• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Alerjinin politik ekolojisi ve

çocuklardan çalınan biyolojik miras

“Alerji bazı talihsiz insanların başına gelen bir bağışıklık sistemi sorunu değil; doğal hayatın yıkımının, çevre kirletici faaliyetlerin ya da çevre suçlarının bir semptomudur.”

BÜLENT ŞIK

@e-posta

ELEŞTİRİ

22 Ocak 2026

PAYLAŞ

Okura bir davet: Neden bu yazıyı sonuna kadar okumalısınız?

Birazdan okuyacağınız satırlar, tabağımızdaki peynirin moleküler sırlarından başlayarak kapitalist üretimin hücrelerimizde açtığı “moleküler gediklere” ve genlerimize işlenen o sessiz “hırsızlığa” kadar uzanıyor. Bilimsel terimlerin arasından süzülüp baktığınızda, aslında her hapşırık krizinin ve her cilt kızarıklığının, tahrip edilmiş bir ekosistemin bedenimizdeki en dürüst tanıklığı olduğunu fark edeceksiniz.

Bu yazıyla tıbbi bir teşhisin ötesine geçip sizi bir politik ekoloji yolculuğuna çıkarmaya çalıştım; amacım çocuklarımızın çalınan biyolojik mirasını geri kazanmak için bilginin o zor ama iyileştirici gücüne ortak olmaya sizleri davet etmek; alerji sorununu anlaşılır kılmanın ötesinde, onu yaratan düzeni değiştirme arzusu oluşturmak. Umut eylemle daimdir. Umarım yapabilmişimdir.

Peynirlerin moleküler sırrı

Uzun yıllar önce bir arkadaşımla sadece ülkemizin değil, dünyanın çeşitli ülkelerinin peynirlerini de üreten bir peynir mandırasını ziyaret etmiştik.

Mandırayı dolaştıktan sonra, tatmamız için mandıranın ürettiği peynirlerden ikram edildi. Her biri uygun bir sıcaklıkta ve atmosferik nem ortamında aylar boyunca tutularak olgunlaştırılmış ve böylece yoğun bir tat ve aroma kazanmış çeşit çeşit peynirin tadına baktık.

Tatma işini epeyce abartmış olmalıyız; çünkü mandıradan ayrıldıktan bir süre sonra yüzümüzde sıcaklık hissi ve kızarma, cilt kaşıntısı, mide bulantısı gibi, “histamin intoleransı” adını verdiğimiz bir sağlık sorununa işaret eden rahatsızlık belirtileri ortaya çıktı.

Bu sağlık sorununu epeyi iyi bilen iki bilim insanı olmamıza rağmen, merakımızın ve iştahımızın (bir dilim daha) kurbanı olmuştuk.

Rasyonel bilgi ile rasyonel davranış arasındaki uçuruma ya da bir başka deyişle neyi bildiğimizle neyi arzuladığımız arasındaki o ironik boşluğa tepe üstü yuvarlanan ilk bilim insanları değildik neyse ki; ancak iştah duygumuzu ıslah etmemiz gerektiği de çok açıktı. Başımıza ne işler açarsa açsın, bizi o peynirlerin moleküler sırrını anlamaya sürükleyen epistemik merakımız ise yerli yerinde kalabilirdi elbette.

Bereket versin ki, rahatsızlık belirtileri de bizi fazla üzmeden, ertesi gün tamamen ortadan kalktı.

Peki, bize tam olarak ne olmuştu?

Kestirmeden söylemem gerekirse, başımıza gelen, halk arasında balıkla peynir ya da yoğurt yemenin ya da bazı peynirlerle şarap içmenin pek de iyi bir şey olmadığına dair inancı doğrulayan bir şeydi. Bu inancın ne ölçüde doğruluk değeri taşıdığını ya da yaşadığımız sağlık sorununa neyin yol açtığını açıklamak için peynirin olgunlaşma süreci üzerinden ne olup bittiğini anlatmam gerekiyor.

Peynirin olgunlaştırılması, mikroorganizmaların ve enzimlerin etkisiyle gerçekleşen ve aylar süren karmaşık bir biyokimyasal yıkım süreci.

Bu yıkım sürecinde peynirdeki protein ve yağ molekülleri daha küçük birimlere parçalanır. Tıpkı devasa bir zincir yumağının küçük parçalara bölünmesi gibi. Hoşa giden tat ve aroma, bu kontrollü parçalanma sürecinin bir sonucudur.

Peynirdeki ana protein olan kazein, olgunlaşma sırasında daha küçük peptitlere (iki ya da daha fazla aminoasitten oluşan moleküllere) ve serbest aminoasitlere parçalanır. Serbest aminoasitler (örneğin glutamik asit) peynire o karakteristik “umami” ve dolgun tadı verir.

Umami, Japonca “hoşa giden tat” veya “lezzetli” anlamına gelen, beş temel tattan (tatlı, ekşi, tuzlu ve acıyla birlikte) biridir. Besinler olgunlaştıkça veya fermente edildikçe glutamik asit miktarı artar, dolayısıyla umami tadı yoğunlaşır. Glutamik asidi en fazla içeren yiyeceklerden biri domatestir ve çok sayıda yemeğin lezzet verici malzemelerinden birinin domates olmasının ana nedenlerinden biri budur.

Histamin dengesi

Peynirin olgunlaşması her zaman olumlu sonuçlar da vermeyebilir. Olgunlaşma sürecinde bazı aminoasitlerin (özellikle histidin) parçalanması sonucu, histamin başta olmak üzere, biyojenik amin adı verilen çeşitli bileşikler de oluşur. Okuma kolaylığı açısından, yazının bundan sonraki bölümlerinde sadece histamin üzerinden konuyu anlatacağım.

Oluşan histamin miktarı çeşitli faktörlere bağlı. Örneğin olgunlaştırma süresi uzadıkça histamin miktarı artış gösterir. Olgunlaşmış peynirlerin (eski kaşar, tulum, parmesan, vb.) taze peynirlere (lor, taze kaşar, taze beyaz peynir) ve sert peynirlerin yumuşak peynirlere (rokfor ve camembert gibi küf içeren bazıları hariç) göre çok daha yüksek miktarda histamin içermesinin temel nedeni budur.[1]

Üretim sürecindeki mikrobiyolojik hijyenin yetersizliği, depolama sıcaklığının yüksek olması, depolama süresinin uzunluğu gibi nedenlere bağlı olarak da, oluşan histamin miktarı artar.

Histamin sadece olgunlaştırılmış peynirlerde bulunmaz. Orkinos, uskumru ve palamut başta olmak üzere bazı balıklarda histidin aminoasidi yüksek miktarda bulunur ve bu balıklar avlandıktan sonra hızla soğuk ortama alınmadığında yüksek miktarda histamin oluşur. Olgunlaşma süreci sırasında sıcaklık iyi kontrol edilmezse yüksek miktarda histamin oluşturan bir diğer ürünse lakerdadır. Fermentasyon süreciyle üretilen alkollü içecekler de, özellikle şarap ve bira histamin içerir. Kırmızı şarap beyaz şaraptan, koyu renkli biralar da açık renkli biralardan daha fazla miktarda histamin içerir.

Su ürünlerinde histamin miktarının artışıyla bozulma arasında pozitif bir ilişki var. Bozulmanın bir ölçüsü olarak kötü koku her zaman ortada olmayabilir, ancak histamin içeriği yüksek bir balık tadıldığında ağızda yanma veya biberimsi bir tat bırakıyorsa, ortada bir sorun var denebilir.

Histamin içeriği yüksek balık türlerini tüketmek, “scombroid zehirlenmesi” denen bir sağlık sorununa yol açar. Scombroid zehirlenmesi, tıp dilindeki afili ismine rağmen, halk arasında aslında “bayat balık zehirlenmesi” olarak bilinen durumdur. Peynir, şarap, bira, vb. gıdaları tükettiğimizde açığa çıkan alerjik reaksiyona ise “histamin intoleransı” adı verilir. Her iki sağlık sorunu da, bildiğimiz diğer gıda zehirlenmelerinden farklı olarak (mide bulantısı, kusma gibi), daha çok “şiddetli bir alerjik reaksiyon” olarak görünür.

Bu şiddetli reaksiyonun asli sorumlusu histamin molekülüdür. Ancak histamin kötücül ya da zararlı bir kimyasal madde olarak anlaşılmamalı. Esasen histamin vücudumuz tarafından doğal olarak üretilen ve onun hayati fonksiyonlarında rol oynayan, çok önemli bir kimyasal maddedir.

Histamin metabolizması son derece karmaşıktır. Kapsamı daraltılmış bir çerçeveden şunları söylemek mümkün: Vücudumuzda üretilen histamin, bağışıklık sisteminde yabancı maddelere karşı damar geçirgenliğini artırarak tehdit unsurlarının bertaraf edilmesine yönelik faaliyetlerde rol alır ve bu faaliyetlerin görünümü kızarıklık, hapşırma, ödem gibi alerjik yanıtlardır. Histamin sindirim sisteminde mide çeperindeki reseptörlere bağlanarak asit salgılanmasını tetikler; oluşan asit yine tehdit unsurlarının ortadan kaldırılmasına yardımcı olur. Bunlara ek olarak merkezî sinir sisteminde uyanıklık seviyesini belirleyen bir nörotransmiter olarak işlev görür ve akciğerle rahim gibi organlardaki düz kasların kasılmasını kontrol eder.[2]

Histamin sağlıklı yaşam sürmek için gerekli bir kimyasal madde. Vücudumuzda zaten var olan ve çeşitli metabolik fonksiyonlarda görev alan histamin miktarı belirli bir aralıkta salınır; yani kontrollü bir üretim söz konusu. Asıl mesele vücudumuzdaki histamin miktarının fazlalığıdır. Vücudumuzda dolaşan histamin miktarına gıdalarla ilave histamin eklenmesi metabolik faaliyetlerimizin altüst olmasına yol açar. Kabaca, bayat balık zehirlenmesiyle histamin içeriği yüksek peynir, şarap, vb. gıdaları tükettiğimizde açığa çıkan histamin intoleransı sorununun arka planı budur.

Vücut ürettiği veya gıdalarla aldığı histamini dengede tutmak zorundadır. Dolayısıyla dolaşımda olan histamin fazlasını azaltmaya çalışır. Histaminin parçalanmasında yani miktarının azaltılmasında asli rol Diamin Oksidaz (DAO) enzimine ait. Eğer vücutta yeterli DAO enzimi yoksa histamin vücutta birikir ve “histamin intoleransı” dediğimiz durum ortaya çıkar.[3]

Vücudumuzun sağlıklı işleyişinde histaminin rolü büyük ölçüde hâlâ gizemini koruyor. Ancak histamin metabolizmasındaki bozulmanın bağışıklık sistemi sorunlarına, gastroenterolojik semptomların ortaya çıkmasına ve nörolojik hastalıklara yol açabileceğini biliyoruz.[4]

Histamin intoleransı meselesini, vücudumuzun atık yönetim kapasitesiyle bu atığın birikim hızı arasındaki dengenin bozulması olarak basitleştirebiliriz. Sağlıklı bir bünyede, öncelikle bağırsaklarımızda salgılanan Diamin Oksidaz (DAO) enzimi, gıdalar yoluyla aldığımız histamini parçalayarak etkisiz hale getirmeye çalışır. Ancak mesele tam da burada karmaşıklaşıyor: Eğer bu enzimin faaliyeti, kullandığımız bazı tıbbi ilaçlar gibi dışsal etkenlerle baskılanırsa, genetik mirasımızdaki mutasyonlar nedeniyle enzim üretimi yetersiz olursa (bireysel farklılıklar) ya da bağırsaklarımızdaki mikrobiyal ortamda (bağırsak mikrobiyomumuzda) bulunan ve bu enzimi üretme yeteneğindeki bakteriler azalmışsa, vücudumuzun histamin yükünü azaltma yeteneği zarar görür.

Histamin intoleransına katkıda bulunabilecek başka faktörler de var. Bu faktörlerin en başında da alkol geliyor. Alkol tüketimi vücudun histaminle olan hassas dengesini iki yoldan bozuyor: Bir yandan bağışıklık hücrelerimizi uyararak vücudun kendi histamin depolarını kana boşaltmasına neden olurken, diğer yandan bu yükü temizleyecek olan DAO enzimini adeta felç ediyor. Buna ek olarak, alkollü içeceklerin içinde bulunan histamin dışındaki diğer biyojenik aminler kısıtlı sayıdaki temizlik enzimlerini meşgul ederek histaminin parçalanma sürecini iyice yavaşlatır.[5] Sonuç olarak vücudun kontrol edemediği bir histamin birikimi ve haliyle kaçınılmaz bir biyolojik altüst oluş açığa çıkar.

İçkili, yemekli bir muhabbet sofrasından sonra bazen çok berbat olmamızın nedeni büyük ölçüde budur. Rakı sofrasında onca peynir çeşidi varken neden taze ve yumuşak beyaz peynirin baş tacı edildiğinin sırrı da burada yatıyor: Peynir çeşitleri içinde histamin içeriği en düşük olan (genellikle) bu tip beyaz peynirlerdir çünkü.

DAO aktivitesini azaltarak histamin intoleransı denklemine dahil olduğu bulunan diğer unsurlar arasında C vitamini ve bakır minerali eksikliği yer almaktadır. Ayrıca, âdet döngüsünün de bu rahatsızlığı artırıcı bir etki gösterdiği belirtiliyor.[6]

Sonuçta ortaya çıkan tablo, aslında gerçek bir alerji olmadığı halde alerjik reaksiyonları birebir taklit eden, vücudun kimyasal dengesinin altüst olduğu bir semptomlar bütünüdür.

Scombroid zehirlenmesi ve histamin intoleransı olarak nitelenen sorunlar, her ne kadar açığa çıkardıkları semptomlar alerjiye benzer olsa da, alerjiden farklıdır. Bu iki durum (scombroid ve histamin intoleransı), bağışıklık sisteminin antikor (IgE) aracılı bir tepkisi değildir. Gıda alerjisi bağışıklık sisteminin bir proteini (örneğin bir susam ya da fıstık tanesinin içerdiği protein) “düşman” olarak kodlamasıyken; scombroid ve intolerans, vücudun yüksek miktardaki histamini temizleyememesi durumudur. Bu yüzden, bu rahatsızlıklar literatürde yalancı alerji (pseudoallergy) olarak da adlandırılıyor.[7]

Temel bir ayrım noktası olarak; gıda alerjileri çok küçük ya da eser miktardaki maruziyette dahi anafilaktik şoka yol açma potansiyeline sahipken, histamin odaklı sorunlar genellikle doza bağlı olarak gelişir. Ancak yüksek dozlardaki scombroid zehirlenmesinin solunum ve kalp-damar sistemi üzerinde hayati risk oluşturabileceğini de not düşmeliyim.

Gıda alerjisiyle scombroid zehirlenmesi arasındaki fark, aslında vücudumuzun savunma hattının hangi “etken”le tetiklendiğinde gizli. Gıda alerjisinde bağışıklık sistemimiz tabağımızdaki masum bir proteini (antijeni) hatalı bir kararla “düşman” ilan eder; “IgE antikorları” üzerinden verilen bu hatalı emre uyan “mast hücreleri” ve “basofiller” vücudu korumak amacıyla bünyelerinden bir tür kimyasal patlama şeklinde histamin açığa çıkarır ve açığa çıkan histamin bir dizi sağlık sorununu tetikler.

Scombroid vakalarında ya da histamin intoleransında ise bağışıklık sistemimiz yabancı bir proteinle savaşmaz; bunun yerine denetimsizlik, hijyen eksikliği, soğuk zincirin kırılması gibi üretim ve saklama süreçlerindeki ağır ihmaller sonucu gıdada birikmiş olan “hazır histamin” yüküne maruz kalır. Buradaki mesele, dışarıdan alınan histaminin, vücudun kendi mast ya da basofil hücreleri zaten patlamış gibi bir etki yaratmasıdır. Yani ortada bağışıklığın bir hatası-sapması değil, genellikle gıda güvenliğinin ihmal edildiği durumlar söz konusudur. Bunun istisnası; olgunlaşmış peynir, uskumru, palamut gibi biyojen amin içeriği yüksek gıdalarla birlikte alkollü içkiyi fazla kaçırmaktır. Hele bir de içilen alkollü içki kırmızı şarap ya da bira gibi biyojen amin içeren bir içkiyse, belaya davetiye çıkarıyoruz demektir. Bir de benim yaşadığım gibi, iştahımızın başımıza dert açtığı epistemik merak durumları var ama sanırım o epeyce nadir görülen bir şey.

Bağışıklığın mücadele araçları

Bilimsel konuları anlamak çaba istiyor. Bir gıda mühendisi olmama; biyolojiye, mikrobiyolojiye ve kimyaya epeyce aşina olmama rağmen tıbbi terimleri anlamak için çok çaba sarf ettim. Ancak terimleri, kavramları, olgular arasındaki ilişkileri anlamaya başladıkça meseleler arasında bağ kurmaya başlıyorsunuz, ki bu gerçekten insana mutluluk veriyor; sanırım bunu en çok da belirli konularda ısrarlı bir okuma alışkanlığı olanlar bilir. Bu yazıda da bazı tıbbi terimlere yer verdim. Örneğin IgE, mast hücreleri, basofiller gibi. Yazının bundan sonrasını daha anlaşılır kılabilmek için bu tıbbi terimleri kısaca açıklamam gerekiyor.

Ne iyi ki, alerji konusunda elimizde Metis Yayınevi tarafından okurlara sunulan şahane bir kaynak var.

Theresa Macphail’in, Alerjik-Bağışıklık Sistemimiz Değişen Dünyaya Nasıl Tepki Veriyor? adlı kitabında[8] şu açıklama yer alıyor:

Mast hücreleri ve bazofiller gibi akyuvar türleri kemik iliğimizde üretilir ve insan vücudunda dolaşıp virüsler, bakteriler ve kanser hücreleri gibi yabancı veya zararlı maddeleri yutarak enfeksiyon veya hastalıklarla mücadele etmeye yardımcı olur. Mast hücreleri derimizin altındaki bağ dokuda, solunum sistemimizin ve sindirim sistemimizin iç çeperinde ve lenf düğümlerini, sinirleri ve kan damarlarını çevreleyen dokuda bulunur. Bazofiller kan dolaşımımızda bulunur. Yani insan vücudunun hemen hemen her yerinde mast hücreleri ve bazofiller bulunur. Epey basitleştirilmiş haliyle söyleyecek olursak, görevleri, bağışıklık yanıtımızı başlatmak ve bu yanıtın şiddetini artırmaktır. Onları çeşitli proteinler ve kimyasallar salgılayarak bağışıklık sistemi yanıtının şiddetini ayarlayan “orkestra şefleri” olarak düşünebilirsiniz. (s. 11)

Theresa MacPhail’in kitabına ayrıntılı bir şekilde değinmeden önce birkaç noktaya daha açıklık getirmeliyim.

Theresa MacPhail
Alerjik:
Bağışıklık Sistemimiz Değişen Dünyaya Nasıl Tepki Veriyor?
çev. Duygu Dölek
Metis Yayınları
Ekim 2025
360 s.

Bağışıklık sistemi, basitçe bedenimizle onu çevreleyen dış dünya arasında sürekli değişen sınırlar çizen, vücudumuza giren sayısız etkenden hangilerinin zarar verici (sınırı aşamaz), hangilerinin zararsız (sınırı aşabilir ya da bedenimize dahil olabilir) olduğunu anlamaya çalışan, dinamik bir sistemdir. Mast hücreleri, dokularda (cilt, bağırsak mukozası, solunum yolları) sabit bekleyen “sınır bekçileri” gibi düşünülebilir. Cildimiz, bağırsak yüzeyimiz ve solunum yollarımız bedenimizin dış dünyayla temas ettiği yerlerdir ve bu yerler mast hücreleriyle doludur. Yabancı bir maddeyle (alerjen veya toksin) ilk temas genellikle bu sınır bölgelerinde olur. Bir sorun olursa, mast hücreleri patlayıp bünyelerindeki histamini ortama salarak bir alerjik tepki başlatırlar. Bazofiller ise kanda dolaşan “mobil devriye birlikleri” gibidir ve bir alerjik reaksiyon başladığında, dokulardan gelen kimyasal sinyalleri takip ederek kandan ilgili dokuya geçer ve reaksiyonu şiddetlendirirler.

Bağışıklık sistemimiz eozinofiller, B ve T hücreleri ve immünoglobülinler gibi çeşitli işlevleri olan çok sayıda savunma hücresi de üretir.

Vücudumuzun savunma hattı; sistem tarafından ‘yabancı’ veya ‘potansiyel tehlike’ olarak tanımlanan antijenlere karşı üretilen ve birer ‘işaretleyici’ görevi gören immünglobülinlerden (antikorlar), uzun vadeli bağışıklık hafızası oluşturan B hücrelerinden, enfekte hücreleri imha eden veya süreci yöneten T hücrelerinden ve özellikle parazitlerle savaşırken aynı zamanda histamin metabolizmasını dengeleyen eozinofillerden oluşan, dinamik bir etkileşim ağıdır. Elbette mesele bundan çok daha karmaşık ve ben kısaca anlatıyorum. Bağışıklık sisteminin ürettiği moleküllerin rolleri, birbirleriyle olan karmaşık ilişkileri ve işbirlikleri, MacPhail’in kitabında herkesin anlayabileceği duru bir dille ve detaylı biçimde ele alınıyor.

“Bilimle yeniden bağ kurmak”

Burada bir parantez açıp Metis Yayınları’nın bilim serisine kısaca değinmek istiyorum.

Alerjik-Bağışıklık Sistemimiz Değişen Dünyaya Nasıl Tepki Veriyor?, Metis Yayınları’nın uzun yıllardır büyük bir özenle yayımladığı Bilim Serisi’nin 62. kitabı.

Bilimsel çalışmaların kamusal sorunlarla bağının giderek aşındığı bir zamanda, yurttaşların bilimsel ufkunu genişletecek her yayın ve çalışma çok kıymetli. İnternetin sunduğu olanakların bilgiye erişimi kolaylaştırırken bilgi kirliliğini de artırdığı, herhangi bir konuda az buçuk bilgi sahibi olmanın yeterli görüldüğü zamanlardayız. Hemen her konuda derinlemesine düşünme, doğruluk ve kesinlik üzerinde ısrarla durma, kıyaslama, ilişki kurma ve muhakeme etme çabası giderek zaman kaybı olarak görülüyor. Bu koşullarda, yurttaşlar olarak bilimle kurduğumuz bağ da çoğu zaman hızın, bilgi kirliliğinin ve yüzeyselliğin arasında zayıflıyor. “Ne doğrudur, neye inanmalı, ne yapmalı?” sorularına güvenilir yanıtlar aramaktansa, gündeme oturan –moda tabirle bir anda “viral” olan– malumat ve kanaat sağanağından payımıza düşeni almayı yeterli görebiliyoruz.

Metis Yayınları’nın Bilim Serisi tam da bu ahvalde bir deniz feneri gibi parlıyor: Yıllardır, yayımlanan hemen her bilimsel disipline değen kitaplarla okuru bilimle yeniden bağ kurmaya, hayata bilimsel bilginin açtığı yeni pencerelerden bakmanın sevincine ortak olmaya davet ediyor. Yayımlanan kitaplarla ister göze görünmez âleme, mikrobiyolojiye dalayım; isterse sonsuz büyüklerin dünyasına, astrofiziğe uzanayım; hissedeceğim duygu değişmiyor: Bildiğimizi sandığımız dünyanın epeyce küçük, görüş ufkumuzun ise henüz keşfedilmemiş kıtalarla dolu olduğunu fark etmenin sevincini yaşıyorum. Bu sevincin sadece bana özgü olmadığını da düşünüyorum. Bilim, biraz çaba göstermek kaydıyla, içinde dolandığımız sınırları genişletir; manzarayı sadece daha net görmemizi değil, onu ilk kez gerçekten ‘okumamızı’ da sağlayabilir.

Bu keşif-öğrenme sevinci sadece merakımızı gidermekle kalmaz; aynı zamanda gıdamızı, havamızı ve suyumuzu metalaştıran o dar ufuklu zihniyete karşı da bize en güçlü savunma aracını, yani bilgiyi sağlar. Görüş ufkumuz genişledikçe, bize “başka yol yok” diye sunulan siyasal sistemlerin ne kadar değiştirilebilir, “yapacak bir şey yok” diye sızlandığımız adaletsiz düzenlerin ne kadar yıkılabilir olduğunu da fark edebiliriz. Bilmekle eylemek arasında epeyce mesafe de var elbette; ama ben yine de, bilmenin eyleme geçmenin ilk adımı olduğuna inanıyorum. Bilim dünyanın büyüsünü bozduğu kadar onu büyülü bir yer haline de getirebilir; yeter ki doğayı ve tüm canlıları birer meta olarak gören, onları sınırsız bir iştahla sömüren tahakkümcü zihniyetle ve onun kurduğu adaletsiz düzenlerle işbirliği yapmasın.

Alerjiyle bu konuların ilgisi ne diye merak edebilirsiniz. Kanımca, kitap politik bir söyleme neredeyse hiç savrulmadan, aradaki bağlantıları görmeyi mümkün kılan bir çerçeve sunuyor. Örneğin son 200 yıl içinde hemen her toplumda alerji sorununun yaygınlığıyla kapitalist sürecin dünya ölçeğinde yaygınlık kazanması arasındaki bağlantı üzerine düşünmeden edemiyorsunuz.

Hadi bu meseleye biraz yakından bakalım.

Alerji pandemisi

Alerjik hastalıklar son yıllarda hem çocuklarda hem yetişkinlerde dikkat çekici biçimde artıyor. Fakat elimizdeki bilimsel bilgi birikimi, alerjinin neden bu kadar yaygınlaştığını, hangi mekanizmaların bu hastalığı tetiklediğini ya da nasıl önlenebileceğini açıklamaya yetmiyor. Nedeni basit: Alerji sandığımızdan çok daha karmaşık bir olgu. Bilimsel araştırmalar bize alerjinin “tek bir hastalık” olmadığını, farklı yüzleri olan bir grup hastalıktan oluştuğunu söylüyor. Dolayısıyla alerjiyi anlamak, daima parçalı bir manzarayı birleştirme çabasına benziyor.

Alerji tek bir nedenle açıklanamayacak kadar çok katmanlı bir olgu. Dolayısıyla “alerjiler neden artıyor?” sorusunun tek bir yanıtı yok; iklim krizi + toplumsal eşitsizlikler + kentleşme ve hava kirliliği + beslenme + yaşamın erken dönemlerinde mikrobiyota bozulması + bağırsak geçirgenliği + kapalı ortam/hijyenik yaşam biçimi + yeni çevresel maruziyetler (toksik kimyasallar/mikroplastikler) + sağlık sistemindeki yapısal eksiklikler, vb. gibi çok sayıda etken, bir pandemi olarak da nitelenen alerjik hastalıkların artışında rol oynuyor.

Alerji pandemisini besleyen çok katmanlı etkenler, birbirinden yalıtılmış değişkenler de değil; aksine, birbirini tetikleyen, besleyen ve kümülatif bir yıkım yaratan sinerjik süreçlerdir. Bu nedenle alerji yalnızca klinik bir teşhis ve tedavi koridoruna hapsedilemez. Aksine, onu endüstriyel gıda sistemlerinin niteliğinden çevre politikalarındaki denetimsizliğe, kentsel yaşam koşullarının biyolojik maliyetinden kamusal sağlık sisteminin koruyucu rollerine kadar uzanan, sistemik bir eşitsizlik ve adalet meselesi olarak görmeli.

Alerji dediğimiz olguyu yalnızca bireysel bir “hassasiyet” ya da talihsiz bir bünye meselesi olarak görmek, bizi asıl hakikatten uzaklaştıran, yüzeysel bir bakış açısı. İnsan bedeninin sergilediği bu şiddetli biyolojik tepkiyi anlamak için, onu milyonlarca yıllık evrimsel geçmişimizde insan türünün hayatta kalma inadının bir göstergesi olarak okumak gerekir öncelikle. Bugün bedenimizde açığa çıkan her alerjik tepki, aslında bizi, insan türünü bugüne taşıyan o uzun ve kadim evrimsel hikâyenin bir yankısıdır.

Dünya genelinde hemen her ülkede alerji sorunu yaşayan nüfusun yıldan yıla giderek artış göstermesini ise, evrimsel geçmişimizin hayati savunma reflekslerinin günümüzün dünyasında yolunu şaşırması olarak değerlendirebiliriz.

İnsan bağışıklık sistemi milyonlarca yıl boyunca parazitlerle –bağırsak solucanlarıyla,deri altına sızan larvalarla, mikroplarla– iç içe geçmiş bir amansız mücadele ve birlikte evrim (co-evolution) süreci içinde şekillendi. Mast hücrelerinin ve IgE antikorlarının temel görevi, bu sinsi istilacıları ânında teşhis edip yok etmek ya da bedenden dışarı atmaktı. Aksi takdirde ölüm kaçınılmazdı. Bugün bizi sosyal yaşamdan koparan hapşırma krizleri, mukus artışı, kaşıntı, kızarıklık ve kabarıklıklar bir zamanlar vahşi doğada hayatta kalmamızı sağlayan en sofistike savunma yöntemlerimizdi. O günlerde bu tepkilerin “aşırı” görünmesi hayati bir zorunluluktu; çünkü karşı karşıya olduğumuz tehdit ağırdı ve hataya yer yoktu.

Ancak asıl dramatik sorun burada karşımıza çıkıyor: Bu muazzam savunma sistemi, kapitalist dünyanın sentetik, steril ve tektipleştirici istilası karşısında evrimsel bağlamını yitirdi. Son iki yüz yıl içinde insan topluluklarının yaşam koşulları, biyolojik evrim hızıyla kıyaslanamayacak bir süratle değişti. Bu değişim sabit bir doğrusal hızda da olmadı; örneğin 1950’lerden günümüze uzanan değişimin hızı (hayatımıza dahil olan yüzbinlerce toksik kimyasal madde) ya da dünya genelinde son elli yıla damgasını vuran neoliberal toplumsal dönüşüm (kamusal hayatın ve müştereklerin yıkımı) çarpıcı boyutlarda. Ancak bağışıklık sistemimiz bu yapay, yani evrim süreciyle uzaktan yakından ilgisi olmayan hıza uyum sağlayamadı. Doğal çevremizi kendi ellerimizle yıkıma uğrattık ve fakirleştirdik. Toprakla, yaban hayatıyla ve binlerce çeşit mikroorganizmayla kurduğumuz ortak yaşam ilişkisi, yerini biyoçeşitliliği kırıma uğratılmış, hijyenik kılınmış bir dünyaya bıraktı.

Hijyen hipotezi: Evrimsel hafızamızdaki eski dostlar

Salgın hastalıkları, insan hayatını tehdit eden pek çok mikrobiyal etkeni bertaraf etmek için hijyenik uygulamalar tartışmasız gerekli elbette. Ancak hijyenik önlemler seçici değildir ve kurunun yanında yaş da yanar genellikle. Oysa “eski dostlar” dediğimiz ve bizimle birlikte evrimleşen mikroorganizmalar, bağışıklık sistemimizi eğiten, ona neyin tehdit olduğunu ve neye tolerans gösterilmesi gerektiğini öğreten ortaklarımızdı. Geçmişe kıyasla steril sayılabilecek kent hayatı, dezenfektanlarla kuşatılmış iç mekânlar, özellikle endüstriyel hayvancılıkta pervasızca kullanılan antibiyotikler ve gıdalardaki koruyucu maddeler, bedenimizin çevresel çeşitliliğe erişimini örseleyerek dış dünyayla temas noktalarımız olan deri ve sindirim sistemi mikrobiyotasını fakirleştirdi. Buna ek olarak; beslenme, solunum ve dermal temas yoluyla bünyemize giren ve neredeyse tamamı son 200 yıl içinde üretilmiş olan yüz binlerce sentetik kimyasal madde, bağışıklık sistemimizin kafasını karıştırarak onun ‘neye karşı uyanık olacağını’ seçemez hale gelmesine yol açtı.[9]

Burada yüz yıl öncesine gidelim, eskiye dönelim; geçmiş çok daha iyiydi demek istemiyorum. Alerji meselesiyle ilgili tartışmalarda öne çıkan görüşlerden biri olan “hijyen hipotezini”nin temel tezlerini anlatmak istiyorum. Bu hipotezi basitçe şöyle anlatmak mümkün: Geçmişte çok sayıda tehditle mücadele eden bağışıklık sistemimiz, şimdi modern hayatta, tehditler büyük ölçüde bertaraf edildiği için ne yapacağını bilemez bir halde ve kendine iş arıyor. Milyonlarca yıldır türümüzün başına bela olan parazitlerle savaşan o kadim IgE mekanizması, bugün karşısında masum bir poleni, bir fıstık ya da susam proteinini bulunca, bir dizi yanlış sinyalin doğurduğu sistemik bir panikle alarma geçiyor. Bağışıklık sistemimizin “doğru sinyalleri alamaması” ve polen ya da gıda proteinlerine karşı sergilediği bu “sistemik panik” bazen hayatı tehdit eden bir alerjik şoka yol açabiliyor.

Epitel bariyer hipotezi: Hücre duvarımızdaki çatlaklar

Alerji meselesine açıklık getirmeye çalışan bir diğer yaklaşım epitel bariyer hasarı hipotezi olarak adlandırılıyor. Günümüzde epeyce gündemde olan bağırsak geçirgenliği ya da sızdıran bağırsak sorunu da aslında bu sorunun bir başka adı. Bu hipoteze göre; deri, solunum yolu ve bağırsaklardaki epitel bariyerlerin (vücudun dış dünya ile olan sınırı) modern yaşamın getirdiği çevresel faktörler nedeniyle hasar görmesi, alerjik hastalıkların temel tetikleyicisidir.

Bedenimizin dış dünyayla en geniş temas yüzeyi olan bağırsak epitel tabakası normalde sadece sindirilmiş besinlerin geçişine izin veren bir filtre görevi görürken; bazı gıda katkıları (özellikle emülgatörler), deterjan kalıntıları, toksik kimyasal madde kalıntıları ve mikroplastikler gibi etkenler bu hücreleri bir arada tutan “sıkı bağlantıları” tahrip ederek epitel dokuda “moleküler gedikler” açıyor. Bu bariyer hasarı sonucunda tam sindirilmemiş proteinler, toksinler ve çevresel toksik kimyasallar doğrudan kana sızıyor. Bağışıklık sistemimiz bu maddeleri birer “istilacı” olarak algılıyor. Süreç içerisinde tetiklenen “bağışıklık yanıtı”, vücudun parazit varmışçasına IgE üretmesine ve mast hücrelerinden kontrolsüzce histamin boşaltmasına neden olarak şiddetli bir alerjik yanıt başlatıyor. Kana karışan yabancı maddelerin yol açtığı bu bağışıklık yanıtı egzamadan astıma bir dizi sağlık sorununa yol açıyor.

Alerji meselesi olağanüstü karmaşık. Gerek hijyen ve gerekse bariyer hipotezinin bu meseleye tam bir açıklama getirmediğini ama bilim camiasında geniş bir kabul gördüğünü ve meselenin hâlâ çözüm bekleyen pek çok yanı olduğunu belirtmeliyim. Ancak elde mevcut bilgilerin neredeyse tam bir kesinlikle bize şunu söylediğini düşünüyorum: İnsan sağlığı bireysel bir bünye meselesi değil, bedenlerimizi çepeçevre saran dış dünyayla birebir ya da doğrudan ilişkili bir gerçekliktir ve alerji bu gerçekliği göz ardı ettiğimizin, bir şeylerin yolunda gitmediğinin en somut kanıtıdır.

Alerjik bedenler bize şunu söylüyor: İnsanın sağlığı bireysel değil, ekosistemiktir. Bağışıklık sistemi yalnızca bedenin iç dengesiyle değil, dış dünyanın biyoçeşitliliğiyle kurduğu barışçıl ilişkiyle ayakta kalır. Doğayı bir hammadde deposu (meta) olarak gören, onu sınırsız bir iştahla sömüren bu tahakkümcü zihniyet; sadece iklimi, toprağı, havayı ve suları değil, bizzat hücrelerimizin dengesini de bozmuştur. Bugün dünya genelinde alerji sorununda gördüğümüz devasa artış; iklim kriziyle, toksik madde ya da mikroplastik kirliliğiyle ve gıdaların besin değerindeki düşüşle aynı kök nedenlere sahiptir. Bedenin içindeki bu ‘yanlış alarm’, aslında dış dünyadaki tahrip edilmiş ekolojik sistemlerin, çevresel kirliliğin biyolojik bir göstergesidir. Dolayısıyla iyileşmenin yolu sadece semptomları baskılayan ilaçlardan değil; bizzat çevrenin ekolojik onarımından, yaşam alanlarımızın ve gıda sistemlerimizin yeniden düzenlenmesinden geçiyor; daha kapsamlı bir bakış açısıyla söylersek, eşitlik ve adalet mücadelesinden geçiyor.

Alerji bağışıklık meselesi mi, çevre suçu mu?

Theresa MacPhail’in Alerjik kitabını okuduktan sonra bir tanıtım yazısı yazmak istedim. Ancak alerji üzerine yazılmış ve eni konu sağlık literatürüne yaslanan bir kitap üzerinden çevre sorunlarına, özellikle de küresel ölçekte seyreden şirket suçlarına değinmek nasıl mümkün olabilir sorusunun yanıtını anlaşılır bir dille nasıl ifade edeceğim üzerinde çok düşündüm. Alerji sorununun sadece şaşırmış, yolundan çıkmış bir bağışıklık sistemi sorunu değil de, çevre sorunlarıyla birebir bağlantılı olduğu kitapta da yer alan ana düşünce eksenlerinden biri zaten. Ama kitap çevre sorunlarının failleri hakkında epey az şey söylüyor. Bu eksiklik kitabın değerini azaltan bir şey değil kesinlikle; alerji meselesini çeşitli boyutlarıyla çok iyi anlatan bir kitapla karşı karşıya olduğumuzu bir kez daha vurgulamalıyım.

Meseleye fail odaklı bakan benim.

İnsanlık tarihini Walter Benjamin’in bakış açısından bir eşitsizlik, yıkım ve adaletsizlik tarihi olarak okumak ve devrimi ilerleme yolunda son hız giden bir treni yavaşlatacak, durduracak bir imdat freni gibi tahayyül etmek bana daha çok uyan bir düşünme biçimi. Bir tarafın “kaçınılmaz bir başarı ve ilerleme” süreci olarak gördüğü insanlık tarihini, felaketlerin üst üste bindiği bir enkaz yığını olarak görmek de mümkün ve bu bakış açısı bir karamsarlık ya da iyimserlik, umut ya da umutsuzluk sorunu da değil. Ama bu başka bir tartışma.

Theresa MacPhail

Doğal hayatta özellikle de son bir yüzyıl içinde gerçekleşen olağanüstü büyük –ve epeyi yıkıcı– dönüşüm ve çevre sorunlarının ezici bir ağırlık kazanmasının bütün insanlığın katılımıyla olmadığı çok açık bir gerçek. Eşitsizlik tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar ayyuka çıkmış durumda örneğin. Siyaseten devlet gücünü de arkasına almış küçücük bir azınlık, dünya genelinde sadece insanın değil, yeryüzündeki tüm canlıların kaderini elinde tutacak bir güce kavuşmamıştı daha önce. Bir tarafta failler, bir tarafta mağdurlar şeklinde meseleyi kalın çizgilerle birbirinden ayırt edebileceğimiz bir durumda olmadığımızın, fail ile mağdur arasındaki ilişkinin epeyce değişken ve geçişli olduğunun da farkındayım. Ancak bakış açımızı netleştirecek ana çerçevenin eşitlik üzerinde ısrarla durmak olduğunu düşünüyorum. Hayat her birimize adil bir yaşam imkânı sunmuyor çünkü; bu düzen bir avuç failin refahını geniş kitlelerin ve doğanın telafi edilemez mağduriyeti üzerine inşa ediyor. Tam da bu yüzden bilimsel bilgi sadece neyin olup bittiğini anlamak için değil, bu sistematik adaletsizliğin köklerini görebilmek, hatta belki en çok da geniş bir mağdur kitlesinin bu sistemin çarklarına eklemlenmesine yol açan o trajik mecburiyetleri ve manipüle edilmiş arzuları deşifre edebilmek için vazgeçilmez bir pusula. Bilim bu karmaşık sömürü ağının içinde nerede durduğumuzu göstererek bize sadece manzaranın dehşetini değil, onu değiştirme iradesinin nirengi noktalarını da fısıldayan en güçlü araçlardan biri.

Bütün bu açıklamaları şunu söyleyebilmek için yapıyorum: Alerji bazı talihsiz insanların başına gelen bir bağışıklık sistemi sorunu değil; doğal hayatın yıkımının, çevre kirletici faaliyetlerin ya da çevre suçlarının bir semptomudur.

Bilimsel literatür ve politik ekoloji çerçevesinde bu semptomun failini tek bir özneden ziyade, birbirini besleyen üç temel katmanda tanımlayabileceğimizi düşünüyorum.

Birinci fail, bedenlerimizi toksik kimyasal istilasına maruz bırakan, kontrolsüz, denetimsiz, kârı önceleyen ancak sosyal maliyetleri bireylerin sırtına yükleyen kitlesel-endüstriyel üretim kompleksidir. Bu kompleks epitel bariyer hipotezinin işaret ettiği en somut faildir. Bu kompleksin çevreye saçtığı toksik kimyasalların tam sayısını bilmek olanaksızdır; ancak en iyimser tahminle bile birkaç yüz bin olduğu söylenebilir. Örneğin evsel temizlik ürünlerinde kullanılan sert yüzey aktif maddeler ve işlenmiş gıdalardaki emülgatörler, bağırsak ve deri bariyerini doğrudan “aşındıran” etkenlerdir. Dizel egzoz partikülleri polenlerin yapısını değiştirerek onları daha “saldırgan” (alerjenik) hale getirir. Bu noktada fail, kâr hırsıyla emisyon standartlarını ihlal eden veya toplu taşıma yerine fosil yakıtlı bireysel araç kullanımını dayatan sanayi kompleksidir.

İkinci fail, doğayı sınırsız bir kaynak ve atık deposu olarak gören ekonomik sistemdir. Kapitalizm, neoliberalizm, kapitalosen gibi çeşitli adlar vermek mümkün. Bu sistem tarihte daha önce görülmemiş bir hızda biyoçeşitlilik kaybına yol açıyor. Hijyen hipotezinin genel özeti, doğal hayatın yıkımının maruz kaldığımız mikrobiyal çeşitliliği azaltmış olmasıdır. Ormansızlaşma ve kitlesel-endüstriyel tarım (monokültür), bağışıklık sistemimizin “eğitilmesini” sağlayan yararlı mikropları yok ederek bizi alerjiye açık hale getiriyor. Gıdalardaki toksik kimyasal madde kalıntıları, gıdaların raf ömrünü uzatmak, dayanıklı kılmak ya da albenisini artırmak üzere eklenen bazı katkı maddeleri, bağırsak epitelini bozarak “sızdıran bağırsak” tablosuna yol açan bir diğer sistemik faildir.

Üçüncü fail, eşitsizliği, adaletsizliği ve çevre suçlarının cezasız kaldığı bir politik düzeni kalıcı kılan bir işlev gören devletler ve düzenleyici kurumlardır. Örneğin alerji ve astım genellikle sanayi bölgelerine yakın yaşayan yoksul kesimlerde daha yaygındır. Yeterli beslenemeyen çocuklarda alerji daha şiddetli seyreder. Sadece bunlar bile hastalığı bir sağlık sorunundan öte, bir sosyal adaletsizlik semptomu haline getirmeye yeter. Binlerce kimyasal, epitel bariyer üzerindeki uzun vadeli etkileri test edilmeden onay alıyor ve piyasaya sürülüyor. Bu alanda faaliyet gösteren ulusal ve uluslararası düzenleyici kurumların denetim, kontrol ve izleme faaliyetlerinde çok büyük ihmaller ve boşluklar bulunuyor.[10]

Alerjinin doğal hayatın yıkımına, küresel ölçekteki çevre kirliliğine, insan bedeninin milyonlarca yıllık evrim sürecinde hiç karşılaşmadığı yüz binlerce toksik kimyasal maddeye vücudumuzun verdiği bir tepki olduğunu düşünüyorum. Aradaki nedensel bağı net bir şekilde gösterebilmenin olanaklı olmadığının farkındayım. Ancak alerji sorununun olağanüstü karmaşıklığı, soruna yol açan etkeni ya da etkenleri net bir şekilde betimlemeyi olanaksız kılıyor ve belki de hep olanaksız kılacak.

Alerji sorununun aşırı karmaşıklığı ve tek bir etkene indirgenemeyeceği, yüz binlerce kimyasalın ve değişen çevresel koşulların net bir neden-sonuç ilişkisi kurmayı nasıl zorlaştırdığına dair tartışmalar MacPhail’in kitabında özellikle de mikrobiyom, diyet ve çevresel toksinlerin tartışıldığı kısımlar olan bölüm 4 ve 5’te detaylı bir biçimde yer alıyor.

Bu noktada sormamız gereken sorunun, bireysel değil nesiller arası zaman ölçeğini dikkate alarak, “Alerji sorunundan en çok kim zarar görüyor?” olduğunu düşünüyorum. Alerji sadece bugünün insanını değil, epigenetik mekanizmalarla gelecek kuşakların bağışıklık sistemini de zayıflatıyor çünkü. En çok zarar gören kesimse, iklim krizinden kimyasal kirliliğe kadar hemen her küresel sorunda olduğu gibi çocuklardır.[11] Bu durum alerjiyi tıbbi bir teşhis olmaktan çıkarıp çocuklarımıza karşı borçlu olduğumuz bir ekolojik onarım meselesi haline getiriyor. Meseleye bu çerçeveden bakmak, somut bir neden-sonuç ilişkisi elimizde olmasa da harekete geçmemizin akıllıca olduğuna işaret ediyor. Öyleyse epigenetik meselesine biraz daha yakından bakalım; ancak önce çocukların neden daha hassas olduğuna açıklık getirmek gerekiyor.

Küçük bedenlerin büyük yükü

Türkiye’de yapılan epidemiyolojik çalışmalar, çocuklarda astım sıklığının yüzde 10-12, alerjik rinit sıklığının ise yüzde 15-20 arasında olduğunu gösteriyor.[12] Yetişkinlerdeki oranlar da küçümsenmeyecek düzeyde. Türkiye Sağlık Araştırması, 2022 yılı verilerine göre 15 yaş ve üstü bireylerde alerji görülme sıklığının yüzde 9,6 (yaklaşık 6,5 milyon) olduğu belirtiliyor.[13]

Çocukların küçük yetişkinler olmadığını ve metabolizmalarının 0-14 yaş aralığını kapsayan dönemde yetişkinlerden epeyi farklı çalıştığını anlamak önemli. Özellikle de hayatlarının anne karnında başlayan ve doğum sonrası 2 yaş sonuna kadar uzanan dönemlerinde çevresel etkenlere karşı başka hiçbir yaş grubuyla kıyaslanamayacak ölçüde hassaslar.

Yaşamlarının erken dönemlerinde çocukların bağışıklık sistemi hangi etken maddenin bedenleri için “dost” ya da “düşman” olduğunu ayırt etmeyi öğrenir. Bu öğrenim sürecinde bedenimizin deri, sindirim sistemi gibi dış dünyaya açılan alanlarında bulunan mikrobiyomumuz yani vücudumuzda yaşayan bakteri ve virüs topluluğu asli bir rol oynar. Theresa MacPhail’in kitabında da belirttiği üzere, bağışıklık sisteminin “eğitim” süreci anne karnıyla doğum sonrası ilk birkaç yılı kapsayan dönemde en yüksek seviyededir. Bu dönemde hem mikrobiyomumuz hem de bağışıklık sistemimiz birlikte şekillenir. Kötü beslenme, gereksiz antibiyotik kullanımı, toksik kimyasal maruziyeti, gıdalara katılan emülgatörler ve koruyucular gibi katkı maddeleri ve aşırı hijyenik ev yaşamı gibi faktörlere bağlı olarak eğitim için hayati önem taşıyan mikrobiyom çeşitliliği fakirleşebilir. Bu fakirleşmeye bağlı olarak da alerjilere yatkınlık artış gösterebiliyor.[14]

Çocukların deri ve bağırsak bariyerleri yetişkinlere göre daha ince ve geçirgendir. Bünyelerine giren toksik kimyasallar ve mikroplastikler gibi çeşitli maddeler bu narin bariyerleri daha da zayıflatır.[15] Oluşan bariyer hasarı da yabancı maddelerin kan dolaşımına kontrolsüz sızmasına yol açarak şiddetli alerjik yanıtları tetikleyebilir.

Vücut ağırlıklarına oranla daha fazla hava soluyan ve gıda tüketen çocukların toksik kimyasal maddelerin olumsuz etkilerini giderme konusunda henüz yeterince olgunlaşmamış metabolizmaları onları çevresel toksik yüke karşı çok daha savunmasız kılar. Beş yaş altı çocuklar genelde ağızdan solunum yapar. Ağızdan solunum havadaki kirleticilerin süzülmeden akciğerlere ulaşması anlamına gelir; birim zamanda yetişkinlerden daha fazla solunum yapmaları ve boy kısalığı nedeniyle toksik kirleticilerin en fazla bulunduğu bölge olan yer yüzeyinde daha fazla zaman geçirmeleri de hesaba katıldığında, hava kirliliğinin yetişkinlere kıyasla çocuklar için neden bu kadar ciddi sorunlar oluşturduğu daha anlaşılır olacaktır.

Çocuklar yetişkinlere kıyasla toksik kimyasalları bağırsaklardan hem daha fazla emer hem de çok daha uzun bir sürede vücutlarından atar.

Çevresel yıkım ve kirlilik çocuk sağlığına yönelik en büyük tehdittir. Bu tehdidin açığa çıkardığı sorunlardan bir olan alerjiyi, çocukların sağlıklı bir çevrede yaşama ve gelişim gösterme haklarının ihlali, çevresel yıkımın, çevre suçlarının bir göstergesi olarak da görmek gerekir.

Nihayetinde, MacPhail’in de vurguladığı gibi, çocuklar önceki nesillerin ekolojik ihmallerinin yarattığı bu “biyolojik fatura”yı en ağır ödeyen kesim haline gelmekte ve maruz kaldıkları bu sorun, sadece bugünkü sağlıklarını değil, epigenetik mekanizmalarla gelecek kuşaklara devredecekleri biyolojik mirası da problemli kılmaktadır.

Epigenetik: Genlerimize işlenen notlar

Epigenetik, DNA diziliminde herhangi bir değişiklik olmaksızın, genlerin nasıl ve ne zaman çalışacağını belirleyen moleküler mekanizmaları inceleyen bilim dalıdır. Çevresel faktörlerin (beslenme, stres, kirlilik, vb.) genler üzerine bıraktığı kimyasal işaretler, genetik mirasın sadece kodlardan ibaret olmadığını, yaşam tarzımızın genlerimizin “açılıp kapanmasını” etkileyebileceğini gösteriyor. Daha açık bir deyişle; yediğimiz gıdalar, içtiğimiz su ve soluduğumuz havadaki toksik maddeler veya yaşadığımız stres, genlerimizin üzerinde küçük kimyasal “izler” bırakıyor. Bu izler bazı genlere “konuş!”, bazılarına ise “sus!” talimatı veriyor.

Alerji araştırmalarında modern yaklaşım, tek bir ‘suçlu gen’ arayışından vazgeçilmesini zorunlu kılmaktadır. Theresa MacPhail’in çalışmasında vurguladığı üzere, alerjiye doğrudan sebep olan belirli bir gen dizilimi yoktur;[16] mesele karmaşık genetik ağların çevresel sinyallere verdiği tepkidir. Bu biyolojik etkileşimi açıklamak için kullanılan en güçlü bilimsel analojilerden biri, genetik malzemeyi bir orkestranın elindeki sabit nota kâğıtlarına, epigenetiği ise bu notaların nasıl icra edileceğine karar veren orkestra şefine benzetmektir. Her ne kadar bazı akademik çevreler genlerin bu süreçteki aktif rolünü vurgulamak açısından bu metaforu fazla basit bulsa da, bu model epigenetik mekanizmaların DNA dizisini değiştirmeden gen ifadesini nasıl kontrol ettiğini anlamayı kolaylaştırır.

Beslenme, toksik kimyasal maruziyeti, hava kirliliği, mikroplastik maruziyeti ve psikososyal stres gibi çevresel faktörler, bu “orkestra şefi”ne moleküler sinyaller iletir. Bu sinyaller DNA üzerinde kimyasal “etiketler” ya da “izler” oluşturarak bağışıklık sisteminin tolerans mekanizmalarını susturabilir veya alerjik yanıtları sürekli “açık” konumda tutabilir.

Çevresel kirleticilerin epigenetik mekanizmalar yoluyla bağışıklık fonksiyonunu etkileme potansiyelleri bilimsel camiada giderek daha fazla kabul görmektedir. MDPI’da yayımlanan güncel bir makale,[17] maruz kaldığımız çevresel kirleticilerin sadece bizi hasta etmekle kalmadığını, bu hasarın biyolojik bir “borç” gibi torunlarımıza kadar devredildiğini bilimsel verilerle ortaya koyuyor.

Peki, nedir bu “kuşaklararası aktarım” dedikleri mesele?

Mesele bir epigenetik hafıza meselesidir. Beslenme, solunum ya da dermal temas yoluyla bünyemize giren toksik kimyasal maddeler, bağışıklık sistemimizi alarm durumuna geçiriyor. Ancak bu alarm sadece o anlık bir tepkiyle sınırlı kalmıyor; hücrelerimizin genetik kumanda merkezinde kalıcı değişiklikler yapıyor. DNA dizilimimiz değişmiyor ama genlerimizin “nasıl okunacağı” yani orkestra şefinin yorumu değişiyor.

Buradaki en can yakıcı nokta şurası: Anne karnındaki bir fetüs, annesinin soluduğu kirli havadan veya yediği gıdadaki kimyasaldan doğrudan etkileniyor. Bu makale bize gösteriyor ki, özellikle hamilelik dönemindeki “bağışıklık aktivasyonu”, plasentayı aşarak bebeğin hem bağışıklık sistemini hem de sinir sistemini yeniden programlıyor. Bu sadece bir “olasılık” değil; yapılan çalışmalar, maruziyet yaşamayan üçüncü kuşak torunlarda bile otizm, şizofreni ve ağır bağışıklık sistemi bozukluklarının izine rastlandığını gösteriyor. Yani biz bugün çevreyi kirleterek, doğmamış torunlarımızın sağlık hakkını bugünden gasp ediyoruz. Özellikle babalardan çocuklarına geçen sperm epigenomu üzerindeki etkiler çevresel yıkımın ne kadar derin bir biyolojik iz bıraktığını kanıtlıyor. Kimyasal kirlilik bir bayrak yarışı gibi, hastalıklı bir mirası nesilden nesle devrediyor.

MacPhail’in de altını çizdiği en kritik nokta, bu epigenetik değişimlerin sadece bireyle sınırlı kalmayıp birer “biyolojik miras” gibi kuşaktan kuşağa aktarılabilmesidir. Dolayısıyla günümüzde yaygınlaşan alerjik vakalar yalnızca bireysel bir hassasiyet değil, yıkıma uğratılmış ya da kirletilmiş bir ekosistemin genlerimize işlediği hatalı komutların kuşaklar boyu sürebilecek biyolojik yankısıdır.

Sonuç: Ekolojik onarım ve değişim umudu

Epigenetiğin en umut verici özelliklerinden biri, genlerimizde oluşan epigenetik değişimlerin potansiyel olarak geri dönüştürülebilir olması. Yani epigenetik değişimler mutlak şekilde kalıcı değil; çevre koşulları iyileştiğinde gen ifadesi de olumlu şekilde değişebilmektedir. Bilimsel çalışmalar, çevresel şartlar değiştiğinde (örneğin daha sağlıklı beslenme, toksik maruziyetin kesilmesi, stresin azalması veya fiziksel aktivitede artış), genlerin üzerindeki kimyasal “etiketler”in değişebileceğini gösteriyor.[18]

Çevre koşulları iyileştiğinde, bağışıklık sistemini sürekli “alarm” durumunda tutan veya inflamasyonu (iltihabı) tetikleyen genler tekrar “kapalı” konuma gelebiliyor. Ancak burada çocuklar açısından son derece kritik bir durum söz konusu. Bazı epigenetik işaretler anne karnındaki dönemde ya da erken çocuklukta genlerimize çok daha kalıcı bir şekilde işleniyor. Bu dönemdeki değişimleri geri döndürmek yetişkinlikteki değişimlere göre daha zor. Bazı epigenetik değişiklikler çok esnekken, bazıları nesiller boyu aktarılacak kadar dirençli olabiliyor. Theresa MacPhail’in belirttiği “tahriş olmuş bedenler” kavramı, bu zorlu iyileşme sürecine ve sistemik bir dönüşümün gerekliliğine vurgu yapıyor.

Bilimsel literatür epigenetik iyileşmenin mümkün olduğunu vurguluyor. Pek çok çalışmada vurgulandığı üzere, genler çevreyle sürekli bir “diyalog” halinde. Bu diyalog zehirli bir dilden barışçıl bir dile evrildiğinde, genlerimizin verdiği yanıtlar da iyileşme sağlayacak yönde değişebiliyor.

Dünya genelinde çocukluk çağındaki alerjik rahatsızlıkların görülme sıklığındaki anormal artış bağışıklık sisteminin bir sapması ya da genetik bir talihsizlik değil, çevre kirliliğinin, biyolojik çeşitlilik kaybının, kitlesel-endüstriyel gıda sisteminin, kontrolsüz antibiyotik kullanımının ve kirletilmiş kentsel yaşamın küçük bedenler üzerindeki kolektif bir tezahürüdür. Bir çocuğun bağışıklık sisteminin esasen tehdit oluşturmayan bir etkene düşman kesilmesi, aslında bizim yaşamı ve doğayı nasıl metalaştırdığımızın en acı göstergesi. Çocukları korumak sadece tıbbi tedavi sağlamakla değil; temiz hava, temiz gıda ve biyolojik çeşitlilikle örülü bir yaşam alanını onlara yeniden sunmakla mümkün. Bu konuda yapılabilecek pek çok şey var; çaresiz durumda değiliz. Örneğin geçen yıl Çocuk Çevresel Sağlığı Konsorsiyumu (Consortium for Children’s Environmental Health) tarafından hazırlanan ve The New England Journal of Medicine (NEJM) dergisinde yayımlanan ve epey tartışma koparan bir makalede, endüstriyel kimyasalların çocuk sağlığı üzerindeki yıkıcı etkileri verilerle ortaya konarak mevcut yasaların kökten değişmesi gerektiği dile getirildi. Makalenin yazarları, mevcut yasal düzenlemelerin çocukları korumakta yetersiz kaldığını savunarak, bu konuda radikal bir paradigma değişikliği çağrısında bulundular. Çözüm önerileri kısaca şöyle:

İhtiyatlılık ilkesi esas alınmalı: Kimyasallar pazara girmeden önce, güvenli oldukları üretici tarafından bağımsız testlerle kanıtlanmalı.

Küresel kimyasal anlaşması: Birleşmiş Milletler bünyesinde, tıpkı iklim değişikliği (IPCC) gibi çalışan, bilim temelli ve bağlayıcı bir küresel anlaşma imzalanmalı.

Kimyasal ayak izi raporlaması: Şirketler kullandıkları kimyasalların çevresel ve biyolojik etkilerini şeffaf bir şekilde raporlamalı.

Makalede yapılacak düzenlemelerin ve alınacak önlemlerin ekonomik açıdan bir masraf oluşturmayacağı, aksine ciddi bir kamusal fayda yaratacağı da vurgulanıyor. Örneğin kurşunun benzinden çıkarılmasının ABD ekonomisine 8 trilyon dolardan fazla katkı sağladığı hatırlatılarak, kirliliğin önlenmesinin aslında ekonomik bir kazanç olduğu belirtiliyor.

Bu veriler ışığında bakıldığında, alerjinin doğal hayatın yıkımına, küresel ölçekteki çevre kirliliğine ve insan bedeninin milyonlarca yıllık evrim sürecinde hiç karşılaşmadığı yüz binlerce toksik kimyasal maddeye verdiği bir tepki olduğunu düşünüyorum. Meselenin karmaşıklığı aradaki nedensel bağlantıyı kurmayı zorlaştırsa da, bedenimizdeki bu biyolojik reaksiyonun devasa boyutlardaki ekolojik suç mahallinden açığa çıkan en dürüst tanık olduğuna inanıyorum. Bu tanıklık bize çocuklarımız için yürütmemiz gereken bir toplumsal eşitlik mücadelesi ve ekolojik onarımı gerçekleştirme sorumluluğu yüklüyor. Zira umut durağan bir bekleyiş, bir umma hali değil; umut ancak iyileştirme yolunda atılan kararlı adımlarla, eylemle yeşerir ve hepimize güç verir.

 

 

NOTLAR

[1] Natrella G, Vacca M, Minervini F, Faccia M, De Angelis M. A Comprehensive Review on the Biogenic Amines in Cheeses: Their Origin, Chemical Characteristics, Hazard and Reduction Strategies, PubMed, 2024 Aug 18;13(16):2583.

[2] Panula, P., Chazot, P. L., Cowart, M., Gutzmer, R., Holaso, K., & Passani, M. B. (2015). International Union of Basic and Clinical Pharmacology, XCVIII. Histamine Receptors, Pharmacological Reviews, 67(3), 601-655.

Comas-Basté, O., Sánchez-Pérez, S., Veciana-Nogués, M. T., Latorre-Moratalla, M., & Vidal-Carou, M. D. C. (2020). Histamine Intolerance: The Current State of the Art. Biomolecules, 10(8), 1181.

[3] Maintz L, Novak N. Histamine and histamine intolerance. Am J Clin Nutr. 2007 May;85(5):1185-96.

[4] Alemany-Fornés M, Bori J, Muguerza B, Suárez M. Diamine oxidase deficiency implications for health, current management, and future directions in the treatment of histamine intolerance: A review. Int J Biol Macromol. 2025 Oct;327(Pt 1):147130. 

[5] Comas-Basté O, Sánchez-Pérez S, Veciana-Nogués MT, Latorre-Moratalla M, Vidal-Carou MDC. Histamine Intolerance: The Current State of the Art. Biomolecules. 2020 Aug 14;10(8):1181.

[6] Jochum, C. (2024). Histamine intolerance: Symptoms, diagnosis, and beyond. Nutrients, 16(8), 1219.

[7] Zhao Y, Zhang X, Jin H, Chen L, Ji J, Zhang Z. Histamine Intolerance-A Kind of Pseudoallergic Reaction. Biomolecules. 2022 Mar 15;12(3):454.

[8] Theresa MacPhail, Alerjik-Bağışıklık Sistemimiz Değişen Dünyaya Nasıl Tepki Veriyor?, çev. Duygu Dölek, Metis Yayınları, Bilim Dizisi 62, İstanbul, 2025, 360 s.

[9] a.g.e., s. 153-200.

[10] The Consortium For Children’s Environmental Health, Wirth DA, Cropper M, Axelrad DA, Bald C, Bhatnagar A, Birnbaum LS, Burke TA, Chiles TC, Geiser K, Griffin C, Kumar P, Mandrioli D, Park Y, Raps H, Roger A, Smith TR, States JC, Straif K, Tickner JA, Wagner W, Wang Z, Whitman EM, Woodruff TJ, Yousuf A, Landrigan PJ. Manufactured Chemicals and Children’s Health - The Need for New Law. N Engl J Med. 2025 Jan 16;392(3):299-305. 

[11] Maria Brown, with guidance from Abheet Solomon. Children’s unique vulnerabilities to environmental hazards - Fragile Beginnings. United Nations Children’s Fund (UNICEF), December 2024.

[12] Türkiye’de Alerji ve Astım Politikaları, Alerji ve Astım Derneği 

[13] Türkiye Sağlık Araştırması, 2022, TÜİK, Türkiye İstatistik Kurumu

[14] Claus, S., Guillou, H. & Ellero-Simatos, S. The gut microbiota: a major player in the toxicity of environmental pollutants?. npj Biofilms Microbiomes 2, 16003 (2016).

[15] Zhou L, Ran L, He Y, Huang Y. Mechanisms of microplastics on gastrointestinal injury and liver metabolism disorder (Review). Mol Med Rep. 2025 Apr;31(4):98. Epub 2025 Feb 21.

[16] Theresa MacPhail, Alerjik-Bağışıklık Sistemimiz Değişen Dünyaya Nasıl Tepki Veriyor?, çev. Duygu Dölek, Metis Yayınları, İstanbul, 2025, s. 99.

[17] Reddy, S. R., Bangeppagari, M., & Lee, S. J. (2025). Immune–Epigenetic Effects of Environmental Pollutants: Mechanisms, Biomarkers, and Transgenerational Impact. Current Issues in Molecular Biology, 47(9), 703.

[18] Tiffon C. The Impact of Nutrition and Environmental Epigenetics on Human Health and Disease. Int J Mol Sci. 2018 Nov 1;19(11):3425. 

Yazarın Tüm Yazıları
  • Alerji
  • Alerjik
  • epigenetik
  • Theresa MacPhail
  • toplum sağlığı

Önceki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 5

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Bolzano’da Son Sahne / Eylül Masalı / Fantazi, Bilimkurgu ve Başka Meseleler / Hay / İmge / İmparator Constantinus / Marukyanlar / Peri / Sol ve Dijital Siyaset / Yabanın Çocukları

K24

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Ne Mutsuz Yunanım Diyen!

Bizler kendimizi Avrupalı hissetmiyoruz. Kendimizi dışlanmış, 'yabancı' hissediyoruz. Ve en kötüsü, bu bize söylendiğinde fena halde rahatsız oluyoruz...

İRVİN CEMİL SCHİCK
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist