• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Şeyhü’l-huffâzi’l-kütüb András Riedlmayer’i de kaybettik

“András ilerici, özgürlükçü, aydın, gerçek bir insandı. Onu övecek daha isabetli bir söz bulamıyorum.”

András’ın Harvard’daki çalışma odasında çekilmiş olan resminin çevresindeki görüntü, Sırp milliyetçilerinin yıkıp yaktığı bir camiden geriye kalan kitap kalıntılarının, kendisi tarafından çekilen fotoğrafıdır.

İRVİN CEMİL SCHİCK

@e-posta

PORTRE

12 Şubat 2026

PAYLAŞ

Bir büyük kayıp daha verdi bilim dünyası. Bosna-Hersek soykırımından sonra ülkeyi karış karış gezip Sırp milliyetçilerinin tahrip ettiği eserlerin envanterini hazırlayan, sonra da Lahey’de Uluslararası Adalet Divanı’na çıkıp Milošević’in, Mladić’in gözlerinin içine baka baka tanıklık eden; akıcı Osmanlıcası, (Cemal Kafadar’ın deyimiyle) “şakalaşacak kadar mükemmel” olan Türkçesi, kusursuz Macarcası, Almancası ve İngilizcesi (ve bunlara ilâveten ihtiyaç duyduğu kaynakları okuyup anlayacak derecede Farsçası, Arapçası, İspanyolcası, İtalyancası, Felemenkçesi, Azericesi, Çağataycası, Özbekçesi, Ukraynacası, Sırp-Hırvat-Boşnakçası ve Arnavutçası) ile Harvard Üniversitesi’nde yıllarca Ağa Han İslam Sanatı ve Mimarisi Programının kütüphaneciliğini yapmış olan; İslâm sanat tarihi yahut Osmanlı tarihi okuyan (ve de öğreten!) sayısız kişiye cömertçe destek veren, yerini kimsenin alamayacağı András Riedlmayer’i kaybettik. “Ayaklı kütüphane” tabirine lâyık biri var idiyse işte oydu, ama kırk küsur senelik dostumdu da, kaç müşkülâtın üstesinden gelmeme yardımcı olmuştur kim bilir. Onu çok arayacağım. Yolu Harvard ve çevresine düşen, konuyla ilgili herkes arayacak onu.

András Riedlmayer, 2020.

András, 1947 yılında Budapeşte’de doğmuş, 1956’da Macar özgürlük hareketinin Sovyet tankları tarafından bastırılması üzerine ailesiyle Almanya’ya iltica etmiş, birkaç yıl bir sığınmacı kampında kaldıktan sonra Amerika’ya göçmüştü. Chicago Üniversitesi’nden 1969’da tarih dalında lisans almış, Pennsylvania Üniversitesi’nde yoğun Türkçe ve Tahran Üniversitesi’nde yoğun Farsça kurslarına katılmış, Princeton’da doktora çalışmalarına başlamış ama tezini bitirmeden bırakmış, bu arada İstanbul’da uzun süre kalmış, her fırsat bulduğunda heyecanla anlattığı, nice anısını biriktirdiği Üsküdar’da eşi Carol Munroe ile birlikte oturmuştu. Profesyonel tarihçi olmaktansa kütüphaneci olmayı seçmiş, Simmons College’da kütüphanecilik yüksek lisansı almıştı ama, en kıdemli tarihçiyi cebinden çıkartacak bir birikime sahipti. İslâm sanatı, mimarisi ve arkeolojisi dallarında Amerika’daki en zengin kütüphaneye sahip olan Harvard’da çalışmaya başladıktan sonra 1985’te koleksiyonun başına getirilmişti. O yıllarda Fogg Müzesi’nin bodrum katında, kitap ve evrak yığınları arasında çalıştığı odaya bir giren, fani dünyayı terk ettiğini, başka bir boyuta geçtiğini sanır, saatlerce çıkamazdı. Neyse ki kütüphane birkaç sene önce taşındığında çok daha ferah bir çalışma odasına kavuşmuştu. Kendisiyle sohbet edenin, yanından ayrıldığında mutlaka ufku genişlemiş, gönlü ferahlamış, kafası parlak fikirlerle dolmuş olurdu.

Olağanüstü bir “sosyal sorumluluk” duygusu vardı András’ın. Saraybosna’daki Şark Enstitüsü ile zengin kütüphanesi 1992 yılında Sırp milliyetçileri tarafından tamamen yok edildikten sonra, vaktiyle kütüphaneden fotokopi almış olan akademisyenleri tek tek bulup kendilerinden o fotokopilerin fotokopilerini toplayan ve Enstitü’ye gönderen (benim de katıldığım) Bosnian Manuscripts Ingathering Project, enerjisini hep ondan alıyordu. İlerici, özgürlükçü, aydın, gerçek bir insandı. Onu övecek daha isabetli bir söz bulamıyorum.

Sanırım üç yıl oldu emekli olalı. Bu arada, bundan tam beş yıl önce, adlarını zikretmeyeceğim iki kişi András için bir armağan kitabı yayınlayacaklarını söyleyip yazı istemişti. Ben de Sahaflar Çarşısı’na dair bir yazı yazıp kendilerine göndermiştim. Maalesef işi o kadar ağırdan aldılar ki András kitabı göremeden göçtü gitti. Ne kadar üzüldüğümü anlatamam. 

Harvard’a ilk geldiği yıllarda Cemal “Temâşâhâne-i Osmâniye” adında bir sinema gösterisi programı başlatmış, gösterilecek filmlerde iki özellik olmasını şart koşmuştu: Birincisi Osmanlı İmparatorluğu’nu konu edinmesi, ikincisi kötü olması. Aman Allahım ne feci filmler seyrettik o yıl. Programın sonunda da en kötü film hangisiydi diye oy vermiştik. Tabii filmlerin birçoğu altyazılı olmadığından naklen tercüme edecek kişiler gerekiyordu. Bir Arnavut filmini kayınbiraderim Arben çevirmişti örneğin, Egri csillagok (Eğri’nin yıldızları) adlı Macar filmini ise tabii ki András. Géza Gárdonyi’nin (1863–1922) bir romanından uyarlanmış olup hayli Macar milliyetçisi bir bakış açısına sahip olan filmin ilginç bir özelliği, iki farklı düşman grubu olduğunu göstermesiydi: biri kaypak, hilekâr Avusturyalılar, diğeri asil, kahraman Osmanlılar. Her ikisi düşmandı, ama çok farklı bir biçimde temsil ediliyorlardı filmde. İşte András bütün marifetlerini sergilemişti filmi simültane tercüme ederken; yerleri, kişileri, olayları tek tek izah ettiği gibi, kimin hangi şiveyle konuştuğunu bile lâf arasında belirtmişti.

Gregor von Rezzori 

Seneler önce doktora danışmanım eşimle beni ünlü yazar Gregor von Rezzori (1914–1998) ve eşi Beatrice (Monti della Corte) ile tanıştırmıştı. Beatrice’nin annesi, bir zamanların Bebek’indeki meşhur Köçeoğlu Yalısı’nın sahipleri olan seçkin bir Ermeni ailesine mensuptu. Gregor ise o dönemde henüz Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun egemenliğinde olan Romanya’nın Bukovina bölgesinde, Almanca konuşulan bir aileye doğmuştu. Mükemmel Almanca, Romence, Fransızca ve İngilizcenin yanı sıra İtalyanca, Lehce, Ukraynaca, ve hattâ (Yahudi olmamasına rağmen) Yiddiş bilirdi. Gregor von Rezzori Türkiye’de lâyıkıyla tanınmıyor, ama kendisini çok daha iyi tanınan birine benzeterek tarif edebilirim: O dönemde özerk olmakla birlikte hâlâ Omanlı toprağı sayılan Bulgaristan’ın Rusçuk şehrinde doğmuş olan Elias Canetti (1905–1994).

Elias Canetti

“Kültür” dediğimiz şeyin milliyetçi dar kafalı bir gurura indirgenmediği, “yabancı” kültürlerin etkisinden korkulmadığı, aksine bileşenlerin benliklerini kaybetmediği gerçek anlamıyla “evrensel” bir kültüre heves duyulduğu, çok dilli, çok dinli, çok uluslu toplumların henüz itlâf olmadığı bir çağda doğmuş olan böyle kişiler bir bir eksiliyor. Daha önemlisi, böyle kişilerin yetiştiği yerler bir bir yok ediliyor. Benim gençliğimde bile (anladık, yaşlıyız ama o kadar da değil aslında) İstanbul böyle bir yerdi; Varlık Vergisi, 6–7 Eylül, Rumların sınırdışı edilmesi, şu bu, kalmadı o eski hâli. Bu gibi çok kültürlü şehirlerin belki de sonuncusu olan bir Halep vardı, artık o da yok. Ne biçim bir zenginlikti o, ne korkunç bir fakirleşme getirdi son yüzyıl...

Bütün bunları nostalji medhiyesi yapmak için yazmadım. András böyle çok kültürlü biriydi işte. Zaman zaman, şakadan (ama azıcık da ciddi!) birbirimize derdik ki, “Ah Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorlukları keşki hâlâ var olaydı da ‘Macaristan Macarlarındır’, ‘Türkiye Türklerindir’ zihniyeti ülkelerimize hakim olmayaydı.” Geçti o günler tabii, geri gelmezler; András gibileri de bir daha yetişmez. Ama neler kaybettiğimizi bilirsek, belki bundan sonra kayıp vermeye (hiç olmazsa aynı süratle) devam etmeyiz.

Cennetteki ulu kütüphanede nur içinde yatsın sevgili dostum.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • András Riedlmayer

Önceki Yazı

İNCELEME

Mindy Seu’nun yazını (I):

Cyberfeminism Index

“Seu’nun kitabı yalnızca bir indeks değil, sanal bir eşleniği de olan, sanalda da kendine paralel hatlar ören ve kuran bir tür mikro-internettir: Feminizmin internetin imgesinden yeniden üretildiği bir proje.”

HASAN CEM ÇAL

Sonraki Yazı

SÖYLEŞİ

Ahmet Güntan ile söyleşi:

“Artık saklanmıyorum”

“Masumiyetin iktidarını kurdum. Ama masumiyet bir mekân olarak ortaya çıktığında her zaman tehdit altındadır. İdeal yakınlık olan sarılmak da öyle... Anne karnını cennet olarak biliyoruz, ama anne karnı yani cennet karanlıktır.”

AYNUR KULAK
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist