• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 22

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Başyapıt Nedir ve Neden Böyle Az Bulunur? / Gösteriler ve Hayaletleri / Haysiyetsizlik / Hayvanların Bilgeliği / İlerlemeye Karşı / Kadınlar Birbirine Doğru Yürüyor / Monique Kaçıyor / On Dört Gün / Tatlı Hayatın Kıyısında / Tükenmişlik

K24

@e-posta

VİTRİNDEKİLER

28 Mayıs 2026

PAYLAŞ

Gertrude Stein
Başyapıt Nedir ve Neden Böyle Az Bulunur?
çev. Serra Gök
Sel Yayıncılık
Mayıs 2026
64 s.

Bir eseri "başyapıt" yapan şey nedir? Nesiller boyu okunması mı? Zor anlaşılması mı? Yoksa çağdaşlarından farklı konumlanması mı? Bir metnin nasıl kurgulandığını anlamak ve açıklamak metnin kendisini anlamaya yeter mi?

Modern edebiyatın öncülerinden, 20. yüzyılın en muzır dil cambazlarından Gertrude Stein burada yalnızca edebiyatı ve yazma edimini tartışmıyor. Yazı nasıl işlev görür, tekrar nasıl anlam üretir ve "başyapıt" neden böylesi kaygan bir zeminde varlık gösterir, tek tek gözler önüne seriyor. Gücünü açıklanabilir olmasından değil biçiminden alan bu metinlerde, dil saydam bir enstrüman olmaktan uzaklaşarak başlı başına bir deneyim alanına dönüşüyor.

"Stein, dili anlamı aktaran bir araç olmaktan çıkararak bilincin kendisine dönüştürür." –The New York Times 

"Stein, modernizm denince akla gelecek bir yazar değil, bizzat modernizmin kendisiyle
özdeş bir dil deneyidir." –Le Figaro 

"Oynayabildiğiniz şey sizindir: Stein için kelimeler düşüncenin en erken ve en özgür
oyun alanıdır." –Le Monde

Başak Ertür
Gösteriler ve Hayaletleri: 
Siyasi Davaları Performatif Kuramla Okumak
Metis Yayınları
Mayıs 2026
312 s.

Her yasal düzen, hukuku kuran ve koruyan şiddeti taşıdığı içindir ki hayaletli bir yapıdır. Başak Ertür performatiflk kuramlarını eleştirel hukuk düşüncesine taşıyarak hukuk ile şiddetin iç içe geçmişliğini kavramamızı sağlayacak bir dil ve çerçeve kurmayı ve böylece büyük hukuk gösterilerinde siyasi şiddetin hayaletlerinin izini sürmeyi amaçlıyor.

Bu amaçla kitap boyunca Soğomon Tehliryan’ın 1921 tarihli Talat Paşa cinayeti davasına, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Nürnberg Büyük Savaş Suçluları Davası’na, Hrant Dink’in maruz bırakıldığı, sonunda cinayetine varan yargısal tacizlere ve 2015 tarihli Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde görülen soykırımı inkâr davasına bakıyoruz: Her defasında sahnelenen gösterilere hayaletlerin musallat olduğunu, bugünümüzü ve geleceğimizi rehin aldığını görüyoruz.

Kimi zaman herşey sahneyi kuranların istediği gibi seyrediyor, ama kimi zaman da, Chicago Komplo davasında, Saddam Hüseyin’in yargılandığı davada veya Büyük Britanya’da 2010 öğrenci protestolarını hedef alan yargılamalarda olduğu gibi hayaletler sahneyi bozan, dağıtan ya da gülünç duruma düşüren istikrarsızlıklar yaratıyorlar.

Ceza hukukunun cezalandırma hukukuna dönüştüğü ve sokaklarında “Hak, Hukuk, Adalet” sloganlarının çınladığı günümüz Türkiyesi’nde bu üç sözcüğün taşıdığı anlamları düşünmeye çalışmanın adalet duygumuzu ve arayışımızı güçlendireceğine inanıyoruz.

Lea Ypi
Haysiyetsizlik
–Yeniden Biçimlendirilen Bir Hayat
çev. İlknur Özdemir
YKY
Mayıs 2026
304 s.

Her şey tek bir fotoğrafla başladı: 1941 yılının kışında, Alpler’in karlı zirvelerinde lüks içinde gülümseyen genç bir kadın. Lea Ypi, hayatı boyunca nezaketine ve bilgeliğine sığındığı babaannesi Leman’ın bu görüntüsü sosyal medyada “hain” yaftasıyla linç edildiğinde, sadece bir kadını değil, bir ailenin onurunu kurtarmak için geçmişin karanlık dehlizlerine iniyor. Arşivlerin soğuk belgeleriyle anıların sıcaklığını harmanlayarak bir hayatı yeniden kurguluyor ve bazen gerçeğin belgelerin bittiği ve hayal gücünün bir kadının ruhuna dokunduğu o ince çizgide gizli olduğunu ortaya koyuyor.

Haysiyetsizlik, Osmanlı aristokrasisinin artık yok olmuş dünyasına, modern Yunanistan ve Arnavutluk’un kuruluşuna, küresel bir finans krizine, savaşın dehşetine ve Balkanlar’da komünizmin doğuşuna doğru uzanan o devasa altüst oluşun içinde kendine bir yol çizmeye çalışan bir kadının yürek burkan portresi. Sevilen birinin “aslında kim olduğunu” anlama sancısı, ölüleri tarihin kibrinden kurtarma çabası ve her şeyini kaybeden bir insanın ruhundaki o sarsılmaz kaleyi, yani haysiyetini nasıl ayakta tuttuğuna dair epik bir ağıt.

“Ypi’nin bir romanı aratmayan anlatımıyla hayat bulan bir tarih.” –The Guardian

“Çarpıcı derecede çok katmanlı… fikirler tarihle karşılaştığında ve kararlar silah zoruyla alındığında neler yaşandığını inceliyor.” –Prospect

Virginia Morell
Hayvanların Bilgeliği:
Düşünüp Hissettiklerini Nasıl Biliyoruz?
çev. Orhan Düz
Akademim Yayınları
Mayıs 2026
340 s.

Birbirlerini eğiten karıncalar, gıdıklandıklarında neşeyle kıkırdayan fareler, ölülerinin kemiklerini şefkatle okşayarak yas tutan filler, yokluk kavramını anlayabilen papağanlar, aile bağı kurup ayrılık kaygısı yaşayan köpekler, gelenek inşa edebilen şempanzeler, tırtıl oldukları dönemi anımsayabilen güveler ve daha nicesi… Bunların hiçbiri metafor değil, hepsi laboratuvar bulgusu. Virginia Morell, hayvan zihninin bilimsel ve tarihsel haritasını çıkarırken, hayvanları basit reflekslerle hareket eden otomatlar olarak gören insanmerkezci kibri, bilişsel etoloji ve sinirbilimin bulguları ışığında yapıbozuma uğratıyor. Hayvanların dünyayı algılayan, problem çözen ve öznel deneyimlere sahip olduğunu gösteren Hayvanların dünyayı algıladığını, problem çözdüğünü ve öznel deneyimlere sahip olduğunu gösteren Hayvanların Bilgeliği, insanın kendisine atfettiği mutlak üstünlük vehmini sarsarak insanlığın kendi doğasını yansıtan dev bir aynaya dönüşüyor.

Slavoj Žižek 
İlerlemeye Karşı
çev. Barış Gönülşen
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Mayıs 2026
128 s.

İlerleme fikri modern dünyanın en güçlü anlatılarından biridir. Bilimsel gelişme, ekonomik büyüme ve siyasal özgürleşme çoğu zaman tek bir doğrultuda ilerleyen bir tarih düşüncesi içinde birleştirilir. Bu anlatı, geçmişe bakarken geride bırakılan kayıpları görünmez kılan bir perspektif de üretir. Žižek bu görünmezliği çarpıcı bir metaforla somutlaştırır: Christopher Nolan’ın The Prestige filminde bir sihirbaz sahneye çıkıp küçük bir kuşu yok eder, ardından avucundan canlı bir kuş çıkarır. Gösterinin sahne arkasında ise çöpe atılmış ölü kuşlar vardır: Her seferinde kurban edilenlerin üstü örtülerek işleyen bir numara söz konusudur.

İlerlemeye Karşı, Aydınlanma düşüncesinden Marx’a, liberal modernleşme teorilerinden güncel teknolojik iyimserliğe kadar uzanan geniş bir alanda bu büyük anlatının hangi varsayımlar üzerine kurulduğunu inceleyen bir sorgulama. Küresel eşitsizlikler, ekolojik kriz ve “post-siyasal” uzlaşma söylemi, ilerleme düşüncesinin sınırlarını görünür kılan semptomlar olarak okunuyor. Böylece ilerleme, artık güvenilir bir yön duygusu değil, sürekli yeniden tanımlanması gereken bir problem haline geliyor.

Kadınlar Birbirine Doğru Yürüyor:
2000'ler Türkiye'sinde Kadın Hareketleri
Der. İclal Ayşe Küçükkırca, Handan Çağlayan
Dipnot Yayınları
Mayıs 2026
264 s.

2000’li yılların başları, Türkiye’de kadın hareketi açısından pek çok yönüyle önemli bir aşamaya işaret ediyordu. Bağımsız feministlerden, sosyalist feministlere, Kürt kadınlardan dindar ve Kemalist kadınlar ile sosyalist gruplar içindeki kadınlara uzanan geniş yelpazedeki kadın grupları, örgütleri, inisiyatifleri, 1980’li ve 90’lı yıllar boyunca kayda değer bir bilgi, deneyim, eylem ve örgüt gücü biriktirmişlerdi. Bağımsız kadın hareketinin canlılığı, toplum örgütleri, siyasi partiler ve sendikalar gibi karma örgütlerdeki kadınları da etkilemiş; onlar da bulundukları örgütlerde, kadınlarla ilgili gündemler oluşturmaya başlamıştı. LGBTİ+ oluşumlar da söz konusu dinamizm içinde yerini almıştı.

Devam eden baskı ortamı, 2010’lu yıllar boyunca geliştirilen platformların, koalisyon tarzı iş yapma deneyiminin büyük ölçüde kesintiye uğramasına yol açtı. Kadın örgütleri, grupları, insiyatifleri kendi içine kapandı, aralarındaki iletişim zayıfladı. Bununla birlikte kadın hareketi tamamen bastırılamadı. Aksine halen ülkenin en güçlü toplumsal dinamiklerinden biri olmayı sürdürüyor.

Kadınlar Birbirine Doğru Yürüyor 2000’ler Türkiye’sinde Kadın Hareketleri, bu güçlü toplumsal dinamiği 2000’li yıllardan günümüze kesişimsel ve tarihsel bir perspektifle anlama ve aktarma çabasının ürünü. Kitapta farklı kadın gruplarının, örgütlerinin, hareketlerinin eylemlilikleri, ilkeleri, birbirleri ile ilişkileri, etkileşimleri ele alınmakta ve tartışılmakta.

Katkıda bulunanlar: Deniz Kandiyoti • Fatmagül Berktay • Yasemin Özgün • Ruşen Işık • Feryal Saygılıgil • Handan Çağlayan • Sevda Çetinkaya • Rümeysa Çamderel • Zehra Keleş • Yasemin Öz • Betül Yarar • Şafak Altan • Nur Meç

Édouard Louis
Monique Kaçıyor
çev. Ayberk Erkay
Can Yayınları
Mayıs 2026
104 s.

Yorgunluk, annemin hayatındaki adaletsizliğin merkezî işareti olmuştu hep. Evin sınırlarına hapsedilmenin yorgunluğu, aşağılanmanın yorgunluğu, kaçmak zorunda kalmanın yorgunluğu, savaşmak zorunda kalmanın yorgunluğu, sürekli her şeye yeniden başlamak zorunda kalmanın yorgunluğu.

Atina’da kaldığı otel odasında annesi Monique’ten gelen bir telefon, Édouard için her şeyi değiştirir. Monique Paris’te birlikte olduğu adamın, tıpkı Édouard’ın babası gibi şiddet ve utanç dolu bir döngü yarattığını anlatmaktadır. Monique’in bu karanlık döngüden kurtulabilmesi için kaçmaktan başka çaresi yoktur. Ancak hayatı boyunca başkalarının çizdiği yollarda yürümüş, özgürlüğü hiç tatmamış bir kadın için hayatını yeniden inşa etmek mümkün müdür? Monique’in bu sarsıcı yolculuğu, yalnızca fiziksel bir kaçış değil; korkuyla özgürlük arasındaki o ince çizgide verilen amansız bir kimlik mücadelesidir.

Monique Kaçıyor, kendi kaderini baştan çizmeye çalışan bir anne ile onun en güçlü müttefikine dönüşen oğlunun samimi ve sürükleyici portresini sunuyor. Bir kadının kendini yeniden keşfetme cesaretine, yeniden doğuş ve özgürleşmenin bedeline dair bu derin anlatı, ortak tarihlerinin ağırlığına rağmen birbirini yeniden bulan bir anneyle oğlu arasındaki bağı gözler önüne seriyor.

“Monique Kaçıyor, özgürlüğün bedeline dair somut ve etkileyici bir metin.”

–Le Monde

Margaret Atwood, Douglas Preston
On Dört Gün
çev. Sıla Okur
Doğan Kitap
Nisan 2026
400 s.

Karantinanın klostrofobik atmosferinde; aşk,ihanet ve hayatta kalma arzusuyla dokunmuş bu anlatılar, öykü anlatma eyleminin ruhu iyileştiren sihirli gücünü bir kez daha kanıtlıyor. “Bizi biz yapan hikâyelerimizdir” mottosuyla yola çıkan bu kitap, edebiyatın birleştirici gücüne ve anlatıların ölümsüzlüğüne sunulmuş görkemli bir saygı duruşu.

Dünya durduğunda ve New York sokaklarını korku esir aldığında, Aşağı Doğu Yakası’ndaki köhne bir binanın çatısında “kılıç artıkları” olarak nitelenen bir grup komşu bir araya gelir. Her akşam saat yedideki ritüellerinin ardından, belirsizliğe karşı en kadim silahlarını kuşanırlar: Hikâyeler. Margaret Atwood ve Douglas Preston tarafından derlenen On Dört Gün, edebiyat dünyasının en parlak otuz altı ismini anonim anlatılarla bir araya getiren modern bir Decameron projesidir. John Grisham’dan Celeste Ng’ye, Tess Gerritsen’den Dave Eggers’a kadar pek çok seçkin yazarın sesinin birbirine karıştığı bu ortak romanda okur, bir gizemin peşine düşer gibi hangi sesin kime ait olduğunu keşfetmeye davet ediliyor.

Mustafa Demirtaş
Tatlı Hayatın Kıyısında:
Dostluk, Güç ve Birbirine Tutunmak
Otonom Yayıncılık
Mayıs 2026
96 s.

Düşünün ki bir saha araştırması, bulacağı yanıtlardan çok karşısına çıkacak yeni sorularla ilgileniyor. Düşünün ki bu saha, araştırmanın kendi yolculuğu başlamadan önce aslında yoktu. Çünkü bu araştırmada sahanın sınırları, soru sorma tekelini elinde tuttuğu varsayılan araştırmacıdan ziyade, bizzat soruların muhatapları tarafından çiziliyor. Bu kitap, göçmenliğe dair düşünme biçimlerimizi demokratikleştirmekle işe başlıyor.

Şimdi dostluk, göçmenlik tecrübesine sonradan eklenmiş bir kavramsal çerçeve değil sadece. Göçmenlik de dostluğu anlama ve yorumlamanın bir pratiği. Küresel bir tehdit, en iyi ihtimalle bir entegrasyon ya da uyum meselesi olarak sunulsa da göçün bir gündelik hayatı var. Ve ahlaki bir erdemden ibaretmiş gibi, genellikle güç ilişkilerinden kopuk bir biçimde düşünülse de dostluğun aslında bir siyaseti var. O yüzden bu kitabın soruları başka.

Göçmenlerin gözünde dost kimdir? Arkadaştan farkı nedir? Akrabadan yeğ midir? Benzerlikten mi doğar dostluk, farklılıktan mı? Yerliler gibi olmadan da onlarla dost olabilirler mi? Dostluğun her şeye gücü yeter mi? Ya dostluktaki dayanışmanın hiçbir açık talebi yoksa? Birbirimize tutunmadan birlikte yaşayabilir miyiz ki?

Hannah Proctor
Tükenmişlik:
Siyasi Yenilginin Duygusal Deneyimi
çev. Zeynep Şarlak
İletişim Yayınları
Nisan 2026
328 s.

Kendimi bildim bileli Londra’daki metro istasyonlarında esneyen bir kadının fotoğrafının altında ‘Yorgun olmaktan yoruldunuz mu?’ yazan bir reklam görürüm. Reklamın tanıttığı ürün, yorgunluğu hafifletmeyi vaat eden sıvı bir demir takviyesidir. İşe gidip gelenleri hedef alan bu reklam, çalışanların bitkin düştüğü ve biraz bitkisel destekle yeniden enerji bulabilecekleri varsayımına dayanır. Ama aynı reklamın onca yıldır orada durması bu ürünün modern çalışma koşullarının ürettiği o derin yorgunluğa gerçek bir çare olmadığını açıkça gösteriyor. Dünyanın bütün esneyen işçileri birleşebilir mi, yoksa yorgunluktan buna bile halleri mi kalmadı?

Politikayla örgütlü veya örgütsüz biçimde meşgul olan insanların, bekledikleri sonuca ulaşamadıklarında yaşadıkları ve hissettikleri pek konuşulmaz, hatta zaman zaman bizzat mücadele içerisinde olanlar hissettikleri şeyi küçümsemeye eğilimli olurlar.

Hannah Proctor, Tükenmişlik kitabında politik mücadele içerisinde sıcağı sıcağına çok kolay anlaşılamayan tükenmeye, tükenmenin duygu dünyasına bakıyor. Fransa’nın bir ceza kolonisine sürgün edilen Komün üyelerinin veya Ekim Devrimi’nden sonra soluğu sanatoryumlarda alan yorgun düşmüş Bolşeviklerin ve tarihten başka pek çok örneğin öğreticiliğinden faydalanıyor.

“Depresyonun toplumsal nedenleri olduğunu söylemek, kimseye o nedenlere karşı tuğla fırlatacak gücü vermez” diyerek zihnen ve bedenen tükenmenin maliyetlerini küçümsemeden hem mağlubiyetin yasını tutmanın ama hem de örgütlenebilmeye devam etmenin bireycileştirilmiş terapi önerilerinin kıskacına girmeden nasıl mümkün olabileceğini tartışıyor.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Başyapıt Nedir ve Neden Böyle Az Bulunur?
  • Gösteriler ve Hayaletleri
  • Haysiyetsizlik
  • Hayvanların Bilgeliği
  • İlerlemeye Karşı
  • Kadınlar Birbirine Doğru Yürüyor
  • Monique Kaçıyor
  • On Dört Gün
  • Tatlı Hayatın Kıyısında
  • Tükenmişlik

Önceki Yazı

SÖYLEŞİ

Serdar Soydan'la Lütfen Alkışlamayın'a dair:

Giderek toksikleşen, iki tarafa da zarar veren bir aşk ilişkisi

“İnsanlar, toplumlar, ilişkiler ve bu ilişkilerdeki açmazlar kolay kolay değişmiyor. Lütfen Alkışlamayın biyografik bir dönem romanı ama bugün yaşananlar da o zaman olup bitenlerle neredeyse birebir aynı.”

MELİKE SÖNMEZER

Sonraki Yazı

EDİTÖRDEN

[Editörün Notu]

2026

K24'ten haberler, haftanın yazılarına bakış, yayın dünyasına dair değiniler, tartışmalar, yorumlar, okur mektuplarına cevaplar, K24 yazıları için notlar, editöryal gevezelikler ve çeşitli mutfak işleri... 

MUSTAFA ARSLANTUNALI
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist