• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Sarıldım Çiftliği., ekotopya, aşk ve kazalar

“Sarıldım Çiftliği., özel mülkiyetin ön planda olmadığı, aksine karşılık beklemeden başkasına devredilebildiği bir adacık olmasına karşın klasik ütopyalardan farklıdır.”

Ahmet Güntan

ŞİRVAN ERCİYES

@e-posta

İNCELEME

12 Şubat 2026

PAYLAŞ

“Roman içselliğin serüvenini anlatır; romanın içeriği, kendini bulmak için yola çıkan, serüvenlerle kendini sınayıp kanıtlamak ve kendini kanıtlayarak özünü bulmak için serüvenlere atılan ruhun öyküsüdür.”

Georg Lukács, Roman Sanatı

Sarıldım Çiftliği.,[1] şairin elinden çıkmış yeni bir roman. Bu yazı yazılırken henüz hakkında bir eleştiri, inceleme veya tanıtım yazılmamıştı. X’te bir yoruma denk geldim yalnızca; “anlaması, okuması zor, yılın romanı” demiş biri. Anlaması ne kadar zor, yılın romanı mı bilemem, ancak okunması zor bir kitap olmadığını, hatta oldukça sürükleyici olduğunu söyleyebilirim.

Açıklanmayan bir nedenle İzmir’den ayrılmak zorunda kalan karakter, Bergama taraflarındaki Kozak’a gelince, önceden böyle bir niyeti olmadığı halde orada kalmaya karar verir. Yunus ve Ayvaz adlarını alarak Yunus Ayvaz olur. Yunus Ayvaz’ın alter egosu olarak okunabilecek Sümbül Kovboy da eklenince, Ahmet Oktay’ın “kaç kişiyiz kendimizde” dizesini akla düşürecek bir isim bolluğuna rastlarız. “Ben senin hayatta istemediklerini değersiz kılacak kadar arzu dolu bir dikkate sahibim, seni şeylerin dünyasında ben canlı tutuyorum” (s. 203) diyen Sümbül Kovboy ataktır; Yunus Ayvaz’a cesaret vermekten geri durmaz.

Yunus Ayvaz’ın hikâyesinden kaçtığını; ailesini, adını, tüm geçmişini unutmak istediğini; pahalı bir otomobile sahip olduğunu öğreniriz. Köylülerce “tuzu kuru şehirli” olarak yaftalanmasının nedeni bu otomobildir. Torpido gözüne cep telefonunu koyduktan sonra, romanın iç zamanı boyunca geride bıraktığı kimseyle iletişim kurmaz.

Kapılandığı Tapduk Emre Dergâhı’nda tekamüle ermek için yıllarca odun taşıyan Yunus Emre’den ve Köroğlu’nun yakın arkadaşı Ayvaz’dan dolayı Yunus Ayvaz isminin seçildiği barizdir. Sarıldım Çiftliği. alışıldık manada bir dergâh olmasa da, alternatif yaşam biçiminin deneyimlendiği bir yer.

Ahmet Güntan
Sarıldım Çiftliği.
Can Yayınları
Ocak 2026
280 s.

Ayvaz adı, Yunus Ayvaz’ın en yakın arkadaşı kendisidir şeklinde okunabilir. Yolda karşısına çıkanlarla ilişkilense, dayanışma sergilese de, içinden geçenleri açık etmez. Geride bıraktığı hayatı, onu gitmeye mecbur bırakan hikâyeyi, ailesinin verdiği ismi sabırla herkesten saklayarak, olduğu gibi kabul görmek ister; görür de.

Yunus Ayvaz, Dallas’ın yerinde mola verince kaderinin yönü değişir. Emine’yle tanışması, sonrasında Sarıldım Çiftliği.’ndeki yaşantıya, ahaliye dahil olması, kabul görmesi kolaylıkla olur. Bu kolaylık hali ve tesadüflerle değişen kader, anlatıyı masala yakınlaştırır.

Yunus Ayvaz köye geldiğinde ülke seçim arifesindedir. Parti bayrakları, toplantılar, seçim arabaları, farklı partilere oy veren insanlar arasındaki gerilim gibi tanıdık manzaralar çıkar karşımıza. Yunus Ayvaz bu seçime kayıtsızdır; onun seçimi kendi içinde devam etmektedir. Kendini rahat uykunun kollarına bırakmış beyaz tüylü kediyi görünce, dünya yıkılıyor olsa da bu yıkım diplerine kadar gelmedikçe, kedilerin bununla ilgilenmediğini düşünür. Bu habersizlik Yunus’a iyi gelir. Kedi olmadığımızdan, seçimlere kapılmamız da şaşılacak bir durum olmasa gerek. Sistemin ve toplumun baskısından kaçarak dağ başında, adada, herkesten uzak bir komün hayalinin cazip olduğunu kabul edelim. Bir başına ya da kafa dengi üç-beş insanla kendi komününü kurma hayallerine dalarız dalmasına; ancak biliriz ki, öyle bir dağ başı veya ada bırakmayan sistem dünyanın her hücresine nüfuz etmiş, kimsede huzur bırakmadan varlığını dayatmıştır.

Yunus, “Hayatı olan bir yetişkin olmak yerine hayatı olmayan şen bir ergen olmayı seçtim. Değil mi, Sümbül?” (s. 29) der. Yerleşik yaşantıyı yetişkinlerin dünyası olarak niteleyen Yunus, sürekli o dünyanın bir parçası olmak istemediğini vurgular. Sistem ve maruz kaldığı koşullanmışlıklar nedeniyle kaçmak zorunda kalmış, olduğu yerde olmak istediği gibi yaşayamadığından, yeni bir hayat arayışına yönelmiştir.

Sarıldım Çiftliği.’nin sahibi Namık Bey romanın kilit ismidir. Yerleştiği köyde rahat edemeyince, oldukça geniş bir arazi satın alarak çiftliğini kurar. Ercüment, annesi Sıdıka, Karanfil, Lokum, Şurup, Hoşaf gibi adlara sahip koyun, kedi, keçi, eşek, inek çiftlerinden oluşan ahali, Yunus Ayvaz ve Emine’nin aralarına katılmasıyla şenlenir.

Küçük bostan, zeytin ağaçları, yapılar… Olduğu gibi bırakılmış bir arazi. Çiftlik bunlardan oluşur. Yaban Tarla adı verilen arazi, doğayı anlamak ve doğayla bütünleşmek için kendi halinde bırakılmıştır. Zeytinler coşkulu bir ortamda, adeta törensel biçimde toplanırken, günlük işler yüksünmeden yerine getirilir. Hayvanlar, ağaçlar ve insanlar arasında iç içe, hiyerarşinin uzağında, yatay ve dengeli bir ilişki egemendir. Öyle ki, koyunların dışkısı koklandığında kötü gelmez. Sürekli sarılma, koklama ve kucak kucağa uzanma hali içinde olan ahaliden kaynaklı erotizmin varlığı hissedilir.

Aristoteles insanla diğer yaratıkları ayıran şeyin, bizim başka bir şeyi yemek istemeden sevme yeteneğimiz olduğunu söylemişti. İnsan dahil tüm hayvanlar, diye yazar, yemek için koklama gücüne sahiptir; ama yalnızca insanların koklamak için ikinci bir nedeni daha vardır, yani çiçekleri yemeyi akıllarından bile geçirmeksizin koklarlar.[2]

Ahmet Güntan, Sarıldım Çiftliği.’nde koklama duyusunu belirgin biçimde öne çıkarmıştır. Hayvanlar ve insanlar sürekli birbirini koklayarak var oluşun anlamına ermeye çalışır gibidirler. Yazar, Aristo’ya ihtilafla, hayvanların da yemek istemeden sevebileceğini vurgular.

Fredric Jameson, Ütopya Denen Arzu’da ütopya kavramının çıkışından bugüne çeşitlendiğine değinirken, More’dan itibaren geliştirilen ütopyaları sıralar:

… ilk sırayı parayı ve mülkiyeti kaldıran More’un kanonik çözümüne ayırarak, en etkili Ütopyacı formüllerin bir dökümüne girişebiliriz. Nitekim sonraki ütopyalarda da bu ilk temel ilkeden geri adım atılmaz; aksine yeni motifler ve süsler talep eden ek kaygılarla daha da geliştirilir.[3]

Sarıldım Çiftliği., paranın ve özel mülkiyetin ön planda olmadığı, aksine karşılık beklemeden başkasına devredilebildiği bir adacık olmasına karşın klasik ütopyadan farklıdır; “yeni motifler” ve “ek kaygılarla” üretilen başka bir ütopya türünü akla düşürür:

… çağdaş dönemde ütopyacı üretimi karmaşıklaştıran yalnızca öznellik değildir. Ekotopya aynı zamanda müteşebbis ütopyası olan ekolojik bir ütopya sunarak, standart kapitalist itirazlara karşılık verirken; Le Guin’in Tao’su da temel olarak saldırgan ve yok edici modernlik için aynı derecede ekolojik bir çaredir.[4]

Sarıldım Çiftliği.’nin “saldırgan” ve “yok edici” bu çağa alternatif olabilecek ekotopyanın deneyimlendiği bir yapı olduğunu söylemek mümkün. Anlatı, bu tarza uygun biçimde ilerleyerek alternatif bir dünya tahayyülünü kurgular. Ernest Callenbach’ın 1975’te yazdığı Ekotopya romanından sonra yaygınlaşan ekolojik ütopya türüne “ekotopya” adı verilmektedir.

Sarıldım Çiftliği.’nin ekotopik özelliklerine değinecek olursak; insan, hayvan ve bitkiler eşittir. Maddi ihtiyaçların kaynağı Namık Bey’dir. Paranın nereden geldiğini soranlara “kuyudan” der. Çiftliğini, sahip olduklarını, kan bağı aramaksızın sevdikleriyle paylaşarak, çiftliği çiftlik ahalisine devretmeye kadar vardırır işi.

Sarıldım Çiftliği.’nde süren komün yaşantısı dayanışmacı, sevgi dolu, konuşmaya pek gerek duyulmayan, doğayla bütünleşme arzusunun ön planda olduğu bir deneyimdir. Boş vakit, tefekkür ve teknolojiye mesafe gibi ekotopik özellikler bu deneyimin önemli parçalarıdır. Çiftlikte süren hayat insanı değil, doğayı merkeze alır. Ekotopyanın diğer ütopyalardan en büyük farkı, insana değil doğaya yararlı işlerin ön planda tutulması; doğayı özne olarak konumlandırmasıdır. İnsan, eylemlerinde doğayla uyumlu olduğu takdirde doğanın bir parçası olabilir. Basitlik ve akışa dahil olma hali arzulanır.

Yunus Ayvaz ağaçları brokoliye benzeterek birine Brokoli Peygamber adını verir. Brokoliye benzeyen ağaçları düşündüğümde aklıma yalnızca top akasya geldi; onun da kentlere özgü, dayanıksız bir tür olduğunu biliyorum. Brokoliye benzetilen ağaçların fıstık çamı olduğunu okuyunca, fıstık çamı fotoğraflarına baktım. Gerçekten dev brokolilere benziyorlardı.

Yunus Ayvaz’ın tiradı andıran monologları ve Sümbül Kovboy’la diyalogları büyük ölçüde Brokoli Peygamber ve Kır At adını verdiği tor kaya üzerinde geçer. Yunus Ayvaz tor kayaya ata biner gibi çıkıp oturduğundan adına Kır At demiş. Yalnız ve heybetli kayalar destanlarda da karşımıza çıkar; kahramanı, onun gücünü ve yalnızlığını simgeler. Yunus Ayvaz’ın ağaçlarla ve kayalarla olan bağını ekotopya içine yerleştirmek mümkün. Yalnızca hayvanlarla değil, yeryüzünün tüm unsurlarıyla barışık ve bütün olma arzusu sezilir. Tor kaya ve Kır At, Köroğlu Destanı’nı bir kez daha akla düşürerek romanın halk kültürüyle kurduğu güçlü bağa işaret eder. Bir ayağı Köroğlu ve Yunus’ta, diğer ayağı Brahms’da olan anlatı, yerelden evrensele uzanan bir zihin haritasının yansıması gibi okunabilir.

Ahmet Güntan.
Fotoğraf: Esra Özdoğan.

Sarıldım Çiftliği.’nin belirleyici eksenlerinden biri olan aşk, yalnızca cinsiyetler üstü değil, türler üstü haliyle çıkar karşımıza. En klişe tabirle, bazıları hayata aşkla bakar. Zorluklara rağmen dünyanın bir parçası olmaktan mutluluk duymak, tutku beslemek, anlam aramak ve en uygun boşluğa yerleşmeye çalışmak, hayata aşkla bakanların ortak özelliğidir. Yunus Ayvaz, Emine’yle, ağaçlarla, tor kayayla ve hayvanlarla arasında gelişen aşkı çekincesizce dile getirir. Genellikle sevgi ve aşk kavramları farklı olgular biçiminde ele alınırken, Sarıldım Çiftliği.’nde iki duygu iç içedir. Sevgisini hayvanlar gibi göstermek ister Yunus Ayvaz: “Ben de birini yalamak istiyorum. Sevgimi yalayarak göstermek istiyorum. Yakınlık kurmak istediğim birini gördüğüm zaman ona koşmak, sarılmak, onu yere devirmek, onunla itişip kakışmak, boynunu, kafasını yalamak istiyorum.” (s. 52) Sarıldım Çiftliği.’nde karakterler doğayla ve birbirleriyle olan ilişkilerini erotik ve duygusal bir bütünlük içinde yaşar. Böylece aşk veya erotizm yaşamsal ve varoluşsal bir deneyim alanı bulur.

Çiftlik işlerini bir başına halletme becerisine sahip olan Ercüment’in fiziksel ve kişisel özelliklerine kimseler kayıtsız kalamaz. Yunus Ayvaz’la aralarındaki uyumlu dostluk, hayatı güzelleştiren, insana güç veren bir bağlılık biçiminde gelişir. Özellikle bizim toplumumuzda, yaş ikili ilişkilerde hiyerarşi unsuruna rahatlıkla dönüşürken, yaşça büyük olan öğreten konuma yerleşiverir. Ahmet Güntan’ın Ercüment ve Yunus Ayvaz ilişkisinde yaştan kaynaklı hiyerarşiyi ters yüz etmesi oldukça dikkat çekici.

“Beni hayatsız bırakan geçmişe kızıyorum.” (s. 98) der Yunus Ayvaz. Namık Bey’in, Emine’nin ve Ercüment’in hikâyeleri vardır. Yunus Ayvaz kaçmayı, yeni bir isimle başka bir hayatın bileşeni olmayı denerken, hikâyesini bilenlerin arasından gidemeyince, susmaya sığınan Emine’nin “kaza”dan sonra konuştuğunu işiten olmamıştır. Namık Bey de yaşadıklarını dile getirmez. Tabiatın koynunda, boşluğa bakarak düşüncelere dalar; Brahms dinleyerek hapsolduğu hikâyenin üstesinden gelmeye çalışır. Yunus Ayvaz’la sohbetlerinden öğrendiğimize göre susmak da çare değildir: “Hiçbir şey büsbütün sona ermiyor, konu kapanmıyor, zamanın içinde dolanarak eskiyor, dönüşüyor ama kapanmıyor. Konuşa konuşa zamanla saçmalaşacak şey konuşulmayınca hayalet olup kendini koruyor. Sözcükler halinde değil, akan görüntüler halinde.” (s. 205) Oysa Yunus Ayvaz, başına “kaza” gelen Ercüment’e “git” demiştir. “Kazalar oluyor, kazalar hep olacak. Köylü sana benim gibi bakmaz; hikâyenle bakar, o kaza kaderin olur. Başına gelen şeye hapsolursun.” (s. 199)

Yaşam yolumuzu kesintiye uğratan, yolun yönünü değiştiren kötü hikâyemiz, peşimizi bırakmayan geçmiş, kaza olarak nitelenmiş. Romandaki kazaların çoğunlukla aşkla ve arzuyla ilişkili olduğunu sezeriz. Namık Bey kaçıp sustuğu halde zamanla saçmalaşacak o şeyin hayalete dönüştüğünü söylediğine göre, kişi kendi hikâyesine hapsolmamak için ne yapabilir? Kaçmakla kalmanın eşitlendiği yerde, her kazazede için geçerli tek bir formül ya da mucizevi bir çözüm olmadığını sezeriz.

Eski hayatında tutunduğu anlama inancını kaybeden, yeni bir anlam peşine düşen Yunus Ayvaz, “İzmir’de herkesin ağzında ‘Hakikat’ diye bir söz vardı. Alın size Hakikat dedim, ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” (s. 104) der. Yalnızca yeni bir hayat değil, yeni bir anlam inşa etmek derdindeki Yunus Ayvaz, “Kimim ben?” sorusunun izini sürünce, “Niye sürekli bir görev arar gibiyim?” sorusu çıkar karşısına. İnsan, dünyada ne işi olduğunu, kim olduğunu sorgulamaya başladığı andan itibaren bir misyonu varmış gibi hisseder. Misyon bize atanmaz; o misyonu kendimiz icat eder, can yeleği yerine sırtımıza geçiriveririz.

Okur, Sarıldım Çiftliği.’nde iki kadınla tanışır: Emine ve Sıdıka. Sıdıka çiftliğin, hayvanların ve insanların annesidir. Tabiat Ana der Yunus Ayvaz ona; göğüslerine heyecan duymadan bakabildiği, şefkatle sarıldığı bu kadın yemek pişirir, kar yağınca sütlü kahve kaynatır. İneklerle konuşan, kocası ve oğlu dışındakilere de sevecen ve müşfik davranan Sıdıka’nın gerçekte ne istediğini, aklından ne geçtiğini pek bilmeyiz.

Köyün erkeklerinin yanık olduğu Emine, eşinin gidişi ve sonrasında yaşananlar yüzünden hikâyesine hapsolmuştur. Suskun, çalışkan, becerikli, 25-30 yaşlarında (bence) genç bir kadındır. Emine’nin köylü olduğunu ve şalvar giydiğini defalarca okuruz. Entarisini şalvarın içine soktuğunu, topuklarının pürtüklü olduğunu, masum beyaz don giydiğini de.

Yunus Ayvaz başlangıçta yalnız tensel arzuyla odasına gitse de, sonradan âşık olur Emine’ye. Her fırsatta Emine’nin hayat üçgenine burnunu dayayıp, kalçalarını kucaklayarak şalvarın üzerinden kokusunu içine çeker. “Hayatında kaç defa bir kadını şalvarını çıkararak soydun?” (s. 36) Köylü kadınla sevgili olma deneyiminin tadını çıkarır. Ağzı var dili yok Emine öpüşmeyi de bilmez. Ege taşrasında şalvarlı, beyaz don giyen, entarisini şalvarın içine sokan genç bir kadın var mı demiyorum; neden olmasın? Ancak Emine’nin köylülüğü ve şalvarı neden bu kadar ön plana çıkarıldı diye düşünmeden edemedim. Kentli erkek-köylü kadın aşkını anlatan filmler vardı eskiden, genellikle pygmalion hikâyesi içerirlerdi. Kadın kısa sürede giyinmeyi, kafasına kitap koyarak yürümeyi, kibarca yemek yemeyi, kentliler gibi konuşmayı öğrenir, mucizevi bir dönüşüm geçirirdi. Sahicilikten uzak, sığ, rahatsız edici filmlerdi. Sarıldım Çiftliği.’nin Emine’si pygmalionist bir dönüşüm geçirmemiş (neyse ki); özgün, yerel özellikleri korunarak kentli bir erkeğin sevgilisi olmuş. Bu imkânsız mı, elbette değil; neden olmasın ve hatta ne güzel olur! Hatta günümüzde köylerde yaşayan genç kadınlar kentlerde yaşayanlardan farklı değil. Köylü kadını kadın cinsinin bir türü gibi algılayan zihinler yaratıyor farkı. Şalvar ve masum beyaz don, romandaki haliyle kadın diline ya da köye ait kavramlar olmaktan ziyade, eril zihniyetin fantezilerine ait fetiş nesnelerine dönüşmüş.

Paranın değer olmadığı, işbirliği ve dayanışmayla hayat bulan bu çiftlik, kadının sesi duyulmadığı takdirde derinlikli, ontolojik kaygılara sahip yaralı erkeklerin çiftliği olma riskini taşır. On yedi yaşındaki Ercüment konuşurken yer yer filozofa dönüşür; yetmiş yaşında bir şair dile gelir onun cümlelerinde. Ama ne Sıdıka ne de Emine derinlikli bir cümle kurar; sanki erkekleri mutlu etmek için oradadırlar.

Yunus Ayvaz, Emine’nin ayaklarını sıcak suda bekleterek topuklarını ponza taşıyla ovduktan sonra kremler sürer. Emine’nin ayaklarını yanaklarına dayar, parmaklarını emer. Emine’ye mektup bile yazmıştır; aşk sözcüklerini esirgemez: “Tam bir kadınsın” der. Emine’yi sürekli yücelten tutkulu bir âşığa dönüşürken, Sıdıka’yı da yüceltmekten geri durmaz. Ancak bu yüceltme sahnelerinden dolayı Yunus Ayvaz, duygularının sahiciliğine kendini mi, yoksa okuru mu ikna etmek istiyor sorusu akla düşer.

 

 

NOTLAR

[1] Ahmet Güntan, Sarıldım Çiftliği., Can Yayınları, İstanbul, 2026.

[2] Elaine Scarry, Kitapla Hayal Etmek, çev. Bülent O. Doğan, Metis Yayınları, İstanbul, 2006, s. 75-76.

[3] Fredric Jameson, Ütopya Denen Arzu, çev. Ferit Burak Aydar, Metis Yayınları, İstanbul, 2009, s. 31.

[4] a.g.e., s. 31.

Yazarın Tüm Yazıları
  • ahmet güntan
  • Sarıldım Çiftliği.

Önceki Yazı

SÖYLEŞİ

Ahmet Güntan ile söyleşi:

“Artık saklanmıyorum”

“Masumiyetin iktidarını kurdum. Ama masumiyet bir mekân olarak ortaya çıktığında her zaman tehdit altındadır. İdeal yakınlık olan sarılmak da öyle... Anne karnını cennet olarak biliyoruz, ama anne karnı yani cennet karanlıktır.”

AYNUR KULAK

Sonraki Yazı

İNCELEME

Kemal Tahir’de dikizcilik ve pencere

“Kemal Tahir’in roman kişileri için esas olan cinselliklerini olabildiğince yaşamak ve de bunu sonuna kadar doğal bir şekilde ötekine sergilemek/görünür etmektir. Kendini ötekine sergileme bir haleti-ruhiye değildir, arzunun yarattığı taklittir.”

ÖVÜNÇ DEMİRAY
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist