Haftanın vitrini – 5
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Bolzano’da Son Sahne / Eylül Masalı / Fantazi, Bilimkurgu ve Başka Meseleler / Hay / İmge / İmparator Constantinus / Marukyanlar / Peri / Sol ve Dijital Siyaset / Yabanın Çocukları
Bolzano’da Son Sahne
çev. Tarık Demirkan
Can Yayınları
Ocak 2026
280 s.
Ünlü Giacomo Casanova hapisten kaçtıktan sonra Bolzano’ya sığınır ve burada Venedik’in puslu kanallarından uzak, sınır kasabasının taş sokaklarında geçmişin hayaletleriyle karşılaşır: Yıllar önce ardında bıraktığı, şimdi bir kontun eşi olan Franceska artık başkasının dünyasında, başkasının yasalarıyla çevrili bir hayat sürmektedir. Giacomo ise bir kahraman değil, kendi ihtişamının gölgesinde yaşayan bir adamdır. Onun dönüşü hem geçmişte kalmış bir aşk hikâyesini hem de zamana, iktidara ve geçmişe karşı girişilen bir düellonun fitilini ateşleyecektir.
Márai bu romanda maceranın değil, karakterin içsel çöküntüsünün peşinden gider: Bolzano’da Son Sahne görkemin yitirilişini, arzunun gururla, geçmişin bugünle çatışmasını lirik ve keskin bir dille işleyen derinlikli bir metin.
“Sándor Márai, çökmekte olan bir dünyanın keskin gözlemcisi ve anlatıcısıydı.”
–Le Monde
Eylül Masalı
çev. Giray Fidan, Chen Yan
Kırmızı Kedi Yayınevi
Ocak 2026
456 s.
Fantazi, Bilimkurgu ve Başka Meseleler
Metis Yayınları
Ocak 2026
168 s.
Bilimkurgu terimi icat edileli beri her on yılda bir, yaşadığımız dünyanın bilimkurguya yaklaştığı, onu yakaladığı, hatta bazen de geçtiği söylenir. Bugünlerde de öyle bir dönem yaşıyoruz: Yapay zekâ denilen şey, 1950’lerin ve 60’ların bilimkurgusunu çoktan yakaladı, yer yer de geçti. Henüz güneş sisteminden evrene açılamadık gerçi, ama bilimkurgunun “İnsan nedir?” sorusu artık çok daha acil bir gündem maddesi hayatlarımızda. Savaşın giderek daha tehditkâr bir olasılık olduğu son yıllarda, kıyamet-sonrası dünyayı hayal edebilmek hayati önem kazanıyor. Sorun belki de kapitalizmin çökerken insanlığı ve insanlığın bugüne kadar başardığı her şeyi de yanında götürmesine karşı ne yapabileceğimiz. Demek ki her şeyden önce “insan”ı ve onu insan yapan her şeyi yeniden anlamamız, anlamlandırmamız gerekiyor. Bunun için de en güvenilir kaynaklardan biri, bugünü anlamak için fantastik olanın içinden yürüyüp geçen bilimkurgu ve fantazi edebiyatlarıdır.
–Bülent Somay
Hay
Everest Yayınları
Ocak 2026
144 s.
“Günbatımında hâlâ hayatta olmaktı esas mutluluk.”
Barlas Özarıkça’nın Hay’ı, insanın yaşadığı çağla, şehirle ve kendi geçmişiyle kurduğu karmaşık ilişkiye eğiliyor. Öyküler, İstanbul’un kalabalığında sessizce var olmaya çalışan insanların iç dünyasını yansıtıyor.
Hayatın ağırlığı, geçip giden zaman, unutmanın ve hatırlamanın iç içe geçtiği anlar, bu kitabın omurgasını oluşturuyor. Her öykü, yaşamakla sürdürmek arasındaki farkı hissettirirken ölümün yakınlığını, yalnızlığın kalıcılığını ve kabullenişin dinginliğini bir araya getiriyor.
70. Sait Faik Hikâye Armağanı’yla ödüllendirilen Hay, Barlas Özarıkça’nın edebiyat dünyamızda kendine sağlam bir yer edinmiş olan külliyatını daha da güçlendiriyor.
Yaşandıkça anlıyorsun hayat denilen biricik vakayı, ıvır zıvır şeylerin uğruna harcadığını. Bir şarkı işte! Dinliyorsun, keyfini çıkaramadan bitiyor. Yeniden aynı müzik çalsa da, ikinci dinleyişin birinci dinleyişin değildir.
Editör: Laurent Lavaud
çev. M. Hasan Kılıç
Fol Kitap
Ocak 2026
240 s.
Platon'dan Deleuze'e, Aristoteles'ten Sartre'a İmgenin Serüveni...
“İmge, gerçeklikten koparılmış bir parçadır; o ne bir yalan ne de bir hakikattir, sadece dünyanın bir yankısıdır.” –Platon
“Ruh asla bir imge olmaksızın düşünemez.” –Aristoteles
“İmge bir nesne değil, bir bilinç biçimidir; bir şeyi imgelemek, onu yokluğu içinde kavramaktır.” –Sartre
“İmge artık bir şeyi temsil etmez; o kendi başına bir gerçeklik haline gelmiştir: Simulakrın zaferi budur.” –Baudrillard
İmge nedir? Sadece bir kopya mı, yoksa yeni bir dünya kuran bir güç mü? Zihnimizdeki hayaller ile ekranlardaki dijital yansımalar arasında nasıl bir bağ vardır? Bir görüntünün bizi büyülemesi, onun gerçekliğinden mi yoksa boşluğundan mı kaynaklanır? Antik Yunan’ın mimesis tartışmalarından günümüzün görsel bombardımanına kadar, imge kavramı her zaman felsefenin kalbinde yer aldı. Laurent Lavaud’un hazırladığı bu seçki Plotinos'tan Bergson'a, Aziz Augustinus'tan Merleau-Ponty'ye, Lucretius’tan Goffman’a kadar uzanan geniş bir yelpazede birçok düşünürün metinleri üzerinden, bakışımızı ve dünyayı algılama biçimimizi şekillendiren "imge" olgusunu derinlemesine sorguluyor.
İmparator Constantinus
çev. Ebubekir Çelikcan
Alfa Yayınları
Ocak 2026
432 s.
David Potter’ın kapsamlı araştırmaları sonucunda ortaya çıkan bu kitap, Roma İmparatorluğunun yaşadığı en önemli değişimin kahramanını ele alıyor. İmparator Constantinus sadece Hıristiyanlığı kabul etmesiyle değil, tebaasının kendisini takip etmesini sağlamasıyla da bu dönüşümün merkezinde yer aldı. Görülerinin ve başarısının doğrudan Tanrı’dan geldiğine inanan imparator bununla yetinmeyip iç ve dış politikada isabetli manevralar yaparak iktidarını sağlamlaştırmıştır. İmparatorluğun doğusunda kurduğu ve “Yeni Roma” olarak adlandırılan Konstantinopolis şehri ise onun ismini daimi kılmıştır. Dönemin kroniklerinin güncel çalışmalarla birleştirildiği eser, dünya tarihinde büyük etki yaratmış olan Constantinus’un görkemli bir biyografisi.
“Hem imparatoru hem de dönemi keşfetmek için David Potter’ın İmparator Constantinus adlı eserinden daha iyi bir başlangıç noktası bulunamaz.” –The Wall Street Journal
“Canlı ayrıntılarla dolu ve enerjik bir biyografi.” –Publishers Weekly
Marukyanlar
çev. Maral Cavak Fuchs
Aras Yayıncılık
Ocak 2026
168 s.
Aras Yayıncılık “İstanbullu Ermeni Kadın Yazarlar” dizisinin ikinci kitabı Marukyanlar ile Sona Der Markaryan Tıngıryan’ın ilk olarak 1968’de Gıyankin hed [Hayatla] adlı kitabında yayımlanan romanını yıllar sonra yeniden okurla buluşturuyor! Tıngıryan, 1940’lı yıllardan itibaren öykü ve tiyatro çalışmalarıyla edebiyat çevrelerinde tanınsa da Marukyanlar yazarın olgunluk döneminin en belirgin eserlerinden biri olarak öne çıkıyor. Yazar kadınlık deneyimini herhangi bir ideolojik çerçeveye sıkıştırmadan, sıradan görünen yaşamların içindeki sarsıntıları, sessiz kırılmaları ve psikolojik katmanları ustalıkla işlenmiş bir anlatımla görünür kılıyor. Tıngıryan bu romanda, modern şehir yaşamının baskıları altında şekillenen bir evliliği iki farklı bakış açısından ele alıyor. Bir tarafta yetenekli piyanist Teni Marukyan’ın annelikle ilgili kırılganlıklarını ve bunun yarattığı içsel hesaplaşmayı izlerken; diğer tarafta eşinin duygusal dünyasına saygısını koruyan fakat yaşananlar karşısında giderek güçsüzleşen Vazken Marukyan’ın sessiz sarsıntılarına tanık oluruz. Marukyanlar, evlilik, bağlılık ve arzu gibi modern ilişkilerin en hassas duygularını yargılamadan, dikkatle ele alarak okuru bir ilişkinin çatlaklarına doğru ustalıkla yönlendiriyor.
Peri
Doğan Kitap
Ocak 2026
224 s.
“Elime alıyorum tokayı; ortadan bastırıldığında kapanıp açılan türden. Çıt çıt... Tokaya sıkışmış tüyü inceliyorum. Bir saç kılı bu; incecik, uzun. Hiç kuşkusuz benden sonra bir kız çocuğu kalmış bu odada. Kumral saçlı bir kız. Bu kızın kumaş ve lastik saç bağcıkları ve taçları varmış, çünkü ahşap kutudan çıkanlar bunlar. Böyle bir kızın varlığını dolaba asılı banyo havlusu da kanıtlıyor. Çocuk havlusunun yanında kocaman, beje çalan başka bir havlu sabahlık daha asılı.”
Gölün kıyısına vuran bir ceset. Kumun üzerinde unutulmuş bir bıçak. Kaan, uzun zamandır görmediği babasını son yolculuğuna uğurlamaya hazırlanırken, bu yasın içinde dile gelmeyen bir şeyler dolaşıyor. Bir öfke. Bir sızı. Bir utanç. Peri’nin çalınmış çocukluğundan geriye kalan utanç. Bu cenaze, yalnızca bir vedaya değil; geçmişin sessizlikle örtülmüş anlarına da çağırıyor onları. Peri de Kaan da, yıllar boyunca söylenmiş yalanları, anlamla yüklenmiş suskunlukları, bilerek kaçırılmış bakışları ve hiç sorulmamış soruları bir bir hatırlıyor. Herkesin bildiği ama kimsenin adını koymadığı aile sırlarını.
Çocukluk geri alınabilir mi? Hatırlamak bir yarayı iyileştirir mi, yoksa onu daha görünür mü kılar? Kumlara saplı bir bıçak, geçmişin izlerini kesip atmaya yeter mi? Bu roman, bireysel bir yasın içinden geçerek, çocukluğun korunmamış alanlarını, sınıfsal ve cinsel sömürünün iç içe geçtiği o karanlık eşiği yokluyor. Menekşe Toprak, Peri’de zor bir meseleyi yüksek sesle değil, derinlikli ve edebi bir sezgiyle ele alıyor; okuru, suskunluğun en çok konuştuğu yere davet ediyor.
Sol ve Dijital Siyaset:
Analizim Gramsci’yi siyaset bilimine tekrar dahil ederek sol partilerin son dönemdeki krizlerine ilişkin yapısal analizlerin tekno-kayıtsızlığını aşar. Nitekim kitap, platform kapitalizminin ekonomik temelinin, platform toplumunun reel hegemonyası aracılığıyla partileri nasıl şekillendirdiğine odaklanarak solu (bir bütün olarak) kaçınılmaz biçimde krize mahkûm eden ‘yapısal bağımlılık’ argümanını daha da geliştirir.
20. yüzyılda, yıllar alması beklenen birtakım teknolojik gelişmelerin beş-on yıllık periyotlarla vuku bulduğu bir dünyada yaşıyoruz. Yapay zekânın dot-com gibi bir “balon” olup patlayacağı ciddi ciddi tartışılırken, veri merkezlerinin pıtrak gibi yayılması ve yıllık cirosu 500 milyar dolar civarı olan çip sektörünün genişlemesi ciddi kaynak aktarımlarını kanıtlıyor. Bugün kullandığımız pek çok teknolojik alet-edevatın ve altyapının Google, Amazon, Facebook, Apple ve Microsoft gibi şirketlere ait olması da tekno-feodalizm gibi tartışmaları tetikliyor.
Marco Guglielmo, Sol ve Dijital Siyaset’te bu ahvali Gramscici bir terminolojiyle anlamlandırmayı deniyor ve içinden geçtiğimiz dönüşümü ifade edecek ideolojik bir harita çıkarmaya çalışıyor. Platform neoliberalizmi, lib dem 4.0, sosyal lib dem 4.0, post sosyal demokrasi, platform sosyalizmi diye sınıflandırdığı ideolojik eğilimleri Fransa, İtalya ve İspanya üzerinden (parti metinleri ve siyasetçilerle görüşmeler) ele alıyor.
Teknolojik dönüşümleri iyimserlik-kötümserlik parantezine tıkıştırmadan veya katı bir gerçekçilik kisvesiyle “yazılım öğrenin” diye öğütleyenlere aldırmadan anlamlandırmayı önemseyen okurlara faydalı bir kılavuz sunuyor.
Yabanın Çocukları
çev. Gül Özlen
Alef Yayınları
Ocak 2026
336 s.
Tabiat Ana bir kadına dört çocuk vermiştir ama o, onları yabanın kucağına bırakıp Paris sokaklarında yaşayan bir berduş olma hayalleri kurar. Ve böylece Hollanda’nın kuzey kırsalında, doğalgaz yataklarının yakınlarında, bir köyün kıyısındaki yabanda, ormandaki o harap evde rayından çıkmış çocukluklar yaşanır. Ne yiyip ne içerler? Okula giderler mi? Temizlenirler mi?.. Hayatlarının, yabanda oynadıkları oyunlarla ana babasız yaşadıkları o döneminde mutludurlar. Sistem gelip onları alana kadar bunu ne kadar sürdürebileceklerdir? Artan sorunlardan kaçabilecekler midir, yoksa modern toplum er geç onları içine alacak mıdır?