Kızıl Yazı'dan:
Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında devrimci dolanıklıklar
Nergis Ertürk'ün Kızıl Yazı: Türkiye ile Sovyetler Birliği Arasında Edebiyat ve Devrim adlı kitabı Selahattin Özpalabıyıklar çevirisiyle Tetes Kitap tarafından haftaya basılıyor. Kitaptan kısa bir metni Tadımlık olarak yayımlıyoruz.
Giriş
Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında devrimci dolanıklıklar
Genel Bir Bakış
Hangi limana gider bu yüz direkli gemi?
— Nâzım Hikmet, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim
Ekim 1922’de, yasaklı Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası’nın (THİF) Ankara’daki beş temsilcisi, Karadeniz kıyısındaki İnebolu’ya yapılacak gizli bir yolculuk için iki gruba ayrıldı; gruplardan biri yaya, diğeri ise bir kamyonetle seyahat etti. Savaştan harap olmuş Anadolu’dan ayrılmalarına izin verilmeyen Türk komünistler, “yüzlerinde ırk farklarını [rassovyh razliçii] kapatan yağ kiriyle” Rus denizci kılığına girerek İnebolu’dan bir Rus denizaltısıyla Sivastopol’a gittiler, oradan trenle (ve yeni kılıklarla) Komünist Enternasyonal’in Dördüncü Kongre’sinin yapılacağı Moskova’ya geçtiler.[1] Aralarında 1928’de Sovyetler Birliği’ne kalıcı olarak göç edecek ve 1954’te Stalinist bir çalışma kampında ölecek olan parti sekreteri Salih Hacıoğlu ile çalışmaları 1. bölümde ele alınan Komünist Gençlik Teşkilatı Sekreteri, romancı ve gazeteci Nizamettin Nazif de vardı. Onlardan önce, 1921 Ocak–Eylül ayları arasında İstanbul’dan Anadolu üzerinden Batum’a geçen ve 1922 yazında Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ne (Kommunistiçeski universitet trudiaşçihsia Vostoka, KUTV) kaydolmuş olan, o sırada 19 yaşındaki şairler Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nureddin gelmişti Moskova’ya. Onları, Karadeniz’i tekneyle geçip KUTV’da okuyan ve sonradan yönetiminde çalışan gazete editörü Reşat Fuat Baraner ve öğretmen Zeki Baştımar ile 1930’larda resmi kanallar aracılığıyla Sovyetler Birliği’ni ziyaret eden ressam Abidin Dino ile gazeteci ve romancı Suat Derviş izleyecekti. Daha sonra Türkiye Komünist Partisi’nde (TKP) önemli görevler üstlenen bu isimler, zengin bir ulusötesi devrimci edebiyat arşivinin ortaya çıkmasına katkıda bulunacaklardır. Bu yazarlar, baskıcı Kemalist rejim altında el yazmaları, kitaplar, şapirograf baskısı için kullanılan mumlu kâğıt, matbaa hurufatı ya da daktilo bulundurmaktan defalarca tutuklanıp hapsedilmelerine rağmen, hem Rus klasiklerini hem de Sovyet edebiyatını Türkçeye çevirmenin ve Yeni Edebiyat gibi önde gelen edebiyat dergilerinde yayıncılık yapmanın yanı sıra, kendi özgün yapıtlarını da kaleme aldılar.
Erotik komediden tarihsel kurmaca ve senaryolara, modernist sosyalist gerçekçi roman ve oyunlara uzanan geniş bir yelpazedeki yazıları bir araya getiren Kızıl Yazı, Türk ve Sovyet devletlerinin “kültürel diplomasi” ilişkileri, Komintern politikaları ve 20. yüzyılın ilk yarısında TKP’yi hedef alan tutuklama, gözaltı ve baskı dalgalarıyla şekillenen bu dağınık edebiyat arşivini inceliyor. Bu yapıtların modern Türkçe edebiyata olduğu kadar, ulusötesi bir Sovyet edebiyat cumhuriyetine ve küresel bir “dünya devrimi” arşivine de ait olduğunu gösteriyor. Sovyet senarist Natan Zarhi’yi Nizamettin Nazif’le, V. İ. Lenin’i Nâzım Hikmet’le, Sovyet yazarları Mihail Zoşçenko ve Yosif Kalinikov’u Vâlâ Nureddin’le, Maksim Gorki’yi Suat Derviş’le, film yönetmeni Sergey Yutkeviç’i oyun yazarı Abidin Dino’yla birlikte okuma yoluyla, Kızıl Yazı, Türkçe komünist çeviri ve alışveriş çalışmalarının, Bolşevik Devrimi sonrasında üretilen Moskova merkezli ulusötesi edebiyat alanını yani Slav çalışmalarındaki akademisyenlerin “Sovyet edebiyat cumhuriyeti” olarak adlandırdıkları alanı anlamamızı derinleştirdiğini savunuyor.[2] Hem ulusötesi modernist çalışmalarda hem de çağdaş Sovyet çalışmalarında Sovyet Rus edebi formlarına atfedilen evrenselliği reddeden kitap, Batı Asya dillerinde evrensel ile tikelin “ikili doğum”unu açıklayan başka bir karşılaştırmalı metodolojiye işaret ediyor. Ben bu ihmal edilmiş edebiyat arşivini Marksist estetiği temsil eden Batı ve Rus literatürünün otoritesine tabi kılmayı kabul etmiyor, bu arşivin mirasını yenilgici kaçışlarla göz ardı etmeyi reddediyorum; Türk komünist ve eski komünist yazarların devrimci zaman, cinsel etik, madun “estetik eğitimi” ve hümanist ontolojiye dair evrenselleştirilebilir bir politika geliştirme sürecinde, çağdaş muhalefetin bir tarihöncesini kayıt altına aldıklarını öne sürüyorum.
1920'in “Küresel Ân”ı:
Komünizm ve Bolşevizm,
Türkçede iki yüzer-gezer gösterenin öyküsü
1928’den bu yana, birçok kanlı 1 Mayıs gösterisine ve 2013’teki Gezi Parkı protestolarına sahne olan İstanbul’daki Taksim Meydanı’nın merkezinde Cumhuriyet Anıtı yer alıyor. İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica tarafından bronzdan yapılan ve Cumhuriyet Türkiye’sinin kuruluşunu anlatan 11 metre yüksekliğindeki anıt, hem Türk halkı hem de turistler için nesiller boyunca bir simge olarak hizmet etti, şimdi ise bir “Yeni Türkiye”yi temsil ettiği hayal edilen devasa bir cami tarafından kasıtlı olarak gölgede bırakılmış durumda. Bilgili bir gözlemci anıtın kozmopolit İstiklal Caddesi’ne bakan güney cephesinde Mustafa Kemal’in arkasında ayakta tasvir edilen önde gelen Türk generalleri ve devlet adamları arasında 1922 ve 1923 yıllarında Ankara’daki Bolşevik büyükelçisi Semen İvanoniç Aralov’u Lenin kasketiyle teşhis edebilir.[3]
Edebiyat araştırmaları, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye ile Rusya’yı birbirine bağlayan özgül, tanımlanabilir tarihsel koşullara rağmen, tarihçi Adeeb Khalid’in Anadolu ve Bolşevik devrimlerinin “dolanıklığı” olarak adlandırdığı ve bu kitapta tanımlanan Türk yazarların ve diğer kişilerin ulusötesi ve sürgün yaşamları ve yapıtları için temel bir bağlam olan konuyu genellikle ihmal etmiştir.[4] Ben “dolanık devrimler” ifadesini, her şeyden önce İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından işgali ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı topraklarının paylaşılması sırasında Bolşevik Rusya’nın Kemalist Türkiye ile kurduğu diplomatik ve askeri ittifakları tanımlamak için kullanıyorum. Osmanlı sultanının İngiliz yanlısı politikasına karşı çıkan İstanbul, Trakya ve Anadolu’daki aktif İttihatçı yeraltı örgütleri, sonunda subayları, Batılılaşmış entelijansiya üyelerini ve yerel Müslüman ve diğer dini liderleri de içine alan bir Türk ulusal direniş hareketini başlattı. Woodrow Wilson’ın “Wilson İlkeleri” adıyla bilinen On Dört Nokta’sında ifade edilen “Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk kesimleri”nin egemenliğinin tanınmasına atıfta bulunan milliyetçiler, Batı Trakya’dan Batum’a kadar uzanan bölgeyi egemen bir Müslüman çoğunluğun bölünmez toprağı olarak talep ettiler. Mustafa Kemal’in liderliğinde Nisan 1920’de Meclis-i Mebusan’ı İstanbul’dan Ankara’ya taşıyarak Türkiye’nin fiili iktidarını kurdular.[5] “Batı”nın tecavüzünden hayal kırıklığına uğrayan Türk milliyetçileri için Bolşevik Rusya’da vücut bulan “Doğu İdeali” (Şark Mefkûresi) Batı emperyalizmine karşı bir siperdi.[6] Bu bağlamda Bolşevik Devrimi’nin modern Türkiye’nin doğuşunda kurucu bir öge olduğu düşünebilir.[7]
Postkolonyal çalışmalarda, 1919’dan 1922’ye kadar Fransız, İtalyan ve İngiliz destekli Yunan ordularına karşı birçok cephede mücadele verilen Kurtuluş Savaşı’nın ulusötesi öneminin ihmal edildiğini söylemek yanlış olmaz. Bolşevik hükümetinin Mustafa Kemal liderliğindeki milliyetçi direnişe verdiği mali, ideolojik ve askeri destek vazgeçilmezdi ve 1923’te Osmanlı imparatorluk çekirdeğinden Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına önemli bir katkı olarak görülmeyi hak eder.[8] Buna karşılık, Bolşeviklerin Transkafkasya’ya Batı’nın el uzatmasını engelleme arzusuyla Türk ulusal güçleriyle yaptığı işbirliği, Müslüman “Doğu”daki (Vostok) Sovyet antiemperyalist politikasının gelişimini şekillendirdi. Alman Komintern temsilcileri tarafından “Ankara’daki Rusya” [Russland in Angora] olarak tanımlanan ve 1920’de kurulan ilk Bolşevik dış temsilciliği, önde gelen Türk milliyetçileri, Rus ziyaretçiler ve yasadışı komünistler de dahil olmak üzere ziyaretçiler için bir temas noktası haline geldi.[9] Tarihçi Samuel J. Hirst’ün vurguladığı gibi, “Moskova ile Ankara arasındaki işbirliği” sonraki on yıllarda “Sovyetler’in postkolonyal devletlerle ilişkilerinin gelişiminde biçimlendirici bir rol” oynayacaktı.[10]
Pek çok kanlı 1 Mayıs gösterisinin yapıldığı yerde bulunan Cumhuriyet Anıtı, Sovyet Rusya’dan gelen “armağanlar”ın silah, mühimmat ve altınla sınırlı olmadığına tanıklık etmektedir: bunlar arasında Türkçede yüzer-gezer gösterenler olarak dolaşan alıntı sözcükler Bolşevik ve komünist de bulunmaktadır. Bu da beni, bu iki toplumsal devrimin derin dolanıklığının, sadece devlet diplomasisi ve dış ilişkiler sözdağarıyla yeterince tanımlanamayacağına inandığım ikinci anlam katmanına getiriyor. Bir açık iletişim ve çeviri olayı olarak tezahür eden dolanık devrimler, çeviri faaliyetlerinin ve matbaa teknolojilerinin bir etkisi olarak kendi bağlamının ötesinde dolaşan Bolşevik devrimci dilinin gerekli ve öngörülemez gücünü de temsil etmektedir.[11] Her ne kadar resmi Türk tarihyazımı Anadolu Devrimi’nin Bolşevik Devrimi’yle olan pek çok ilişkisini kabul etmeyi reddetmiş olsa da, 1920 ilkbahar ve yazında Bolşevizm ve komünizm alıntı sözcükleri kısa bir süre için yalnızca görünüşte dışsal olay ve durumlara ad olarak hizmet etmekle kalmamış, aynı zamanda “Anadolu İhtilali”nin vaadini de kayda geçiren bir dizi çağrışım edinmiştir.[12]
Antropolog Claude Lévi-Strauss’a göre, yüzer-gezer gösterenler “sınırsız bir anlam değeri taşıyacak şekilde cebirsel birer sembol olarak işin içerisine girerler, ki söz konusu değer kendi içinde anlamdan yoksundur ve dolayısıyla herhangi bir yönde anlaşılabilir.” Lévi-Strauss örnek olarak “bilinmeyen ve nasıl kullanıldığı tam olarak açıklanamayan bir nesneyi nitele[mek]” için kullanılan Polinezya dilindeki mana sözcüğünü, Fransızca machin [“şey”] ve truc[“zımbırtı”] terimlerini ve Amerikan argosundan oomph’u gösterir. Bir tür “basit bir form” ya da “saf halde bulunan basit bir sembol” olarak yüzer-gezer gösteren, çoklu ve bazen çelişkili anlamlar taşıdığı için aynı anda hem boş hem de doludur.[13] Lévi-Strauss’u takip eden antropolog James Siegel, “kesin bir referans olmaksızın, yüzer-gezer gösterenin, ayrımlar olarak kaydedilmeden önce bütün anlamlandırmaların önemini üstlendiğini” gözlemler. Gösterme gücüne sahip olan bu “gösteren-fazlası”, tamamlanmamış simgeleştirmesi toplumsal olan tarafından “başlangıçta simgesel” olarak kabul edilip onaylandığı ölçüde birleştirici, toplumsal olarak bütünleştirici bir işleve sahiptir.[14] Beklenmedik bir şekilde dışarıdan, diğer Bolşevik silah ve altınlarıyla birlikte “armağan” olarak gelen Bolşevizm ve komünizm alıntı sözcükleri, o sırada sonucu hâlâ belirsiz olan Kurtuluş Savaşı’nın olaylarıyla üst üste binmiştir. Bu iki sözcük, devrimci Rusya’daki yüzer-gezer gösterenler olarak dolaşımlarına benzer şekilde, aynı anda hem aşırı hem de belirsiz bir şekilde anlam ifade ediyorlardı. Bu nedenle, Anadolu’da, yeni kurulan Büyük Millet Meclisi’nin hem sınırları içinde hem de dışında oluşmuş ve kendini komünist olarak tanımlayan çok sayıda grup arasında hem İslami hem de antiemperyalist çağrışımlarla değişen bir yelpazede oldukça çeşitli bir çeviri alanı açtılar.
Söze her şeyden önce bu dilsel sürecin ve çeviri faaliyetinin tarihini anlatarak başlamamın nedeni, bu kitapta incelenen Türk şahsiyetlerin sürgün güzergâhları için bir bağlam sağlamasıdır. Nâzım Hikmet, kurmaca otobiyografisi Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’in (1964) iyi bilinen bir pasajında, Sovyet Rusya’ya seyahatini Anadolu’nun en dışından en iç derinliğine doğru kesintisiz bir yolculuk olarak tanımlar: “Ne kitaplardan, ne ağız propagandasıyla, ne de sosyal durumum yüzünden geldim geldiğim yere... Beni geldiğim yere Anadolu getirdi. Kıyısından şöyle bir üstünkörü seyrettiğim Anadolu.”[15] Anadolu ile Rusya arasındaki sınırı bir uçurum olarak temsil etmeyi reddeden Nâzım Hikmet, onu dış ve iç kenarları tek bir düzlem oluşturan bir Möbius şeridi olarak hayal eder. Bu açıdan, Türk komünist ve eski komünist yazarların edebi ve sürgün güzergâhları, Moskova’da tanışacakları İranlı şair Ebülkasım Lahuti, Filistinli yazar Necati Sıdkı ve Çinli şair Xiao San gibi daha geniş dünyadaki çağdaşlarınınkinden ayırt edilmelidir.[16] Yurtiçindeki komünist faaliyetler 1921’de Mustafa Kemal tarafından şiddetle bastırılmış olsa da, komünizmin Batı Asya’da daha önce görülmemiş bir şekilde tercüme edildiği kısa dönem, bu kitapta incelenen şahsiyetler için hem bir başlangıcı hem de imkânsız bir gelecek zamanı temsil ediyordu. Kızıl Yazı’nın gösterdiği gibi, 1920 yılı ve onun gerçek bir toplumsal devrim vaadi, her ne kadar menedilmiş olsa da, 1920’lerin sonları, 1940’lar ve 1960’lar da dahil olmak üzere bu kitapta incelenen üç önemli dönemde Türk komünist edebi üretiminin epistemik zeminini oluşturmuştur.
Anadolu’da 1920 yılı ve (karşı)devrim üzerine anlattıklarım, aynı zamanda dünya komünizmi ve edebiyat enternasyonali tarihinin daha derinlemesine anlaşılmasına katkıda bulunmayı amaçlıyor. Macaristan’dan İtalya’ya ve Almanya’ya kadar Batı dünyasında protestoların, genel grevlerin ve sosyalist ayaklanmaların “bulaşma”sına tanıklık eden 1919 yılı, 1936, 1956 ve 1968 gibi diğer dönüm noktalarını da içeren dünya komünizm tarihinde önemli bir “küresel ân” olarak kabul edilir.[17] Asya’daki ilk “antiemperyalist mücadele” dalgasını Avrupa’daki “devrimlerin ve karşı devrimler”in sadece bir devamı (ya da alt hikâyesi) olarak göstermeyi reddeden edebiyat çalışmaları alanındaki güncel araştırmalar, 1920 yılını dünya komünizm tarihindeki başka bir önemli küresel ân olarak kabul etmiştir.[18] Eylül 1920’de Bakü’de toplanan Birinci Doğu Halkları Kongresi’nin dil politikalarını inceleyen başka bir çalışmamda, Batı Avrupa, ABD ve Rusya komünist partileri temsilcilerinin Orta Avrasya’dan komünist ve partisiz delegelerle bir araya geldiği bu ilk kitlesel toplantının tarihini yeniden ele aldım ve bunun karşılaştırmalı edebiyat disiplini için başka bir soykütüğü sunduğunu öne sürdüm.[19] Katerina Clark, Eurasia Without Borders (2021) adlı kitabında yakın zamanda Bakü Kongresi’ni Türkiye’den Çin’e uzanan bir Avrasya edebiyat enternasyonalinin kurulması için temel bir olay olarak ele aldı.[20] 1920’ye ve onun edebi miraslarına dair bu küreselleştirici anlatıları tamamlayan Kızıl Yazı, bu “başlangıç” ânına dair hiçbir anlatının, Kurtuluş Savaşı tarihi ve Anadolu’da ve Anadolu’nun dört bir yanında Bakü Kongresi’nin şekillenmesine yardımcı olan ve karşılığında onun tarafından şekillendirilen diğer gelişmeler incelenmeden tamamlanamayacağını savunuyor. Mihail Pavloviç gibi Komintern şarkiyatçılarının faaliyetlerinden Anadolulu komünistlerin ve Bolşeviklerin çeşitli ve farklı yazılarına dikkat çeken bu kitap, (Doğu) çevirisinin Rus Marksist-Leninist metinlerinin sadece sonraki hayatı olmadığını, daha çok onları en başından itibaren harekete geçiren kurucu bir güç olduğunu öne sürüyor. Lübnanlı sosyalist Vazzah Şerare’nin çalışmasından bir metaforu uyarlayarak, 1920’deki “küresel ân”da söz konusu olan şeyin, tikelin (Türk) yeni bir komünist evrensel tarafından kapsanması değil, Anadolu ve Bolşevik Devrimlerinin birbirine dolanmasıyla evrensel ile tikelin “ikili doğum”u olduğunu söyleyebiliriz.[21]
NERGİS ERTÜRK
Kızıl Yazı: Türkiye ile Sovyetler Birliği Arasında Edebiyat ve Devrim
çev. Selahattin Özpalabıyıklar
Tetes Kitap
Mayıs 2026
512 s.
NOTLAR
[1] Bu yolculuk konusunda bkz. Komintern temsilcisi M. Golman’ın raporunun Erden Akbulut ve Mete Tunçay’ın Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920–1923) kitabının gözden geçirilmiş basımında (İstanbul: TÜSTAV, 2016) yer alan Türkçe çevirisi (441–45). Rusça aslı için bkz. M. Golman, “Praktiçeskie zameçaniya o kominternovskoy rabote v Turtsiy”, TÜSTAV Komintern Arşiv Fonu 1, CD 33, Klasör 2_6, Dosya 720–737, özellikle 735 (alıntılanan kısım).
[2] Yakında daha ayrıntılı olarak değineceğim “Sovyet edebiyat cumhuriyeti” kavramı hakkında bkz. Rossen Djagalov, “The Red Apostles: Imagining Revolutions in the Global Proletarian Novel,” Slavic and East European Journal 61, no. 3 (2017): 396–422 [“Devrimden Doğmuş Bir Tür: 20. Yüzyılın İlk Yarısında Dünyada Proleter Romanları”. Birikim, no. 342–343 (Ekim – Kasım 2017): 245–253, İngilizceden çeviren: Yağız Ay].
[3] Cumhuriyet Anıtı, Türk ve Sovyet yakınlaşmaları üzerine yapılan tarih araştırmalarında ortak bir referans noktasıdır. Anıtta temsil edilen Sovyet figürünün kimliği konusunda bazı anlaşmazlıklar olsa da, Türk tarihçi Mehmet Perinçek bunun Aralov olduğunu saptıyor; bkz. Mehmet Perinçek, “Anıttaki Ruslar Kim?”, Aydınlık, 9 Ocak 2012, https://www.aydinlik.com.tr/haber/mehmet-perincek-anittaki-ruslar-kim-tamami-146216.
[4] Adeeb Khalid, “Central Asia Between the Ottoman and Soviet Worlds”, Kritika: Explorations in Russian and Eurasian History 12, no. 2 (2011): 470–76, https://doi.org/10.1353/kri.2011.0028.
[5] Bu döneme ilişkin tarihsel bir araştırma için bkz. Erik J. Zürcher, Turkey: A Modern History (Londra: I. B. Tauris, 2004), 133–65 [Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, çev. Yasemin Saner Gönen (İstanbul: İletişim, 3. bs., 2020), 163–98]. İşgal altındaki İstanbul hakkında bkz. Nur Bilge Criss, İstanbul Under Allied Occupation, 1918–1923 (Boston: Brill, 1999) [İşgal Altında İstanbul, 1918–1923, çev. Ahmet Kaçmaz, 12. bs. (İstanbul: İletişim, 2020)]. Kurtuluş Savaşı tarihi hakkında bkz. Sabahattin Selek, Anadolu İhtilâli, 2 cilt (İstanbul: Kastaş Yayınları, 1987).
[6] Bkz. Uygur Kocabaşoğlu ve Metin Berge, Bolşevik İhtilâli ve Osmanlılar (Ankara: Kebikeç Yayınları, 1994), 223–26; ve George S. Harris, The Communists and the “Kadro” Movement: Shaping Ideology in Atatürk’s Turkey (İstanbul: ISIS, 2002), 20.
[7] Modern Türkiye’nin oluşumunda Bolşevik Devrimi’nin temel rolü üzerine, bkz. Emel Akal, “Rusya’da 1917 Şubat ve Ekim Devrimlerinin Türkiye’ye Etkileri/Yansımaları”, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce içinde, haz. Tanıl Bora ve Murat Gültekingil, cilt 8: Sol, haz. Murat Gültekingil (İstanbul: İletişim, 2007), 114–37; ve Şefik Hüsnü, “Teşrînisânî İhtilâli ve Türkiye”, Aydınlık, no. 27 (Kasım 1924), tekrar basım: Şefik Hüsnü, Toplumsal Sınıflar, Türkiye Devrimi ve Sosyalizm içinde, haz. Gökhan Atılgan, çevriyazı: Şeyda Oğuz (İstanbul: Yordam Kitap, 2017), 304–10. 1917–1922 yılları arasında Şubat ve Ekim Devrimleri’nin İstanbul ve Ankara basınında yer almasına ilişkin değerli bir inceleme için bkz. Kocabaşoğlu ve Berge, Bolşevik İhtilâli ve Osmanlılar. Basında 1917’den 1918’e kadar devrimin barış süreci üzerindeki etkisine odaklanılırken, 1919’dan 1922’ye kadar Kurtuluş Savaşı sırasında Bolşevizmin yatırımı olarak “Doğu İdeali” olarak tanımlayabileceğimiz bir değişim yaşanmıştır.
[8] Bu ittifakın anlatımı için bkz. Stefanos Yerasimos, Türk-Sovyet İlişkileri: Ekim Devriminden “Milli Mücadele”ye (İstanbul: Gözlem Yayınları, 1979); Mehmet Perinçek, Atatürk’ün Sovyetler’le Görüşmeleri (Sovyet Arşiv Belgeleriyle) (İstanbul: Kaynak, 2005); Bülent Gökay, Soviet Eastern Policy and Turkey, 1920–1991 (New York: Routledge, 2006); ve Samuel J. Hirst, “Transnational Anti-imperialism and the National Forces: Soviet Diplomacy and Turkey, 1920–23”, Comparative Studies of South Asia, Africa, and the Middle East 33, no. 2 (2013): 214–26, https://doi.org/10.1215/1089201X-2322498.
[9] Leonid ve Friedrich, Angora: Freiheitskrieg der Türkei (Berlin: Vereinigung enternasyonal Verlagsanstalten, 1923), 34. 1922 yazında Sovyet temsilcisi Aralov’un daveti üzerine Ankara’yı ziyaret eden Rus grafik sanatçısı Yevgeni E. Lansere, bu ziyareti Y. E. Lansere, Leto v Angore: Risunki i zametki iz dnevnika poezdki v Anatoliiu letom 1922 g.’de (Leningrad: İzdatelstvo Brokgauz-Efron, 1925) aktarmıştır. Fransız gazeteci ve Komintern temsilcisi Magdeleine Marx’ın Ankara gezisi anlatımı için bkz. Magdeleine Marx, İstanbul 1921–Ankara 1922: Makaleler - Anılar, çev. Ahmet Şensılay (İstanbul: TÜSTAV, 2007).
[10] Hirst, “Transnational Anti-imperialism”, 215.
[11] Dilin güç olarak kullanımı hakkında bkz. Jacques Derrida, “Signature Event Context”, Margins of Philosophy içinde, çev. Alan Bass (Chicago: University of Chicago Press, 1982), 307–30. Ortadoğu’daki komünist basın üzerine yakın zamanda yapılmış tarihsel çalışmalar için bkz. Burak Sayım, “Transregional by Design: The Early Communist Press in the Middle East and Global Revolutionary Networks”, Journal of Global History, çevrimiçi: 13 Aralık 2022, https://doi.org/10.1017/S1740022822000250.
[12] Bu dönemde amele (işçi), zahmetkeş (emekçi), şura (meclis) gibi sözcüklerin genelleştirilmesi hakkında bkz. Emel Akal, Milli Mücadelenin Başlangıcında Mustafa Kemal, İttihat Terakki ve Bolşevizm, gözden geçirilmiş basım (İstanbul: İletişim, 2012), 92–93. Ayrıca bkz. Leonid ve Friedrich, Angora, 38.
[13] Claude Lévi-Strauss, Introduction to the Work of Marcel Mauss, çev. Felicity Baker (Londra: Routledge & Kegan Paul, 1987), 54–55, 64 [“Marcel Mauss’un Eserine Giriş”, Marcel Mauss, Sosyoloji ve Antropoloji içinde, çev. Özcan Doğan (Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2011, 3. bs.), 44–45, 49].
[14] James Siegel, Naming the Witch (Stanford, CA: Stanford University Press, 2006), 44, 214.
[15] Nâzım Hikmet, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim, 29. bs. (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2022), 31. Sovyet Rusya’nın Anadolu Devrimi’nin dışsallaştırılmış ve olumsuzlanmış komünist içselliği olarak tahayyülü, Derrida’nın “invajinasyon” adını vermemizi önerdiği, “dış kenarın bir formun içine ters çevrilmiş yeniden uygulanması” olarak tanımladığı türden bir mekânsal katlanma ve tersine çevirmeyi çağrıştırıyor. Jacques Derrida, “Living On”, çev. James Hulbert; Harold Bloom, Paul de Man, Jacques Derrida, Geoffrey Hartman ve J. Hillis Miller, Deconstruction and Criticism içinde (New York: Continuum, 2004), 97.
[16] Nâzım Hikmet ile Vâlâ Nureddin, 1922’den 1925’e kadar Lahuti, Sıdkı ve San ile birlikte KUTV’da öğrenciydiler.
[17] Dünya komünizminin ve “küresel ânlar”ının tarihi için bkz. Stephen A. Smith, haz., The Oxford Handbook of the History of Communism (New York: Oxford University Press, 2014).
[18] Alıntılanan ifadeler için bkz. Jean-François Fayet, “1919”, The Oxford Handbook of the History of Communism içinde, haz. Smith, 114, 119.
[19] Nergis Ertürk, “Baku, Literary Common”, Futures of Comparative Literature: ACLA State of the Discipline Report içinde, haz. Ursula Heise (Londra: Routledge, 2017), 141–44.
[20] Katerina Clark, Eurasia Without Borders: The Dream of a Leftist Literary Commons, 1919–1943 (Cambridge, MA: Harvard University Press, 2021), 1–8.
[21] Şerare hakkında bkz. Fadi A. Bardawil, “Dreams of a Dual Birth: Socialist Lebanon’s World and Ours”, “Marxism, Communism, and Translation” içinde, haz. Nergis Ertürk ve Özge Serin, boundary 2 özel sayısı, 43, no. 3 (2016): 313–35. Evrensel ile tikelin “ikili doğum”u hakkında bkz. Nergis Ertürk ve Özge Serin, “Marxism, Communism, and Translation: An Introduction”, Marxism, Communism, and Translation içinde, haz. Ertürk ve Serin, 21–25.
Önceki Yazı
Gurebâhâne-i Laklakan’ı okumak:
Ahmet Haşim’in Bursası’nda bir bakış rejimi olarak tuhaflık
“Haşim bu metinde kendini gelenek ile modernite arasındaki o tanıdık çekişmenin tam ortasına yerleştirir. Üstelik bunu dışarıdan bir gözlemci gibi değil, bizzat o gerilimin içinde konuşan bir ses olarak yapar.”
Sonraki Yazı
Haftanın vitrini – 20
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Dutlar Karaydı / Feminist Bilim Felsefesi / Hatıralarımın Şehri Edinburgh / İyimserlikten Daha İyisi / Mizojini / Muhabbet / Politik Bir Beden Olarak Devlet / Simpatía / Tarih ve Mimarlık / Teatrallik