Ahmet Güntan ile söyleşi:
“Artık saklanmıyorum”
“Masumiyetin iktidarını kurdum. Ama masumiyet bir mekân olarak ortaya çıktığında her zaman tehdit altındadır. İdeal yakınlık olan sarılmak da öyle... Anne karnını cennet olarak biliyoruz, ama anne karnı yani cennet karanlıktır.”
Ahmet Güntan. Fotoğraf: Esra Özdoğan
Biyografinizde şunu okudum: “Her vakit şiiri anlayışı ve yaşam tarzıyla edebiyat camiasından ‘saklanmaya’ dikkat eden Güntan.” Sizle ilgili doğru bir tespit mi bu? Aslında sizle konuşmak istediğim, tespitin doğruluğundan ziyade, “saklanmak”la kurduğunuz ilişkiyi ya da bağı konuşmak. Sizin şiirlerinizde, metinlerinizde ve yeni romanınız Sarıldım Çiftliği.’nde belirgin olarak görüyoruz bunu.
Artık saklanmıyorum. Ama uzun yıllar yazdıklarım dışında görünmedim. Okur sanki ciğerimi sökecekmiş gibi gelirdi. Şiir bir camia değildi benim için; daha çok sevgilime güzellemeydi, serenattı, melankoliydi, ayrılıktı, buluşmaydı, dünyayla aramdaki arayüzdü. Ateşli bir hastalığın içinden yazardım; hâlâ öyle yazıyorum. Bütün bu çekilmeye rağmen, o zamanlar Lâle Müldür başta olmak üzere yakın şair arkadaşlarım oldu: Mustafa Irgat, İzzet Yasar. Okurdan korkardım. Levent Karataş geçen gün anlattı; ‘90’ların başında Kerpe’de bir otelde beni görüp tanımış, adımı seslenmiş. Anlattığı arkadaşlar ne tepki verdiğimi sorunca, “Kaçtı” dedi. Artık kaçmıyorum. Ellinci yaşımdan itibaren afyonum patladı; yakın bir çevrem var artık. Aslında yazdıklarıma bakarsanız hiç ama hiç saklanmadığımı, kıçı açıkta yazdığımı anlarsınız. Serbestleşmeyi hedefledim, öyle yazıyorum. Beni tanıdığınızda anlatmadığım bir şeyler olduğunu hissedebilirsiniz; bu olabilir. Bunun doğru olup olmadığını ben size söylemem. Ama çok açık bir kalple yazıyorum; okuyan beni görür.
1977 yılında şiirle giriş yapıyorsunuz edebiyat dünyasına. Aynı yıllarda müzik yazarlığı yapıyor, Roza Hakmen’in çevirdiği Don Quijote ve Kayıp Zamanın İzinde kitaplarına giren şiirleri çeviriyor, Parçalı Ham Manifesto.’nuzu yazıyor, yayınevi kuruyor, 160. Kilometre web sitesinde 2017 yılından beri Çene. adını verdiğiniz yazılar yazıyorsunuz. Şiir kitaplarınız, deneme kitaplarınız ve romanlarınız var. Öteden beri saklanmıyorsunuz aslında; gayet aktif olarak kültür-sanat dünyasının içindesiniz.
Sarıldım Çiftliği.
Can Yayınları
Ocak 2026
280 s.
Şiir dışında yazdıklarımı hep bir şair olarak yazdım. Size bir anımı anlatayım: İlhan Berk bir ara çok sık resim sergisi açar olmuştu. Sağda solda “ressam şair” diye nitelendirildiğini görünce, bana, “Tiksindim, anlıyor musun?” dedi. Azalttı resim sergilerini. Asla istemezdi şairliğinin önüne bir ek gelmesini. Bizler de onun öğrencisiyiz; şairiz, başka bir şey değiliz. Roman okumayı çok severim. Çok ciddiye alırım okurken. Roman benim için Thomas Mann’dır. Eğer romancı olsaydım Dr. Faustus’u yazmak isterdim. Dr. Faustus’u yazmak başka bir zihne, bir romancının zihnine ihtiyaç duyuyor. Şiir safkan kimya işidir, ama insanı iyileştirmez. Roman beni iyileştiriyor, elimden tutuyor. Okurken de, yazarken de... Seviyorum roman yazmayı.
Nisan 1994 yılında Gösteri dergisinde yayımlanan “Türk Edebiyatı beni neden kabul etmiyor?” başlıklı yazınızla ilintili olarak şunu sormak istiyorum: Durumda bir değişiklik var mı?
Kabul edilmek ya da edilmemek artık umurumda değil. Beni kabul etmeyenleri ben kabul ediyor muyum; hayır. O zaman kabul etmediklerimden beni kabul etmelerini beklemek saçma olur. Daha önce de söyledim; kabul edilmemek benim çalışma masam, onun üzerinde yazıyorum ben. Eskisine göre daha çok tanındığım kesin. Ama yazdıklarımı ben yazdığım için yakından bilerek söylüyorum: Hâlâ okunmayı bekleyen bir yazarım.
Sarıldım Çiftliği. sizin yaşam ve sanat dünyasındaki yolculuğunuzun tamamını kapsayacak şekilde süzülüp gelen bir roman gibi. Yani üzerine düşünülmüş, uğraşılmış, yazılmış, dinlendirilmiş ve nihayetinde okura sunulmuş bir roman. Ne dersiniz; bu noktadan konuşmaya başlayabilir miyiz Sarıldım Çiftliği.’ni?
Sarıldım Çiftliği.’ne geldiğimize göre baştan bir şey söylememe izin verin. Romanda yazdıklarımı burada biraz daha açarak kitaptaki metni yok etmek istemem. Metinlerin indirgenmezliğine inanıyorum; ama metni siz açımlarsanız sevinerek dinler, yazdıklarımın akıbetiyle ilgili bilgi edinmiş olurum.
Bize hikâyesini anlatan Yunus Ayvaz ismini romana vermeyi düşündünüz mü hiç? Romanın ismi neden Sarıldım Çiftliği.?
Romanın yazılışıyla ilgili biraz bilgi vereyim. Başladığımda, kafamda sevgiyi sınırsız bir şekilde yaşayabileceğim bir hayvan çiftliğinden başka bir şey yoktu. Bir de köyde bir sabah gün doğarken gördüğüm, bir süre bakıştığım bir tilkinin görüntüsü. Hatta 7’li Hitaplar.’da bu tilkiyle yaşadığım aşkı anlatan bir şiirim var. Kafamda hep hayvanlarla aşk dolu sarılma görüntüleri dolaşıyordu. O yüzden adını Sarıldım Çiftliği. koydum. Yılın bir bölümünde köyde yaşadığım için hayvanlarla yakın ilişkinin sevgi yoluyla nasıl derinleştiğini, hayvan zihninin hem imkân hem de imkânsızlık olduğunu biliyordum. Bu görüntülerle altı ay dolaştıktan sonra yazmaya başladım. Bu kadarı başlamak için yetti. Her sabah en geç beş buçukta kalkarak Zen Budistlerinden öğrendiğim bir yöntemle bir mum yakıp yazmaya başladım. Kısa bir zamanda alacakaranlığı bir yazma tekniği olarak edindim. Uyanma ile yazma arasına hiçbir şey koymuyor, zihinsel alacakaranlığı bozmuyordum. Uykudan dünyaya geçişim Sarıldım Çiftliği.’nde oluyordu. Hemingway’in “İyi gittiğini düşündüğün yerde yazmayı kes!” tavsiyesine uyuyordum. Baktım, bu aşağı yukarı üç yüz sözcük tutuyordu; gün ağarıncaya kadar iki-üç saatte ancak bu kadar yazıyordum. Çok uzun süre ne yazdığımı bilmeden ilerledim. Bir fikir başka bir fikri, bir çağrışım başka bir çağrışımı getirdi. Kendi yabanıl zihnim içinde aklıma gelenlere güvenerek, kendimden imal ettiğim bir oto-nesne yarattım. Şimdi ben de sizin gibi okuyor, yansız bir gözle metni kendimi seyreder gibi seyrediyorum. Bu kadar alacakaranlığa teslim olmuş bir metni, şimdi rasyonel bir amca tavrıyla “teşrih” etmemi beklemeyin. Aslında ne yaptığımı bilmeden ama bir şekilde metnin bütün yapısal iplerini elimde tutma mücadelesi vererek yazdım. Olanlık.’ı yazarken de böyleydi; sonuna doğru çok umutsuzdum. Bir gün Flaubert’in bir sözünü okudum: “Üç yüz sayfa yazdım, hâlâ ne yazdığımı bilmiyorum” diyordu. Düşünün, koskoca Flaubert…
Sarıldım Çiftliği.’ni yazmanızdaki ana meselenizi merak ediyorum; sizi masanızın başına oturtan ana sebebi. Ek olarak, romanın farkının ne olmasını istediniz?
Beni masada hayal etmeyin; çok uzun zamandır kucağımda yazıyorum ben; öyle hayal ederseniz daha doğru olur, beni daha iyi anlamış olursunuz. Sorunuzu genel olarak, “Niye yazıyorsunuz” diye anlıyorum. Yani bir insan kafasında hayvanlara sarılma görüntüleri gezdirebilir, bunu anlayabiliriz, ama bunu niye yazmak ister? Hudutsuz sevgi ihtiyacını anlayabilirsiniz; ne de olsa ben yirmi bir yaşında herkesin herkesle sevgili olduğu bir toplumu özleyen bir çocuğu anlatan şiiri yazan kişiyim. Bu özlemim; başıma bir sürü anlatması zor, karmaşık, içinden ancak bir bukalemun gibi renk değiştirerek çıkabildiğim sorunlar getirdi. Bilmem, Bukalemun Manifesto.’yu okudunuz mu? Orada, “Herkese hayatının en azından birkaç döneminde, birdenbire, bıçakla kesilmiş gibi biriktirdiği bütün insanları geride bırakarak sıfırdan başlama hakkı tanınmalıdır” diyen bir şairden söz ediliyor. O şair kim olabilir sizce? İşte Sarıldım Çiftliği.’nde bu hakkını kullanan bir insan anlatılıyor. Bunları yazıyorum, sonra yazdıklarımı okuyarak kendimi çözümlüyorum. Kendi hakkımda yazarak düşünüyorum ben.
Sarıldım Çiftliği.’nin farkına gelirsek… Diğer üç romanımın alt başlığı “Hikâyenin ortasından diyaloglar” idi. Üçü de tamamen diyaloglardan meydana gelmişti. Bir anlatıcı yoktu. Hikâyenin ortasından girip kahramanları günlük hayatın içinde dinliyordunuz; dinledikçe ortaya bir hikâye çıkıyordu. Varoluş hakkında kişisel bir yorumdu diyalogları seçmem. Hikâyelerin geçtiği fiziksel çevre betimlenmiyordu. Siz kahramanları dinledikçe zihninizde fiziksel bir çevre inşa ediyordunuz; işitsel anlatı görselliği getiriyordu. Sarıldım Çiftliği.’ndeyse Ege, yaban doğa, çiftlik, peygamber ağaç, büyük kayalık, sarı ışık, yaşlı zeytin ağacı, hayvanlar, insanlar ‒ anlatının bütün bu kahramanlarının bir ruh hali olarak keşfedilmelerini, o ruh halinin sahibi Yunus Ayvaz’ın ağzından ayrıntılarıyla, epizodik olarak dinliyoruz.
Bende bir Moderato Cantabile takıntısı var, Marguerite Duras’nın bu romanını defalarca okudum. İlk kez ortaokulda okuduğumdan beri bende yer etti. Anlatmadan anlatma; her şeyi dışarıda bırakarak, anlatılmayan her şeyi içeri alma. Hatta üniversite yıllarımda bu romanı klasik roman formunda yeniden yazmayı denemiş, becerememiştim. Yazdığım her romana bir Moderato Cantabile (ya da Bir Yaz Akşamı On Buçukta) serinkanlılığında bir şey yazmak için yola çıkarım ama kendimi bir duygular çavlanında bulurum. Yine öyle oldu. Serinkanlı kalmak için her şeyi denedim. Serinkanlı kalamayışımın Türk kültürüyle alakası olduğu kesin. Kaderimizin bir türlü kontrol edilemezliği; bunun yarattığı endişe dolu varoluşumuz; bizi hiçbir şeyin, hatta dinin bile birleştirememesi... Bir Moderate Cantabile yazamadan öleceğimi biliyorum.
“Beni Yunus Ayvaz diye bilin.” Romanın bu ilk cümlesini okur okumaz, “Neden Yunus Ayvaz diye bilelim?”, “Nasıl bir karakterle karşı karşıyayız?” gibi sorular oluşuyor ve kendini anlatacak bir karakterle karşı karşıya olduğumuzu da daha ilk cümlede görüyoruz. Kendisini bu isim ve soyadıyla bilmemizi istediğiniz Yunus Ayvaz’ı konuşabilir miyiz biraz? Derdi, meselesi, çıktığı yolculuk, vardığı duraklar, yerleştiği yerler, coşkun duyguları, hissettikleriyle nasıl bir karakter?
Yunus Ayvaz, yeniden doğup sıfırdan başlamak isteyen, otuz yaşında genç bir adamın yeni hayatında kendine seçtiği isim. Bir önceki adamı tanımıyoruz. Daha önceki adamın hikâyesi dışarıda kalıyor. Bazen insanın başına bir kaza gelir. Başa gelen bu kazayı insanlar öğrenirse o adamın hayatı artık tamamen değişir; tersi olur da insanlardan saklarsa yine tamamen ama başka yönde değişir; sır bütün taşları yerinden eder. Baht dönümü, peripeteia; hareketlerin düşünülenin tam tersine dönmesi. Sarıldım Çiftliği. bir baht dönümünün ardından gelen arayışın hikâyesi. Yunus Ayvaz, Sarıldım Çiftliği’nde cenneti buluyor; karanlık bir cenneti.
Romanın ikinci cümlesi bizi yine “saklanma” meselesiyle karşı karşıya getiriyor: “Dünyanın otuzuncu yaşımdan itibaren saklandığı yerden çıkıp etrafımda dolaşmaya başlayacağını o gün bilmiyordum.” Saklanmak bir tür bulunma isteğini de beraberinde getirdiği için ve “kendini zorla susturan” Yunus Ayvaz artık konuşmayı tercih ettiği için, “saklanma”yı değil de, “bulunma” isteğini konuşmak istiyorum sizle.
Yunus Ayvaz bizim şahit olmadığımız, bizim şahit olmamızı istemediği bir hayat yaşamış; o hayatta dünyanın ona cömert davrandığını sanmış; ama bir kaza olmuş, başına bir şeyler gelmiş; başına gelen o şey dolayısıyla hayatı değişmiş, bahtı dönmüş; o dönüşü sevmemiş, o dünyada kendine artık bir yaşarlık bulamaz olmuş, öyle yaşamak istemediğini anlayarak yola çıkmış; o yaştaki herkes gibi hazır bir cenneti aramaya koyulmuş; sizin deyişinizle o cennet tarafından “bulunmak” istemiş; şansa bakın ki bulunmuş, dünya saklandığı yerden çıkarak ona bu cenneti sunmuş; sonra cennetin karanlığıyla yüzleşmiş, irade göstererek o cenneti yaşar kılmaya karar vermiş. Bütün bunlar… Bir başkası olmak için geldiği Sarıldım Çiftliği’nde kendini bulan birisi Yunus Ayvaz.
Güntan.
Fotograf:
Esra
Özdoğan
Sarıldım Çiftliği’ni yer olarak bulunma isteğine tam tekabül eden bir yer olarak tasavvur etmiş gibisiniz. Kendini bulma isteği öncelikle ait olmayı beraberinde getirdiği için; içinde yaşayan insanları, hayvanları, doğası, tüm mahlukatlarıyla naif bir yer; dışardan gelen kişinin sadece kendine odaklandığı, otomatik olarak ait hissettiği bir yer gibi. Hikâyenin mekân unsurunu bu bağlamda konuşabilir miyiz?
Kozak Yaylası’nı ilk gördüğümde, çok değil üç yıl önce, orada yeni bir hayat kurma isteği duydum. Ege bütün uysallığı, bütün engelsizliğiyle, fıstık çamları bütün habersizliğiyle, tor kayalıkları bütün o olmuş varolmuşluklarıyla beni kucakladı. Kozak’a yerleşip bir hayvan çiftliği kurmak için yaşlıydım ama bunu hayal edip yazabilecek kadar gençtim. Kendimi Yunus Ayvaz’ın, çiftlik sahibi Namık Bey’in içine yerleştirdim. Mimarlık eğitimi görmüş biri olarak, çiftliği fiziksel bir mekân halinde kafamda ayrıntılarıyla çizdim. Hayvanlara isim koydum. Ağaçlara isim verdim. Yaban Tarla’yı keşfe çıktım. Masumiyetin iktidarını kurdum. Ama masumiyet bir mekân olarak ortaya çıktığında her zaman tehdit altındadır. İdeal yakınlık olan sarılmak da hep tehdit altındadır. Anne karnını cennet olarak biliyoruz, ama anne karnı yani cennet karanlıktır.
Romanın yan karakterleri Emine, İsmail ve İsmet’i de konuşmak istiyorum. Yunus Ayvaz’ın sürekli bastırdığı bulunma, görünme, fark edilme isteğini açık eden, hikâyenin üstündeki örtüyü kaldıran önemli karakterler.
İlk başta dediğim gibi, hikâyemin açımlamasını ben yapmayayım. Bir şeye dikkatinizi çekebilirim; Yunus herkesi seven biri dikkat ederseniz. Köylüleri anne, kardeş, arkadaş bilen biri. İsmail’i bile son âna kadar seviyor. Bir tek İsmet’in babasını sevmiyor; romanda ismi olmayan tek insan o adam. Zaten ondan da, “O adam” diye söz ediyor. Romanda Yunus’un severek var ettiği, insan olmayan karakterler de var: bir tor kayası olan Kır At, yaşlı bir fıstık çamı olan Brokoli Peygamber, hepimizin kardeşçe sığındığı Sarı Işık, yaşlı zeytin Aksaçlı, çiftlikteki hayvanlar, tilki Battal, o büyük sığır kuyruğu... Kalabalık bir cennet Sarıldım Çiftliği.
Atlamadan konuşmak istediğim Sümbül Kovboy var. Yunus Ayvaz’ın bilinçdışı, onu ayakta tutan ve eylemlerinin sebebi olan alter egosu, akıl hocası, suçluluk duygularını kırbaçlayan kişisi. Ne dersek diyelim; Sümbül, Yunus Ayvaz’ın olmazsa onsuz ne yapacağını bilemediği değil de, ondan nefret ettiği iç benliği olabilir mi?
Sümbül Kovboy hepimizin içinde bulunan incognito. Bir dost aslında. Yunus’u şeyler dünyasının içinde Sümbül tutuyor. Kavrayış kapılarını o açıyor. Başı dara girdiğinde, hayatının son bulduğunu düşündüğünde, letarjik Yunus’un sağ elini yan sehpada duran çay bardağına doğru Yunus farkında bile olmadan o havaya kaldırıyor. Romanın başında Yunus, Kozak sapağını gösteren yol levhasını görünce, “Dön sağa” diyen de Sümbül’dü, hatırlarsanız.
Masanızda yeni çalışmalarınız var mı? Bu soruyu, belki yakında yeni şiirlerinizi okuyacağımız bir şiir kitabı gelir ümidiyle soruyorum.
Bazı görüntüler, şimdilik savunmasız duran bazı fikirler var kafamda. Zamanla anlarım ne olduklarını.