bulabileceğimi fark ettim. Çocukların hayatlarının ilk gününden itibaren inanılmaz derecede kendileri olma duygusunu yakalamak istedim. Tabii Nell de benlik duygusunu asla kaybetmeyen bir çocuk olacaktı. Böylece Carmel tarafından sevilmesi için Nell’i yarattım. Trajik bir şey ama Carmel onu yeterince sevmiyor, yahut onu yeterince sevmediğini düşünüyor.

Ayrıca anlatıcılarda da farklılık var: Nell dedesi Phil gibi birinci tekil anlatıcıyla verilirken, Carmel’da tanrı anlatıcı kullanılmış. Sanki Carmel’la aranızda bir mesafe varmış gibi.

Carmel geleneksel bir kadın. Kaosla ya da çılgınlıkla ilgilenmiyor. Her şeyin olduğu güzellikte kalmasını istiyor. İç mekân düzenlemelerine epey meraklı. Sözgelimi evinin iç detayları onun için çok önemli. Bir yerde yönetici ve her şeyi yoluna koyuyor. Yani üçüncü tekil ve geçmiş zaman. Aslında bu onun okuyacağı türden bir roman olurdu (gülüyor); yani görmek isteyeceği kitap böyle olurdu. Bir kitapta sürpriz istemezdi mesela. Nell ise daha ziyade ‘Burası neresi?’, ‘Bu nedir?’, ‘Ben nereye gidiyorum?’ gibi sorularla ve genç olmanın getirdiği güzel bir belirsizlik haliyle dolu. Ve tabii internette çok fazla vakit geçiriyor; böylece şimdiki zamanda dolanıyor, çünkü online olmak asla geriye dönmez.

Bir de anne ile kız arasındaki farklılık konusu var. Adeta Carmel olma haliyle Nell olmak hali ve bunun yarattığı his yan yana getirilmiş ama birbirinden epey farklı. Bunu gözlemlemek de çok iyi bir şeydi okurken.

Harika o zaman; oyuncaklarla oynamayı severim. (gülüyor) Bir karakteri yazarken onunla çok çok uzun zaman geçirdiğim için onu tanırım. Belki çok fazla kelimeyle değil ama üzerine düşünerek; ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini, tonlarının ne olacağını, olayları nasıl gördüklerini... Bunun üzerine epey vakit harcarım. Carmel olma halinde bile yeni bir zihin yaratma oldu, çünkü biz büyürken bunu düşünmezdik. Şimdi gençler sürekli DEHB’den bahsediyor mesela. Sinirbilimle ilgili hep düşünülür. Ben gençken Freud vardı ve tabii Ödipus Kompleksi; şimdiyse DEHB. Ben şahsen Ödipus Kompleksi’ni tercih ederim. Daha çok hareketlilik ve olasılık içeriyor.

Yine de Carmel’ı anlayabiliyorum ve onu gerçekten sevdim. Rehbersiz bir çocuktu mesela; babası aileyi terk etmişti, annesi ilgisizdi, şiddete meyilli bir kız kardeşi vardı. Imelda ona sert davranıyordu. Tüm bunlara rağmen Carmel güçlü bir kadın ve Nell’i tek başına büyüttü.

Yazdıklarımı okuduğumda Carmel’ın alaycı olduğunu fark ettim. Onun sesini fark ettiğimde evrensel bir aşinalık hissettim. Kadınların güçlü olduğu biçimde güçlü bir kadın; kadınlar bir dolu şey yapmak zorundalar: Çok fazla çocuk yetiştirmek, yoksulluk ve savaşla mücadele ettiklerinde. Kadınların her şeye devam etmek zorunda olmalarının birçok sebebi var, bunu her yerde görüyorum. Yani anneliğin güzel bir şey olduğu fikri, bunu üstlenen kadınlarda derin bir dayanıklılık gerektirmesiyle dengeleniyor.

Anne Enright

Biraz da Nell’den bahsetmek istiyorum. Genç kuşağın, belki de Z kuşağının temsilcisi. Her ne kadar çok cesur, cinsellik anlamında maceracı ve internette fazla vakit geçiren biri olsa da, bir yanıyla da kırılgan ve savunmasız. Evden ayrılmış. Ve dünyanın sonuyla ilgili hiçbir endişesi yokken, çobanaldatanların yok olmasıyla yahut arılarla yakından ilgileniyor. Yani bir anlamda bu detaylar büyük anlatıdaki küçük hassasiyetleri vurguluyor. Ne dersiniz?

Evet, bu onun hayata dahil olma yolu. 22-23 yaşlarında, sürekli kendinden bahsettiği bir dönemde. İnsanlara sürekli, ‘Beni tanıyorsunuz, ben böyle biriyim’ gibi şeyler söylüyor mesela (gülüyor), kendini ilgi alanlarıyla tanımlıyor. 10-15 sene önce iklim kriziyle ilgili yazsanız tartışma konu olur, polemiğe yol açardı. Bir şeyi kanıtlamaya çalışıyor gibi görünürdün. Nell’in kuşağında ise bu zaten gerçekleşmiş durumda. Bu yüzden kaybedilenlere içsel bir yas tutuyor, artık orada olmayan küçük bir kuştan bahsediyor. İrlanda’nın meşhur gece hayvanlarından çobanaldatandan eskiden vardı, şimdi yok. Arkadaşları faşizm ve gözetim kültürüyle ilgilenirken, Nell arıların kaçınılmaz kaderini düşünüyor. Bence gençlerin yüzleşmesi gereken pek çok şey var. Bunun için de bir mücadele gerekiyor; bu da Nell’in mücadele etme biçimi.

Ben onu ‘Nell’i kim sevmez?’ diye adlandırıyorum açıkçası.

Evet, Nell çok tatlı biri kesinlikle ve onu yazmayı bitirdiğimde çok özledim. Sona doğru yazmak kolaylaştı açıkçası; başta zordu itiraf etmek gerekirse. Yapısal olarak karakterin nerede durduğunu belirtmem gerekiyordu.

Nell’den bahsettiğimize göre, problemli bir ilişkisi olan Felim’den de bahsedelim isterim. Kusursuz biri değil tabii ama yakışıklı, şeytani, yapılı bir adam. Felim için neler söyleyebilirsiniz?

Genç kadın yazarları okumaya ilgi duyuyordum ve bu yazarların kaçının kötü bir aşk ilişkisiyle ilgili yazdığını merak ediyordum. Bu bir nevi mazoşist ilgi. Felim’i de çok fazla bir dönüşüme sokmak istemedim, olabildiğince gizemli tutmaya gayret ettim. Üç kardeşler ve büyük ağabeyi iyi biri olsa da, küçük kardeşi bir psikopat. Felim de ikisinin ortasında duruyor aslında. Bir biçimde Nell’le ilişkiye giriyor, Nell de âşık olduğunu düşünüyor, ilişki kötüleşiyor. Nell de takıntılı hale geliyor. Oysa Stokes diye gerçek bir kız arkadaşı var Felim’in. Karışık ilişkiler ama tam olarak ne denir bilmiyorum bunun için. Sanırım buna ‘limerence’ deniyor, yani ergenlik dönemine özgü o saplantılı, takıntılı olma durumu. Tam bir saplantı diyebiliriz. Romantik şairlere bakarsak mesela; Keats saplantı, tutkulu, ölümle ilgili ve ölüme içkin şiirlerini yazdığında yirmi dördündeydi. Karakterimin sonsuza kadar böyle kalacağını söylemiyorum tabii.

Felim de aslında internette çok vakit geçiriyor.

Kesinlikle öyle. Zeki okurlar işaretleri ve soruları görebiliyor aslında. Dikkatle bakarsanız Felim’in de internette ne kadar çok vakit geçirdiğini ve bunu nasıl yaptığını anlarsınız.

Louth’da Felim’in ailesiyle geçirilen o öğleden sonra çok iyi bir sahneydi kitapta. Sizin aile sahneleri yaratma konusundaki meziyetiniz bilinen bir gerçek; hem orada karakterler açısından da bir zenginlik vardı. Büyükanne, Cathal, Meave ve diğerleri. Bu tarz aile sahneleri hakkında ne düşünüyorsunuz ve bunları nasıl yaratıyorsunuz?

O aile sahnesinden sonra Nell bir nevi fantezi dünyasına dalıyor; bu ailenin onu yok ettiğini hayal ediyor. Kayınbaba-kayınvalideyi aile dışından birileri gibi görme eğilimi yaratıyorum; bu da pek çok aile için geçerli bence. Biri birini eve getiriyor ve evdeki herkes bu yeni gelen kişiye bakıyor; tüm gözler onun üstünde. Muhtemelen ‘bakalım bu ilişki ne kadar sürecek’ ya da ‘bakalım ne kadar dayanacak’ diye düşünüyorlar. (gülüyor) Büyükanne de Phil’den bahsediyor, çünkü İrlanda’da şair figürü yüzyıllardır önemlidir; kırsal kesimde insanlar şairleri tanır, bilir. Kültürel ve tarihsel olarak da önemli figürler. Onlar toplum tarafında yüceltilmiş kişiler ve büyükanne de Phil’i iyi biliyor, şiirlerini ezberden okuyor. Sonuç olarak, aile sahneleri yaratmak da keyifli.

O halde biraz da Phil’den bahsedelim. Esasında öldüğü için romanda bir hayalet gibi var oluyor fakat hikâyenin tam merkezinde, çünkü bütün karakterleri birbirine bağlıyor. Nell onunla şiirleri aracılığıyla bağ kurarken, Carmel da hem hafızasında yer alan geçmiş hem de YouTube’da babasının bir söyleşi videosu üzerinden kuruyor. Phil’le ilgili ne söyleyebiliriz?

Tabii ki Phil’i sevmek zorunda değiliz ama birçok okur ondan hoşlanıyor. Phil tamamen kendine özgü bir karakter. Bir şair olarak ünü, yaşadığı dönemin özelliklerini yansıtıyor. Olması gerektiği kadar iyi biri bence; karısı hastalanınca onu terk ediyor, çünkü buna katlanamıyor ama bunu soğuk bir biçimde yapmıyor. Onu çok sevdiği için terk ediyor. (gülüyor) İşin aslı, güzel şeyler hakkında harika şiirler yazıyor; böyle düşünsek bile yeterli. Yani ben de böyle şairlerle tanıştım mesela. ‘Karımı hasta olduğu için terk ettim ve işte ne kadar korkunç biri olduğum hakkında bir şiir’ diyen şairler. Ah, bundan bir şiir çıkardığın için teşekkür ederiz. (gülüyor) Diğer insanların gördüğü bu tuhaf kopukluğu da görmüyorlar. Her neyse... Phil, Amerika’ya gidiyor, bir söyleşi yapıyor filan ve dediğin gibi ölüyor; hikâye için bu çok önemli. Kitapta dilsel anlamda, şiirleriyle var Phil ve bir YouTube videosunda ortaya çıkıyor. Carmel da bütün gece oturup ekranda ölü babasına bakıyor; onun yaşında neler yaşayıp düşündüğünü hayal ediyor; bunun gibi şeyler düşünüyor. Daha gençken de televizyonda görüyor ve ‘babam ünlüymüş’ diye düşünüyor; bunun ayırdına varıyor. Nell’in ise büyükbabasını internette aramasına gerek yok, çünkü telefon kendiliğinden önüne düşüyor; internetin yaptığı budur çünkü. Algoritma meselesi... Bunu görmezden de gelebilir ama arkadaşı Lily ile birlikte bir iki saniye ekrana bakıyor ve, ‘Bu tuhaf adam da kim?’ diye düşünüyor. (gülüyor) Haklı da, birazcık tuhaf biri. (gülüyor)

Şiir bu roman için çok önemli ve romanda birçok müthiş şiir bulunuyor. Bu şiirleri nasıl yazdınız ve nasıl çalıştınız? Ayrıca eski İrlanda şiirlerinden de biraz bahsedebilir misiniz?

Şiirlere çalışırken epey zorlandım. Bunu nasıl başardım? Büyük zorluklarla. Phil olarak şiirleri yazdım; bu ilgimi çekti. Phil gibi düşünmek kolaydı. Dolapta bir takım elbise var; onu üstüme giyerim, çok iyi tanıdığım bu karakter gibi şiir yazarım dedim. ‘70’lerden ve ‘80’lerden onun gibi, onun tarzında birçok adam tanıyordum. Çok iyi bildiğimi düşünüyordum ama şiir yazmak daha enteresan bir sorundu. Teknik konuları ve detayları seviyorum. Bu tarz bir girişimin iddialı olması hoşuma gidiyor; kendi sınırlarımı zorlayıp hedeflerimi geliştireceğini düşünüyordum. Daha önce yapmadığım, ilgi çekici bir şey yapmak istiyordum. Phil’in bir şair olarak dönüşümünü iyi bildiğime inandım. Metafizik şiirden ne kadar beslenecek, Patrick Kavanagh’dan ne kadar; ama yine de çok zordu. Şair olmadığımdan ve şiiri kutsal ve daha teknik bulduğumdan, bazı şairlerle iletişime geçtim. Mesela İrlandalı bir şair olan Jane Clark’a gidip ‘Bu şiir olmuş mu?’ diye sordum. Bunu sorarken şiire benzediğini, şiir gibi okunduğunu, niçin şiir olamayacağını düşündüm. Kalbimin derinliklerinden de gelmiyordu ama şiirdi. Phil’in Galce şiirler çevirdiğini hayal ettiğimde çok mutlu oldum, çünkü kötü bir çevirmen değil. Yarattığı versiyonları sevdim, ki bunu ben yaratmıştım zaten. (gülüyor)

Peki, gerçekten havaalanında bir şairden yazdığınız bir şiiri değerlendirmesini istediniz mi?

Paul Muldoon

Aslında çok utanç verici bir anekdot bu. İrlandalı ünlü şair Paul Muldoon eski bir arkadaşım. Onunla 1986’da, East Anglia Üniversitesi’nde öğrenciyken tanıştım. Çok tatlı bir insandır. Bir gün havaalanında karşılaştık; ikimiz de epey erken gelmiştik. Tabii ki ikimizin de yanında çalışacağımız bir şeyler vardı. Seyahatte yazarlar böyledir; Paul’ün dergileri vardı yanında. Biraz sohbet ettik, dedikodu yaptık ve sonra telefonumda roman taslağının tamamının olduğunu hatırladım. Ve şiirler de vardı elbette! Paul şiirleri okuyup uygun olup olmadığını söyleyebilirdi! Ona gösterdim ve telefonu kaldırıp baktı; gözlüklerinden şikâyet etti. Korkunç bir andı. (gülüyor) Biri bana bunu söylese şaşırırdım; sonuçta kocaman bir romanı okuyamam. ‘Bu çeviriden ziyade bir versiyon’ dedi bana. Ben de bu sebeple Phil’in ilk kitaplarından birini ‘Versiyonlar’ diye adlandırdım. Bu kelime oyununu da çok sevdim. Buz kelimesinin yinelenmesini beğenmişti. Sonra da uçuş bilgilerini kontrol edip ayrıldı. (gülüyor)

Romanda diğerleri kadar ilginç ama çok konuşulmayan bir karakteri sormak istiyorum size: Amerikalı ikinci eş Connie, yani Nell’in ‘büyükannesi’. Bir yerde Nell onunla konuştuğunda, onu fark ettiğinde Connie’nin farklı birine dönüştüğünü okuyoruz. Connie hakkında ne söyleyebiliriz?

Çok iyi yakalamışsın. Evet, sahiden de Phil’le tanıştığında 21 yaşında olduğunu, o zaman farklı biri olduğunu söylüyor Connie. Canavarlıkları olan yazarlar ve sanatçılar hakkında yazıp çizebiliriz; onların yazdığı güzel kitapları okuyup okuyamadığımızı düşünürüz. Connie de bu noktada Phil’e neden âşık olduğunu temellendiriyor. Hayranlık duyduğun kişiye odaklanmamalısın; hayal kırıklığına uğrayabilirsin. Birinin iyi bir yazar olması, ahlaki açıdan düzgün biri olduğu anlamına gelmez. Diğer bir konu ise, toplumsal güçlerin, sosyal işbirliğinin ve bunun sanatçıyı karizmatik göstermesinin çoğunlukla genç kadınlar üzerindeki etkisi – ve tabii erkekler üzerindeki etkisi de... İyi ya da hayranlık duyulacak birileri olmayan liderleri ve otokratları görüyoruz mesela. Biz de ‘neden insanlar bu kişilere hayranlık duyuyor’ diye düşünüyoruz. Değişirlerse ne olur? Ya da gerçekten değişirler mi? Bu konunun özüne inmek istedim.

Romanın bir yerinde Nell bir arkadaşını, David’i eve getirip annesiyle tanıştırıyor. Carmel’ın bir sözü üzerine de, ‘İrlandalı gibi konuşuyorsun’ diyor. Annesi de, ‘Nasıl konuşmamı bekliyorsun?’ diye yanıtlıyor. Bu İrlandalı olma, İrlandalılık hakkında neler söylersiniz?

Eskiden bir başkanın, ‘Amerika, gelip Amerikalı olabileceğin tek ülke!’ dediğini anımsıyorum. Ulusal kimlikler de değişebilir elbette ama bu sanki sürekli peşine düşülen bir şey gibi görünüyor. Bununla ilgili hep soru soruluyor bana. Ben de hep şey demek istiyorum; ‘Bir sabah uyandığımda Polonyalı olmayı seçemem’. Bu da edebi kültür anlamında çok zenginleştiren bir şey bence. Kitaplar açısından da dahil olabileceğimiz büyük bir tartışma konusu var. İrlandalı olmakla ilgili yazmaktan memnunum ve şikâyet edemem.

Romanda iki önemli tema var üstünde durmak istediğim: şiddet ve cinsellik. Bu iki konuda da hem ustaca hem de cesurca yazıyorsunuz her daim. Bu romanda da şiddet görülüyor: Karakterler arası şiddet, hayvana şiddet ve tabii Phil’in çocukluğuna hâkim olan şiddet. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Çok fazla şiddet içeren film seyrediyoruz. Ekranlarımızda insanlar vuruluyor, şiddete maruz kalıyor. Dolayısıyla kurgusal olarak da şiddete ilgi duyuyoruz. Bense kurgusaldan ziyade gerçeklerle ilgileniyorum; yahut orayı irdeleyip neyin gerçek olabileceğini düşünüyorum. Phil büyürken porsukların köpekler tarafından avlanmasına şahit oluyor. Son derece ilkel, yarı kutsal, gerçekten acımasız ve törensel bir şiddet. Bu da bir tür fedakârlık ve kadim bilgi hissi uyandırıyor. Carmel ile Imelda arasında da miras yüzünden bir kavga çıkıyor; her ailede olabileceği gibi bir çekişme yaşanıyor ve otuzlu yaşlarında olmalarına rağmen sanki sekiz-dokuz yaşlarında gibi kavga ediyorlar. Korkunç bir sahne ama bir yanıyla da eğlenceli, çünkü çok aptalca ve dövüşmek hakkında hiçbir şey bilmiyorlar. (gülüyor) Bu yüzden detaylıca yazıyorum bu sahneleri, ilgi duyuyorum bu detaylara ve romanı İngilizce olarak seslendirirken çok güldüm bu sahnede. Oradakiler bana baktı ve ben de kendi kendime, ‘Zulümle ilgili şeylere gülen deli bir kadın mıyım ben?’ diye düşündüm. (gülüyor) Aslında kimse de zarar görmüyor ama aptallıklarını kendilerine sergiliyorlar. Yani şiddet bir komedi unsuru olarak da ortaya çıkabiliyor.

Bir sonraki nesilde de bir şiddet sahnesi var ve bunu yazmak benim için epey zordu, çünkü Carmel orada aklını kaybediyor. Psikolojik olarak karmaşık bir karakter zaten. Carmel hamile kaldığında, trajik bir karakter olması için bir şekilde işleri batırması gerektiğini düşündüm. Ya da batırdığını hissetmesi gerektiğini. Yineliyorum; uç noktada olmayan, aile içi şiddet korkunç bir şey ve ben de korkunç olması için yazdım. Düşünüldüğünde, şiddetin çoğu aile içinden gelir. Karantina döneminde Dublin’deki o evlere bakarken o ailelerin bir parçasıydım mesela; ailelerin evlere kapatıldığı, kapalı kaldığı. Kötü bir şeylerin yaşandığını biliyordum. Dolayısıyla gerçek hayatta yaşananları romanlarıma koymayı severim. Gerçekçi biri olmadığımı düşünürsek, biraz gerçekçilik koymak isterim. Doğabilimci de değilim ama bu tarz yazarların nasıl para kazandığını da bilmek isterim. Tabii bazı durumlarda bazı insanlar cinsel ilişkiye girmez, çocukları olmaz, hayatlarında şiddet de bulunmaz. Yani üslup başka bir şey; özgürce yaşamakla doğrudan ilintili değil.

Çitkuşu romanının sonunu umut verici buluyor musunuz?

Umuyorum öyledir. Nell’in ve kitabın yaptığı şey dile veda etmek aslında. Dünyayı betimleyici ve sahiplenici unsurlardan arındırarak kendi haline bırakmak. Dünyaya sahip olmanın da ötesinde bir şey bu. Bana göre insanlar dünyaya sahip olduklarını düşünerek bu sanılarla hareket ediyorlar. Dil de bu sahiplenmenin ilk eylemi. Slavoj Žižek’in de dediği gibi; bir şeye isim vermek onu öldürmek demektir, çünkü nesneyi kelimeyle eşleştiririz. Nell önce gidiyor ve sonunda geri dönüyor; çocuklar bunu yapar zaten.

Son olarak şunu sormak istiyorum: Bir önceki kitabında ünlü bir aktrisi anlatmıştınız, Çitkuşu’nda da ünlü bir şair var. Bir daha ünlü bir karakteri yazar mısınız?

Zannetmiyorum. (gülüyor) Kitap yazılırken diğer kitaplarımla konuşur durur. Karakterler de öyle. Kitaplığın iki ucunda dururlar. Bence ebeveyn çocukları için her daim ünlüdür. Bu bebeklik dönemimizden itibaren aileye bakışımıza dayanan bir olgu. Sanırım ünlü birini yazmayı bitirdim. İşin tuhaf yanı, kitapların sizden uzaklaşmasıyla ve dünyaya dair fikirler üretmesiyle yakından ilgileniyorum. Ve evet, bir daha ünlü bir karakter yazmam sanırım.

Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim size.

Ben de sana bu yerinde sorular için teşekkür ederim. Okunup anlaşıldığımı hissettim ve bu da beni mutlu etti.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • anne enright
  • Çitkuşu

Önceki Yazı

DENEME

Le Clezio’nun Amerika’ları

“Elli yıl önce beni farklı yolculuklarına götüren Le Clézio’nun yazdığı yeni kitapları hemen okumak istemişimdir. 1970’lerin ortalarında Le Clézio ile başlayan yolculuğuma bir anlamda geri dönüş yaptım; bu kere 'Amerika’ların' eserlerindeki izlerini tekrar bulmak için...”

ENGİN SOYSAL

Sonraki Yazı

SÖYLEŞİ

Serdar Soydan'la Lütfen Alkışlamayın'a dair:

Giderek toksikleşen, iki tarafa da zarar veren bir aşk ilişkisi

“İnsanlar, toplumlar, ilişkiler ve bu ilişkilerdeki açmazlar kolay kolay değişmiyor. Lütfen Alkışlamayın biyografik bir dönem romanı ama bugün yaşananlar da o zaman olup bitenlerle neredeyse birebir aynı.”

MELİKE SÖNMEZER
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist