• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Fransızların ekmeği

“Bugün sömürgeciliğin şiddetinin yerini en az onun kadar insanlık dışı ve ölümcül olan dünyasallaşmış kapitalizmin şiddeti almış, bu durum Fanon’un öngörmediği yeni direniş biçimleri ortaya çıkarmıştır.”

Cezayir, Belcourt mahallesinde bir operasyon, 1956. / Sağda: Cezayir'deki 100 yıllık sömürge döneminin başarılarını öven, 1930 tarihli bir Fransız afişi.

ŞULE S. ÇİLTAŞ

@e-posta

ELEŞTİRİ

29 Ocak 2026

PAYLAŞ

“Her türlü kas sertliği, kökenlerinin tarihini ve anlamını içerir”

–Wilhelm Reich

 

“Eylem bakirdir, tekrar edilse bile”

–René Char

“Burada Araplara Fransız ekmeği satmıyoruz! On tane bagetmiş! Başka ne vardı?” diye kükredi fırıncı, uzun pastane vitrininin arkasında kollarını kavuşturmuş. Altı yaşındaydım, elimi tutan babamın dili tutulmuştu. Gözleri çakmak çakmak, köşeli çenesini sıkıyordu… Her zaman siyah takım elbiseli kravatlı olan o, ağırbaşlı işçi, bu haliyle nesli tükenmekte olan bir Kabiliye kuşunun yürek burkan havasını yaydığının farkında değildi.

Asıl adı Hamid Aït-Taleb olan Xavier Le Clerc, bedeninde, kendini şekillendiren ayrımcılıkların izi kadar, onu adını değiştirdikten sonra yazmaya iten aynı ayrımcılıkların tarihini de taşıdığını söylerken, 1882’de, memleketi Cezayir’de, sömürge yönetimi “yerliler” arasında geniş çaplı bir nüfus sayımı gerçekleştirdiğinde ve onlara, “ırkı sulandırmamak için” Fransızca tınılı isimleri almalarını yasakladığında atalarıyla karmik bağlar, enerjisel etkileşimler içindeydi belki de. Bu anonimleştirme prosedürü, 1886’da, Küba’da köleliğin kaldırılmasının ardından uygulanan, eski kölelerin kendi soyadlarından mahrum bırakılarak “sin otro appellido” (soyadı yok) şeklinde anılmalarını da hatırlatır. Gerçekten de isim değişikliği, bıraktığı izler söz konusu olduğunda geçmişle temasın tamamen kesilmesine vesile değildir.

Musée de l’Homme

Le Clerc’in metni bütün vuruculuğuyla devam eder; Paris’te, Musée de l’Homme’un (İnsan Müzesi) bodrum katında, 19. yüzyıl koleksiyonlarını içeren binlerce yerli kafatası saklanmaktadır. Anlatıcı yazar, bu istiflenmiş kutular arasında yedi yaşında bir Kabiliye kızının numaralandırılmış kafatasını keşfeder, ona Zohra (Zühre) adını verir. Küçük kızın kısa yaşamını hayal etmeye çalışırken bir yandan da ona kendi hayatından, elbette sömürge ve sömürge sonrası şiddetin geçmişinden bahseder. Neler yoktur ki bu geçmişte; Fransız ordusu 1830’da yenilgiye uğrayan Cezayir eyalet yöneticilerinin hazinelerini yağmalamış, ardından kapsamlı bir yeniden tasarım planının parçası olarak şehrin mezarlıklarını altüst etmiş, sayısız iskelet mermer dikitlerle karıştırılarak yolların doldurulmasına ayrılmış, kemiklerin bir kısmı da “hayvan kömürü” yapımında kullanılmak üzere satılmıştır. Bu tüyler ürpertici ticaret yeni değildir, 1815’te Waterloo’da ölen yirmi beş binden fazla askerin iskeleti de pancar şekeri endüstrisi için mezarlarından çıkarılmıştır.

Yazarın, küçük bir kızın kafatasına bakarak anlattığı kendi geçmişiyle, sömürge geçmişinden ayırmak istemediği gelecek arasındaki gerilim metinde sürekli olarak tekrar eder. Her şey bir tür çözüme, hatta uzlaşmaya özlem duyuyormuş gibi gelişirken, büyüklü küçüklü olayların anıları bu tasarıyı tehlikeye atar:

Cezayir bedenimdeyken, içimde soyup soğana çevrilen yerlilerin yürek burkan sesleri birbirine karışırken ben son derece sakin, kasılmadan, sesimi yükseltmeden kalıyorum. (s. 44)

Frantz Fanon’un düşün dünyasına küçük pencereler açan, Barış Ünlü’nün, Frantz Fanon, Sömürge Düşünürü, Sömürge Devrimcisi adlı kitabı, aşağılamaların, insan-dışılaştırmaların, zulmün anısının eşlik ettiği, Fransız edebiyatında yüzlercesini bulan “sömürge yazını” gibi, girişte alıntıladığım, Nisan 2025’te Gallimard Yayınları’ndan çıkan Xavier Le Clerc’in Le pain des Français (Fransızların Ekmeği) adlı metniyle paralel okunabilir. Cezayirli bir göçmenin oğlu olan Xavier Le Clerc, babasını anlattığı ve fetih, sömürü, ekonomi gibi göndermeler çerçevesinde eylemin ve isyanın hikâyeye sızdığı bir önceki romanı Un homme sans titre’de (“Niteliksiz Adam”) yine aynı şeyi yapıyor; tanrıların terk ettiği, neredeyse bir yüzyıl boyunca Fransızlar tarafından sömürgeleştirilmiş bir bölgeden, 1930’lu, ‘40’lı yılların Kabiliyesinden bahsediyordu. Şiddet, öncesi ve sonrasıyla hep geri dönüyor:

… insanın doğasında olan varoluşsal kaygılar ve arayışlar, doğal olmayan bir tarihin içinde, o tarihin ortaya çıkardığı engeller ve sınırlar dahilinde deneyimleniyordu.[1]

1943’te, 18 yaşındaki Frantz Fanon, Fransız Kurtuluş Ordusu’na katıldığında, Vosges’de yaralandığında, birkaç haftalığına Cezayir’e gönderildiğinde ve orada bu piramidal yapıyı, zengin sömürgecileri, yoksul beyazları, Yahudileri, eğitimli yerlileri ve özünde ırkçı olarak tasavvur ettiği sömürge toplumunun yapısını gözlemlediğinde, ya da daha sonraları, 1953’te Cezayir psikiyatri ortamının sömürgecilikten temizlenmesi yönündeki arzusu, Antoine Porot’nun Cezayir Psikiyatri Okulu’nun ırkçı teorilerine ters düştüğünde, hiç tereddütsüz, Barış Ünlü’nün benzer ifadeleriyle tarihsel/yapısal engellerle karşılaşmış, insanların arasında bir insan olmadığını, sömürgeleştirilmiş bir “zenci” olduğunu, öyle görüldüğünü, öyle kalmasının beklendiğini, yaşamının daha kendisi doğmadan önce bu şemalarca belirlendiğini, neredeyse bir nesne olarak dünyaya geldiğini anlamıştı. Bu güzergâh, bu dikenli yol, zamanının sesini dinlediği, içine girdiği ve kişiliğini şekillendiren durumları kabullendiği için düşünür, “zenci”liğini doğrulamaktan ibaret olan baskın düşünce sistemini reddettiği, buna dünyayı anlayıp değiştirme arzusunu eklediği için devrimci, düşünce ve konuşmaya önceden belirlenmiş bir bagajla gelmediği, kendine özgü yazım biçimi sayesinde okuruyla kendi arasında duyusal ve bedensel bir bağ kurmayı başardığı için yazar, psişik komplekslerin ve hastalıkların kaynağında sömürgeci kadar sömürüleni de gördüğü için doktor, gerçekten konuşmak, gerçekten tartışmak, gerçekten dinlemek istediği için insan Fanon’lar çıkarıyor karşımıza. Dolayısıyla, kendi ülkemiz dahil, bugün Asya’da, Afrika’da, Gazze’de, Ukrayna’da, Suriye’de olup biten ne varsa, emperyalizmin bir “dışarısının” olmadığının özneleri olarak ve bir noktadan sonra “zenciliğini” reddeden Fanon gibi, bu Fanon’lardan en az biriyle bağ kurmamıza vesile oluyor.

… Fanon… daha büyük bir şey yapmaya başlayacaktır. Batı düşünce geleneğinin neredeyse bedensiz olan, bedenden bağımsız düşünen, gören ve algılayan zihin varsayımının yerine; ırkçılığın, sömürgeciliğin, sömürünün ve şiddetin içine işlediği, yani bir bakıma tarihin taşıyıcısı olan bedenleri; ezen, ezilen ve direnen bedenleri ve o tarihsel bedenlerin içinden deneyimlenen, düşünen, algılayan ve gören zihinleri koydu. Kısacası… bedensiz düşünceyi bedenleştirdi.[2]

Frantz Fanon

Bedensiz düşünce bedenleştirildiğinden itibaren öznel, harekete geçirici bir güce, Fanon’un tanımlamasıyla, “Ezilenlerin özgürleştirici karşı-şiddetine” ihtiyaç duyar. Bu karşı-şiddete stratejik ve örgütlü bir biçim kazandırmak, onu ulusal bağlamlara uyarlamak sistemin bitmek bilmeyen şiddetine son verebilecek tek yolu içerir.

… Sömürgecinin karşısında gerilen, kasılan, kamburlaşan beden, enerjisini ancak kendisi gibi sömürgeleştirilmiş bir bedene karşı boşaltabilir, kendi kişiliğini ancak ona karşı koruyabilir…

İşte Fanon’a göre silahlı mücadelenin başlamasıyla birlikte, bu içe dönük şiddet yönünü değiştirir ve dışarıya, sömürgeciye yöneltilir. Şiddetin bu yön değiştirmesi, ki sömürgeci ancak şiddetten anlar diyen bir ters çevirmedir bu, sömürgeleştirilmişte zihinsel bir kopuş yaratır: Sömürgecinin hayatı benimki kadar değerli ya da benimki kadar değersiz. Sömürgeleştirilmiş ona ayrılan yerde oturmayı reddeder, ayağa kalkar… Sömürgeleştirilmiş, sömürgecinin yarattığı Manici dünyaya göre davranmaya, sömürgecinin anladığı dilden konuşmaya başlamıştır. Anti-kolonyal şiddet, bireysel düzeyde sömürgeleştirilmişin ruhunu temizler, bedenini gevşetir… atıllığından, pasifliğinden arındırır.”[3]

Bu noktada, Fransızların Ekmeği’nin bir yanıyla, hem de önemli bir yanıyla, Sartre’ın Yeryüzünün Lanetlileri için yazdığı önsöze bağlanması ilginç ve güzeldir; Le Clerc, babası ve annesiyle geçen kimi bölümlerde onların reddedildiğine, dışlandığına, aşağılandığına şahit olurken, çocukluk utancını, sessizliğini ve acısını ustalıkla anlatır. Ünlü’nün bir bölümünü kitabına da aldığı Sartre’ın önsözü işte doğrudan Le Clerc’in kuşağının muhatap olduğu Fransızlara seslenir:

Kısa bir süre öncesine dek yeryüzünün nüfusu iki milyardı: beş yüz milyon ‘insan’ ve bir buçuk milyar ‘yerli’. Birinciler ‘Söz’e sahipti, ötekilerse bu sözü ödünç almışlardı… Kayıtsızlıkları sizi can evinizden vuracak: Onların babaları, gölgelerde yaşayan o yaratıklar, sizin yarattıklarınız, onlar ölü canlardı; onlara ışık veren sizdiniz, onlar yalnızca size hitap ederlerdi ama siz bu hortlaklara cevap vermeye tenezzül etmezdiniz. Onların oğulları sizi görmezden geliyor. Onları ısıtan ve aydınlatan ateş size ait değil… Bir başka şafağın doğacağı bu karanlıklarda artık hortlak sizsiniz.[4]

Sartre’ın bu sözleri, onun kime hitap ettiği,[5] Yeryüzünün Lanetlileri bir bilince yönelikken onu üsluba, ironilere boğduğu, Ünlü’nün belirttiği gibi “dramatize ettiği” gerekçesiyle epey tartışılmış, mesele “ihanete” kadar vardırılmıştı. Şiddet meselesiyle ilişkilendirilen bu durum, asıl kaynağını halk dayanışması ve işbirliğine dayalı sosyalist enternasyonalizmi kurmak olan Fanon’un fikriyatının, sürekli bir öldürme arzusu, kör bir nefret ya da ondan bir “şiddet ozanı” yaratmak uğruna ıskalanması yüzünden, Sartre için de “isyanın ilk aşaması” ifadesiyle sınırlandırılmıştır:

Gerçekten Fanon için anti-kolonyal şiddet devrimde bir aşamaydı ve asıl önemlisi, birinci aşamaydı. Yeryüzünün Lanetlileri’nin ilk bölümünün şiddet meselesi üzerine olması şiddetin en önemli mesele olmasından değil, devrimdeki ilk aşamayı temsil etmesinden kaynaklanıyordu. Yeryüzünün Lanetlileri’nde en önemli şey gerçek bir devrim yapmaktı: Üçüncü dünyada başlayacak… sonra dünyanın geri kalanını arkasından sürükleyecek bir devrim.[6]

Xavier Le Clerc
(Hamid Aït-Taleb)  

Son dönemlerde kimi akademisyen-eleştirmenler de Fanon’un eserinin unsurlarından yalnızca birinin, yani şiddetin öneminin abartıldığı, sosyalist angajmanını, kapitalizmin sınıf analizini, yani anti-emperyalist cephaneliğinin iki temel unsurunun küçümsendiği görüşünde.[7] Haklılık payı epey yüksek bu görüş açısından, 130 yıl süren Cezayir mücadelesi, son derece aşağılayıcı ve yabancılaştırıcı bir sömürgecilik döneminden kaynaklandığı için, mücadele edilecek tarafın yaklaşımını benimsememeye uzanan özgürleştirici bir şiddeti ortaya çıkarıyordu. Başlangıçtaki şiddet emperyalizmin şiddetiydi; sömürgeleştirilmiş olan, yani kurtuluş mücadelesine girişen kişi, yalnızca karşı şiddeti, yani karşılık şiddetini biliyordu, ilk şiddeti değil. Cezayir deneyiminden ve kendi hayatından çok somut örneklerden yola çıkan Fanon, Afrika topraklarının ve Latin Amerika’nın yoksullarının umudunu ve özgürleşme iradesini evrensele taşımaya çalıştı. Başından geçen bir olay bu dönüştürücü gücün boyutu konusunda bizi aydınlatır; Kamerun bağımsızlık mücadelesinin önemli figürlerinden Felix-Roland Moumié’nin (1925-1960) Kasım 1960’ta Cenevre’de Fransız ajanları tarafından suikasta uğramasının ardından evine taziyeye giden Fanon, Moumié’nin babası hakkında şunları söyler: “Yüzü çökmüş, duygusuz, ifadesizdi; Felix’ten bahsetmeye başladım, yavaş yavaş baba yerini militana bırakıyordu.”[8] Fanon’un yaklaşımı buydu, militan olanı, yani babanın umutsuzluğunun ardında, geleceğe yönelik, evrenselleştirici kimliği ortaya çıkarmaktı.

Bugün sömürgeciliğin “doğa durumundaki” şiddetinin yerini en az onun kadar insanlık dışı ve ölümcül olan dünyasallaşmış kapitalizmin şiddeti almış, bu durum Fanon’un öngörmediği yeni direniş biçimleri ortaya çıkarmıştır. Geçmişte ve günümüzde siyahların yaşadığı gerçeklik temsillerini, baskın kültürel anlatının dışında, yeni gerçekler kurmak çabasıyla yeniden üreten afrofütürizm, burjuva estetik anlayışının dışında, köle gemilerinin ambarındaki kolektif travmayı gündelik ırkçılığın absürt tiyatrosuyla buluşturan, “bir akımdan çok bir zorunluluğa, bir janrdan çok varoluşun ta kendisine dönüşen”,[9] beyaz bakışın bireyi sabitleme arzusuna karşı akışkan olmanın zaferi afrosürrealizm, bu direniş biçimlerinin sanat dolayımlı ifadelerinden bazılarıdır. Dilleri ne olursa olsun, Amerika’da, Afrika’da, Avrupa’da edebiyattan sinemaya, resime, heykele, müziğe, şiire, sokak sanatına kadar tüm yaratıcı alanlardaki pek çok eserde, ulusal kültürü, bir ulusun oluşumu ve halkların özgürleşmesi için gerekli koşul sayan Fanon’un güncelliği ve evrenselliği okunuyor.

Barış Ünlü

Barış Ünlü kitabın giriş kısmında, yazım aşamasına Fanon üzerine yıllar içinde oluşan kendi fikirlerini, “kendi rengini” de kattığını söylüyor. Bu çok önemli gerçekten; eline bir Fanon kitabı alan birinin kendisiyle, kim olduğuyla ilgili sorular sormaması, misal, sömürü deneyiminden yola çıkarak, ırksal milliyetçi yargıların farklı mikro biçimlerinin akademi dünyasına nasıl nüfuz ettiğini düşünmemesi imkânsız. Barış Ünlü, Fanon’u neden Hannah Arendt ve Immanuel Wallerstein’le birlikte düşünmek istediğini açıklasa, bu düşünce egzersizinin bugün tarih, sosyoloji, medya hatta dağcılık gibi alanlardaki üretimlerde sıkça karşımıza çıkan “büyük isimlerle” yapılıp yapılamayacağının sebeplerine değinse de, bu koşul-referans ezberini kırmak açısından, insan kendi kendine, Ünlü’nün sözünü ettiği “rengi” metinde biraz daha belirgin olarak görseydik demeden edemiyor.

 

 

NOTLAR

[1] Barış Ünlü, Frantz Fanon-Sömürge Düşünürü - Sömürge Devrimcisi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2025, s. 37.

[2] a.g.e., s. 48.

[3] a.g.e., s. 89-90.

[4] a.g.e., s. 87.

[5] Buna ilişkin, Judith Butler ve Ivan Ascher’in Violence, Non-Violence: Sartre, À Propos De Fanon’daki son sözleri, meselenin taşındığı yer bakımından önemlidir. “‘Siz’, hümanizmin oluşturduğu ufkun ötesinde bir insan arayışında ‘insan’ın yerini alabilir. Eğer tanımaya çalıştığım bu ‘siz’ ile, cinsiyeti belirlenemeyen, uyruğu tahmin edilemeyen ve beni şiddetten uzaklaştıran kişi arasında bir ilişki varsa, o zaman bu hitap şekli, yalnızca insanlık için şiddetsiz bir gelecek umudunu değil yeni bir insan anlayışı da mümkün kılar.”

[6] a.g.e., s. 88.

[7] Bashir Abu-Manneh, À qui appartient l’héritage de Frantz Fanon ? Relire « Les Damnés de la terre », contretemps.eu

[8] Georges Labica, Stathis Kouvélakis "Fanon, penseur de la nation et critique de l’identité", contretemps.eu

[9] Barış Ünlü, Frantz Fanon-Sömürge Düşünürü - Sömürge Devrimcisi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2025.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Barış Ünlü
  • Frantz Fanon
  • Frantz Fanon - Sömürge düşünürü-Sömürge devrimcisi
  • Le pain des Français
  • Xavier Le Clerc

Önceki Yazı

DENEME

Gölgesinde İpekler:

İlk kitapla beliren yol

“Sevda Altınkaya, şiiri bir direnme eylemi olarak düşünüyor olmalı ki, inançlı bir kesinlik işliyor dilinde. Böylesine güçlü bir nefesle başlamış bir genç şairi okumak, şiirin tükenmezliğine duyduğum inancın yeni nimeti benim için.”

MAHMUT TEMİZYÜREK

Sonraki Yazı

DENEME

Suskun özne, konuşkan benlik

“Lesourd için postmodernliğin temel etkisi, belirli söylemler yerine laf ebelikleri neşriyatıyla öznenin “zevkle ilişkilerinin bir başka düzenleniş biçimini” oluşturmasında aranmalıdır.” 

ÖZGÜR TABUROĞLU
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist