Serdar Soydan'la Lütfen Alkışlamayın'a dair:
Giderek toksikleşen, iki tarafa da zarar veren bir aşk ilişkisi
“İnsanlar, toplumlar, ilişkiler ve bu ilişkilerdeki açmazlar kolay kolay değişmiyor. Lütfen Alkışlamayın biyografik bir dönem romanı ama bugün yaşananlar da o zaman olup bitenlerle neredeyse birebir aynı.”
Safiye Ayla ve Komando Timur
Lütfen Alkışlamayın–Safiye Ayla ve Komando, Serdar Soydan’ın kaleminden Doğan Kitap etiketiyle Nisan 2026’da yayımlanarak okuyucuyla buluştu.
Biz de bu vesileyle romanın yazım sürecini ve araştırma aşamalarını konuşmak üzere Serdar Soydan’la bir araya geldik…
Siz bir edebiyat araştırmacısı ve farklı türlerde yazan bir isimsiniz; bu romanın sunuşunda Safiye Ayla’nın izini neden sürdüğünüzü açıkça anlatıyorsunuz, ancak bu süreci genel hatlarıyla tekrar paylaşır mısınız?
İnsan bir şeyi ararken bir sürü şey buluyor. Yani her araştırma başka araştırmaların başlangıcı oluyor. Yıllar içinde araştırdıklarım, izini sürdüklerim çoğaldı ve çeşitlendi. Safiye Ayla ve komandonun ilişkisine dair araştırmaya ve biriktirmeye de on yılı aşkın bir süre önce başladım. Sanırım ilk olarak Nalan Seçkin’in, sonra Murat Bardakçı’nın Safiye Ayla hakkındaki kitaplarında denk gelmiş ve aklımın bir yerine yazmıştım bu ilişkiyi.
Biyografik bir anlatı kurarken kurmacayla belgesel arasındaki o ince çizgiyi nasıl korudunuz? Okur, metnin ne kadarında Serdar Soydan’ın sesini, ne kadarında belgelerin çıplak sesini duyuyor?
Lütfen Alkışlamayın:
Safiye Ayla ve Komando
Doğan Kitap
Nisan 2026
288 s.
Belgelerin çıplak sesi çok nadir duyuluyor. Genellikle röportaj ya da haber metinlerini kullanırken bile onları eğip büktüm. Bilgi açısından değil, yanlış anlaşılmak istemem, ritim ve ses açısından. Bir roman bu, benim romanım. Onun içine koyacağım alıntılar da ritim ve ses açısından bütüne uymalı diye düşündüm. Aslında biyografik bir araştırmaya dayanan, belgelerden faydalanan ama kendi bütünlüğünü, sesini ve ritmini de dert edinen bir metin bu. Romana, kurmacaya hizmet ettikleri oranda yer bulabildi tüm röportaj ve haberler.
Safiye Ayla’nın mal varlığını bir sivil toplum kuruluşuna bağışladığını biliyoruz; Komando Tolga ile yaşadığı Etiler’deki ev, Sıralı Selvi Apartmanı’nın akıbetine dair bir bilginiz var mı?
Türk Eğitim Vakfı, bağışçılarının tüm mal varlığını satıp bir fon oluşturuyor. Safiye Ayla’nın tüm taşınmazları ve parası da bu fona katılmış. Ve bugüne kadar üç binin üzerinde öğrenci bu fondaki paradan istifade etmiş.
Bir senarist olarak o döneme dair yarım kalan senaryoya ulaştınız mı ve bunu filme dönüştürme fikriniz oldu mu?
Nâzım Hikmet’in yazdığı Lütfen Alkışlamayınız senaryosu, Safiye Ayla’nın neredeyse tüm evrakına sahip Murat Bardakçı’da bulunuyor. Ama bu senaryoya ulaşmadım. İçeriğini de Bardakçı’nın kitabında bahsettiği kadarıyla biliyorum. Lakin Safiye Ayla’nın Naci Sadullah ile Nâzım’ın senaryosunun adını ödünç alarak Tennessee Williams’ın Mrs. Stone’un Roma Baharı adlı novellasından esinli yeni bir senaryo yazması tamamen kurgusal. Benim hayal gücüm ve yakıştırmam. Bu aslında var olmayan senaryonun değil ama romanımın filme uyarlanmasını çok isterim.
Kitapta Safiye Ayla ile Komando arasındaki ilişki sizce nasıl bir kırılma noktası üzerinden ilerliyor ve bu ilişki saplantılı bir boyuta ulaşmış olabilir mi?
Safiye Ayla yaralı, kendini zayıf hissettiği bir dönemeçte karşılaşıyor Komando’yla. Kocasını kaybedeli bir buçuk sene olmuş, kariyeri pek iyi gitmiyor ve artık altmış yaşını devirmiş. 1969’da insan ömrü de bugünkü kadar uzun değildi. Yani ortalamaya bakacak olursak, her anlamda sona erdiğini düşünen bir Safiye Ayla, komandonun gençliğine, ilgisine, sevgisine tutunmak ve onunla gençleşmek istiyor. Bunu başarıyor da. Aşk mı? Bence evet. Âşık oluyor ama daha sonra tersini söylüyor. Aşk olmasa da güzel, yenileyici bir ilişki bu. Safiye Ayla kendini kaptırıyor. Hatta bunu bir tür yeniden popüler olma, ilgi çekme aracı olarak da kullanıyor. Ancak sonra Komando’dan ayrılmak isteyince… İşler orada değişiyor. Komando hem erkek egosu hem de seven bir insanın mantığı susturan çaresizliği içinde üst üste hatalar yapıyor. “Bu son cümle biraz masum mu gösterdi? Hafifsedi mi acaba?” diye düşündüm hemen. Çünkü Safiye Ayla, Komando’nun kendisine bir şey yapmasından korkup yurtdışına gidiyor ve bir seneyi aşkın bir süre orada kalıyor. Yani Allah korumuş. Komando’nun bu eylemlerini de romantize etmiyorum asla. Romanda da, burada da...

Safiye Ayla’nın dönemin toplumsal normlarına göre cesur sayılabilecek sahne tercihleri ve ilişkileri düşünüldüğünde, Nâzım Hikmet gibi aydın çevrelerle kurduğu bağlar bu özgürlük alanını sizce etkilemiş midir?
Aslında sahnenin hızla renklendiği, aşırılıkların ve tuhaflıkların hüküm sürdüğü bir dönemde harekete geçiyor Safiye Ayla. ‘50’li yılların ikinci yarısından ‘70’lere Sevim Çağlayan, Zeki Müren, Adnan Pekak ve Sevim Tuna gibi isimler sahneyi bir defile ve eğlence alanına çevirmiş iyiden iyiye. Safiye Ayla bu akıma uyuyor. Farkı şu: O, Safiye Ayla. Cumhuriyet’in ilk büyük starı. Atatürk’e defalarca şarkı okumuş, tüm devlet ricalinin göz bebeği olmuş, akabinde peygamber soyundan bir koca almış, Şerif Muhittin Targan ile yirmi yıla yakın bir ilişki yaşamış… Böyle bir ismin, tüm bunlara rağmen cesur, dekolte sahne kıyafetleri giymesi, yaşı da altmışı geçmişse hele… Büyük tepkiyle karşılanmış. Nâzım’la dostluğu yahut Kemal Tahir, Halikarnas Balıkçısı, Naci Sadullah gibi arkadaşlarının bu cesur seçimlerde bir payı var mıdır? Belki… Ama Safiye Ayla çok başına buyruk, çok özgür ruhlu bir kadın. Onlar olmasa yine böyle davranırdı sanırım.
Şerif Muhittin Targan
ve Safiye Ayla
Amerika dönüşü sonrası Komando’nun Safiye Ayla’ya yeniden ulaşma girişimleri oldu mu? Bir bilgiye ulaşabildiniz mi?
Safiye Ayla ve Komando’nun ilişkisi 1972’de, Ayla’nın kaçarcasına Amerika’ya gidişiyle bitiyor. Türkiye’ye döndükten sonra da Komando ona ulaşmaya çalışmamış, yahut eski şiddetinde ve ısrarcılığında devam etmemiş buna. Zira 1997’de Safiye Ayla hastaneye kaldırıldığında bile Komando onu ziyarete gelecek kadar hayatında kalıyor. Tatsızlıklar ve gönül kırıklıkları tortulandıktan, o acı ve aşk küllendikten sonra arkadaş olmayı, arkadaş kalmayı bilmişler. Safiye Ayla, Nalan Seçkin’e verdiği röportajda düzenli telefonlaştıklarını söylüyor.
Komando’nun Çapa’da bir süre hastanede yattığına dair bilgiye ilişkin net bir kayıt mevcut mu?
Bu bilgiyi de yine Nalan Seçkin’in kitabında Safiye Ayla veriyor. Onun söylediklerinden fazlasını bilmiyorum.
Kitap sadece Safiye Ayla ve Komando’ya değil, aynı zamanda dönemin İstanbul cemiyet hayatına ve gece hayatı kültürüne de ışık tutuyor. Bu dekoru kurarken hangi sözlü tarih kaynaklarından veya süreli yayınlardan faydalandınız?
Neredeyse mazide yaşayan, ‘30’lardan ‘70’lere kadar durmadan dolaşan biri olarak çok zorlanmadım. Yıllardır gazino dünyasına, eğlence hayatına dair okuyup araştırdığım için, bazı bilgilerimi kontrol ettikten sonra kolayca yazdım. Ayrıca romanda neredeyse hep Safiye Ayla ileyim. Onun zihninden, onun gözlerinden bakarak yazdım her şeyi; bu yüzden başka şarkıcıların, assolistlerin sahneleri ya da hikâyeleri, cemiyet hayatı ancak Safiye Ayla’yı ilgilendirdiği kadar aks etti romana.
Safiye Ayla’nın sahne performanslarında zaman zaman duygusal karşılık bulamadığı ve bunun onda bir kırılma yarattığı yönündeki okumayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sahne sanatları acımasız. Özellikle erkek egemen sistemde güzellikle, gençlikle özdeşleşen kadın sahne sanatçıları, yaş aldıkça kariyerlerinde düşüşe geçebiliyor. Ajda Pekkan’a bakın, genç ve güzel kalmak için harcadığı mesaiye bakın. O da bu sistemin kurbanlarından belki. Ama genç ve güzel kalmayı, formda ve güncel kalmayı başarıyor da. Bu yüzden ona muzaffer kurban diyebiliriz. Çünkü büyük bir zafer de onun kariyeri. Safiye Ayla da altmışını geçtikten, onun sevdiği, söylediği, dinlediği şarkılar güncelliğini yitirdikten sonra ya zamana uymak ya kenara çekilmek zorundaydı. Zamana uymayı seçiyor. Açılıp saçılıyor, estetik operasyonlar geçiriyor. Ama vokal performansı da düşüyor gitgide. Ve çok sayıda yeni rakip/rakibe arasından sıyrılması, kendini göstermesi ve alkış alması gitgide zorlaşıyor.
Bu anlatı Safiye Ayla’yı bir efsane olarak mı, yoksa insan olarak mı yeniden kuruyor?
Gitgelleri olan, hata yapan, bedel ödeyen bir insan olarak... İçsel çatışmaları ve çelişkileriyle tasvir etmeye çalıştım Safiye Ayla’yı. Basına yansıyan hikâyenin ardındaki gerçeğe erişmek, onun ayakkabılarını giyip onun gibi düşünmek ve anlamlandırmak istedim.
Kadın sanatçıların özel hayatına dair bu tür detaylı anlatılar, biyografi yazımında hangi etik sorunları doğurur?
Kadını vurgulamış olmanız biraz cinsiyetçi mi acaba? Bir erkek sanatçının özel hayatını anlatmak da aynı şey değil mi? Arada nasıl bir fark olabileceğini bilmiyorum. Biyografik bir kurmacanın bazı handikapları, kaygı verici bazı tarafları var. Ancak kamuya mal olmuş bir ilişkinin romanı bu. Tamamen herkese açık kaynaklardan topladığım veriler üzerine kurdum metni. Kurgusal şeyler eklerken de karakterimin sevilmesini, okuyucuya sempatik gelmesini önceledim. Elimden geldiğince Safiye Ayla’yı sevmeye ve sevdirmeye çalıştım. Romandaki sevişme sahnelerini ve orada biraz detaylı tasvirler yapmamı ima ediyorsanız… Menopoz sonrası kadın cinselliğine dair bir şeyler yazma fırsatıydı o. Politik olarak altı dolu yani.

Metinde “güçlü kadın imajı” ile “kırılgan özel hayat” arasındaki gerilim nasıl kuruluyor?
Roman neredeyse bu gerilim üzerine kurulu. Âşık Safiye ile Safiye Ayla karşı karşıya geliyor. Biri tek tabanca, kendine yeten, güçlü ve şöhret sahibi kadın; diğeri sadece bir âşık, çok seven, aşkla başkalaşan bir kadın. Güçlü kadın bir imaj değil, o da Safiye’nin gerçeği. Ancak aşk güçlü kalınamayacak kadar delibozuk bir ruh hali. O yüzden afallıyor, ne yapacağını bilemez hale geliyor.
Safiye Ayla, Türkiye’nin modernleşme sürecinin en önemli figürlerinden biri. Onun hikâyesini 2026 yılında yeniden anlatmak, bugünün sanat dünyasına ve toplumsal cinsiyet tartışmalarına ne söylüyor?
Anlattığım ilişki ve açmazları da, Safiye Ayla’nın sahneye dekolte kıyafetlerle çıktığı zaman aldığı tepkiler de son derece güncel. Ben gitgide toksikleşen, iki tarafa da zarar veren bir aşk ilişkisi anlattım. Safiye Ayla’nın sahne kıyafetleri yüzünden tepki çekmesi de şimdilerde Hadise, Gülşen ve Manifest’in yaşadıklarının aynısı. İnsanlar, toplumlar, ilişkiler ve bu ilişkilerdeki açmazlar kolay kolay değişmiyor. Okuyucular romanı bitirdikleri zaman bunu idrak edecekler. Lütfen Alkışlamayın biyografik bir dönem romanı ama bugün yaşananlar da o zaman olup bitenlerle neredeyse birebir aynı.
Önceki Yazı
Anne Enright ile Çitkuşu üstüne:
“Dünyaya sahip olduğumuzu sanıyoruz.
Dil de bu sahiplenmenin ilk eylemi...”
“Nell’in ve kitabın yaptığı şey dile veda etmek aslında. Dünyayı betimleyici ve sahiplenici unsurlardan arındırarak kendi haline bırakmak. Dünyaya sahip olmanın da ötesinde bir şey bu.”
Sonraki Yazı
Haftanın vitrini – 22
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Başyapıt Nedir ve Neden Böyle Az Bulunur? / Gösteriler ve Hayaletleri / Haysiyetsizlik / Hayvanların Bilgeliği / İlerlemeye Karşı / Kadınlar Birbirine Doğru Yürüyor / Monique Kaçıyor / On Dört Gün / Tatlı Hayatın Kıyısında / Tükenmişlik