"Hepimiz birimiz için":
Pluribus
“Tüm dünyadaki insanlar 'biz' diye konuşmaya ve dünyanın merkezini Carol’a göre ayarlamaya başlayınca, diziyi seyredenler, enfekte olup kolektif bilince katılmış tüm insanları bir yapay zekâya benzettiler. Doğru olabilir mi bu?”
Pluribus (Vince Gilligan, 2025)
Diziyi önce bir “uzaylı istilası” senaryosu olarak irdeleyip, akabinde solipsizme, dengeye ve yapay zekâ-insan ilişkilerine bağlayacağım. Bu bağlamı dizinin senaristi, yapımcısı yönetmeni filan düşünmüştür tabii. Bununla ilgili bir açıklama yapmadıklarını biliyorum.
Pluribus’u seyretmediyseniz yazıdan uzak durun diye baştan uyarıyorum. Okumayın. Uyarıya filan bile gerek yok, diziyi sabırla seyredin. Sıkıcı gelirse bile sıkıldım demeyin, büyük günah çünkü. Sosyal medyaya bir bakın; dünyayı uzaylılar değil, yapay zekâ ele geçirdi çünkü.
Uzaylıların bilimkurgu yazarlarından çektikleri
Sürüsüne bereket uzaylı istilası, kurgusu seyrettik, romanı okuduk. Uzaylılar ışıklı ve cafcaflı araçlarıyla yani UFO’larla gelecekler, tüm dünyadan sessiz sedasız, gizlenerek seçtikleri canlı ve cansızlardan numune alıp gidecekler.
Çoğu bilimkurgu senaryosu değişkendir; bazen uzaylı istilacılar iyi niyetli olurlar. Hatta onlar gelince insanlık kötü olduğundan, ya Ruslar, ya Çinliler, belki de pis komünist Kuzey Kore lideri filan düğmeye basıp füze göndermiştir kimseye sormadan. Neyse… Bilmem kaç ışık yılı uzaktan gelmiş, o kadar gelişmiş uzay mekiğine, bakımını tam yapmazsan düşen helikopterlerle ya da F-16 gibi bir jetle saldırıyorlar. Uzaylılar da ne kadar barışçıl olsalar bile sinirleniyorlar filan, iş çirkinleşiyor. Yani uzaylılar iyi ama insanlık kötü.
Ya da bazılarında, “her daim aksiyon filmi tutar” denerek, uzaylılar insanlarla hiç iletişim filan kurmaya zahmet etmeden, kısaca “biz dostuz” demeden direkt saldırıveriyorlar. Sorgusuz sualsiz, insan soyunu yok etme derdindeler. Ama insan da kolay lokma değil tabii. Genelde Amerikalı olur kurtarıcı kahraman – hatta bir tanesinde wasp (white anglosaxon protestan – beyaz, anglosakson ve protestan) olan ABD başkanı, Afro-Amerikan bir savaş pilotu ve Yahudi bir bilgisayar uzmanıyla kahraman bir ekip başroldeydi. Cast seçiminde her düğmeye basmışlar işte, yüksek seyirci oranı yakalamak için. İşte bu kahraman ekip, o devasa yaratıkların bir tanesinin liderleri olduğunu ve sadece onun bir yerindeki minnacık yeri hedef alıp vurunca öleceğini ve diğerleri de ona bağlı olduklarından otomatikman telef olacaklarını bilir. Aynı detay Game Of Thrones’ta da, zombi filmlerinde de vardır; lider zombi öldüğünde ejderha zombi bile ölür. Başkan uçak kullanır ve dünya kurtulur da, o denli yüksek teknoloji sahibi uzaylılar bir kere yenilince gururları kırılır ve korkudan bir daha dünyaya daha kuvvetli şekilde gelmezler.
İstatistiklere göre çoğu kurguda uzaylılar genelde istilacıdır. Çünkü bizim gezegenimiz Allah’ın özene bezene yarattığı süper bir yerdir ve onu kirletmek, fosillerini çıkartıp yakıp karbon salımını artırmak, ısındırmak, buzlarını eritmek, hatta milyonlarca yıl yaşamış canlıların soylarını bilerek tüketmek, hayvancılık yapıp sadece işine yarayanları kesip yiyebilmek için astronomik sayılarda çoğaltmak ve hatta büyük savaşlarda birbirlerini öldürüp doğayı yaşanmaz hale getirmek sadece insanın tekelinde olmalıdır. Biz b.k ederiz yani, uzaylıya ne hacet! Hatta tüm dünyada iş yapsın diye, filmin gösterildiği her büyük şehre uzaylılar gemi göndermiş gibi afişler yerleştirilmiştir. Örneğin Ayasofya görünecek şekilde At Meydanı’nın üzerinde durur kocaman uzay mekiği.
Bir tanesi farklı bir yönden yaklaşıp “iletişim” ve bunun gücünün zaman kaymasına sebep olduğunu (neden ki?) filan konu etti. Nispeten iyiydi ama tabii onlarda da hem uzaylıların vücut formunu göremiyorduk hem de uzay gemileri devasa boyuttaki eliptik bir taş, yerden 4-5 metre yukarıda asılı duruyordu. Uzaylılarla iletişimde kullanılan yuvarlak grafiklerse, kahve fincanının sehpada bıraktığı iz gibiydi.
Tabii kurgucuları da anlamak lazım. Uzay gemisinin şeklinden önce senaryolarda uzaylıların vücutlarını tasarlamak pek zordur. İnsan vücuduna benzeyen ve genelde yeşil (neden?), buruş buruş vücutları; genelde kocaman kafaları filan olur (E.T.’den miras). Her şeyleri eksik olabilir ama garip şekilde üçgen ve büyük gözleri eksikse olmaz.
Sonra ne oldu? COVID pandemisi geldi başımıza. Bilimkurgunun hasını tam içimizde yaşadık. Gribal enfeksiyon diye basit bir salgın olmadığı anlaşıldı ve resmî kayıtlara göre dünyada en az 7 milyon insanın ciğerleri iflas etti, hayatlarından oldular. Kayıtlara geçmeyenlerle yaklaşık 10 milyon kişi ölmüştür dense kimse itiraz etmez. Laboratuvar ortamında virüsün ortaya çıkartıldığına inanmayanların bile kafasında bir soru işareti çaktılar. Aşısının çıkması dert, çıkınca aşı karşıtlarının hali başka bir dert...
Uzaylılarla iletişim + laboratuvarda sentezlenen bulaşıcı bir virüs, filan derken… İkisini birleştiriverin; uzaylıların öyle gemiye atlayıp gelmeden de insanlığın kendi kendine başka bir uygarlığın kucağına atlayacağı bir senaryo çıkıverdi işte.
Bu cepte. Cepte de, tüm senaryo tabanını “fırt” diye açıklayınca küçümsediğim aklınıza gelmesin. İster beğenin ister beğenmeyin, dünya çapında belki de önceden başkasının aklına gelmiş bu fikri bu kadar keskin şekilde tanımlayıp sonra popüler bir şekilde yaymak, dizisini çekmek ve dünyanın en güçlü iki dijital yayın platformunu kavga ettirecek şekilde kabul ettirmek bir mesele. Zamanında Terminator başka bir hikâyeyle ve nispeten mantıklı kurguyla öne çıktı, Matrix film serisiyse çok daha iyi anlattı derdini. Birkaç iyi öngörüyü içermek ve zamanın ötesinde bilgisayar efektleri kullanmaları dışında başka da bir özellikleri yoktu. Pluribus onların yapamadığını yaptı; çok özel ve çok özgün bir fikir olmasa bile, bunu çok daha iyi işledi. İzleyenleri memnun etti.
Fermi paradoksu
Sadece içinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisi’nde 250 milyar adet Güneş’e benzer yıldız var. Onların etrafındaki gezegenleri saymıyorum bile. Evrendeki diğerlerine oranla ortalama büyüklükteki bu galaksinin uzunluğu en az 100.000 ışık yılı. Yani galaksimizin ucunu görebilsek bile, 100.000 yıl önce neyse onu görüyoruz. Evrende Samanyolu gibi 7-8 trilyon adet galaksi olduğu düşünülürse...
Evrende o kadar çok gezegen var ki; ve yaşanabilir bir gezegen için 49 sayıdan 6 adedini yakalamak gibi bir olasılığa bile gerek yok. Şimdi mütedeyyin biri size, “Allah, Dünya’yı o kadar hassas yaratmış ki, Güneş’le olan mesafe şu kadar yakın ya da uzak olsaydı insanlık olmazdı” diye bir cümle kurarsa oradan uzaklaşın. En son buzul çağı (ki gezegenin % 95’i neredeyse yaşanmaz durumdaydı) sadece 12.000 yıl önce bitti ve hemen akabinde Göbeklitepe ortaya çıktı. Dünyanın mükemmel bir yer olup olmadığını sorgulamak gerekirdi, değil mi? Hele hele insanın insana yaptığını...
Kısaca evren o kadar büyük ki insanlık kadar gelişmiş bir uygarlığa sahip gezegen varsa bile yanı başımızda olması zor. “Biz onları bulamıyorsak, onlar bizi bulabilir” diye yola çıkınca ve mantıklı bir çerçevede düşününce, “Madem fiziki olarak gidilemiyor, mesajlaşalım o zaman” diyoruz. Eh, işte bu durumda da ışık hızını kullanmak gerek. Bilinen en yüksek hız.
Pluribus bu temelden yola çıkıyor, dünya dışı yaşamdaki bir uygarlık en az 600 yıl önce bunu düşünmüş, bu RNA dizilimini kodlamış ve Afrika kıtasından daha büyük bir radyo teleskopla uzaya salmış. İnsanlık da yakalamış. Yani uzaylılar bir virüs göndermiyorlar. İstila etmiyorlar. Sadece bir RNA dizisi gönderiyorlar. İnsanlar bunu kendi istekleriyle sentezliyor, laboratuvarda denek hayvanları üzerinde deniyorlar. Bulaşmanın kazayla olduğunu sanmıyorum. O da bilinçli sanki.
Buraya kadar sorun yok, hatta çok akıllıca. Eh, bir de iyi yönetmen, bunu bir kurguyla dizi içinde yedirmiş; seyretmesi çok zevkli.
Yorum yorum üstüne ve solipsizm
Diziyi sıkıcı bulanlar var. YouTube’da ise renklere takanlara rastladım; mavi olunca şu olurmuş, sarı olunca bu.
Ekşi’de de aradığımı bulamayınca mecburen Reddit evrenine zıpladım. Onda da bulamadım. Derken Twitter’da @surrealistnot isimli bir kullanıcı benimle aynı yönden bakan bir yorum yapmış. Fakat o da olayı Kuantum Dolanıklığı’na bağlamış.
Yapay zekâya solipsizmin tarifini yaptırdım ve biraz kırparak size iletiyorum.
Solipsizm, felsefi olarak sadece kendi zihninin varlığından emin olunan, dış dünyanın ve diğer zihinlerin varlığının kesin olarak bilinemeyeceği görüşüdür. Üç türlü irdelenir.
- Varlık (metafizik) solipsizm: Dış dünyada ve diğer kişilerde kişinin kendi benliğinden başka hiçbir şeyin olmadığını iddia eder.
- Bilgi (epistemolojik) solipsizm: Kişinin kendi öznel bilincinden başka hiçbir şeyi bilemeyeceğini savunur. Dış dünya hakkında kesin bilgiye ulaşılamaz.
- Yöntemsel solipsizm: Descartes’ın felsefesinde olduğu gibi, şüphecilik yoluyla ben’den başlayarak bilgiye ulaşma çabasıdır, ancak bu kesin bir sonuçtan ziyade bir başlangıç noktasıdır.
Belki size de olmuştur. Şimdi dünyada yaprak kıpırdasa sosyal medya hemen bilgileniyor ama görmediğiniz algılamadığınız yerlerde de yaşam var mı? Sizin dışınızda bir dünyadaki diğer benlikler sizin kadar keskin mi? Bazı 3 boyutlu oyunlarda sadece sizin olduğunuz yer modellenir ya, diğer kısımlar karanlık kalır. Aynı şekilde siz görmeyecek ya da farkı anlamayacak olsanız, dünyanın farklı taraflarında belki hayat sürmüyor olabilir.
Belki de bu yüzden neredeyse erişebildiğim tüm Pluribus yorumlarına dikkat kesildim. Birkaç tanesi dışında solipsizme değinen yok. 2007 yapımı The Invasion diye bir film var. Başrolde daha o zamanlar botoks yaptırmamış, bu yüzden yüz mimiklerini yakalayabildiğimiz Nicole Kidman. O filmde uzaydan gelen bir parazit insanları uyurken ele geçiriyor, duyguları tamamen sıfırlıyor. Bu sefer 13 kişi değil, sadece tek kişi etkilenmiyor bu arazdan ve onun ismi de Carol, iyi mi? Yani yazının başında dediğim gibi, fikir yeni değil. İşlenmişi var.
Yapay zekâ mı bu?
Evet, yapay zekâyla, bir büyük dil modeliyle muhatap olduğunuzda inanılmaz bir sabır, inanılmaz bir köle davranışı görüyorsunuz. Bazı kullanıcılar, cevapları çok kibar ve bazen de sallayarak verdiği için YZ’ye kötü davranmaya bile başladılar. Hatta YZ ile erotik konuşmalar yapanlar var, sevgili gibi kullanmaya götürenler var. Aklınıza hemen Her isimli film geliyor…

Tüm dünyadaki insanlar “biz” diye konuşmaya ve dünyanın merkezini Carol’a göre ayarlamaya başlayınca, diziyi seyredenler, enfekte olanları yani “join” olmuş, kolektif bilince katılmış tüm insanları bir yapay zekâya benzettiler. Yani katılımla oluşmuş kolektif bilinç bir yapay zekâ gibi görülmüş. Bence doğru değil.
Dengeli bir dünya mı bu?
Kolektif bilinç aslında arzulanan bir hal olsa bile dengeden bahsedemeyiz.
Sosyolog Emile Durkheim bu kavramı ortaya atmış. Bir toplumdaki üyelerin paylaştığı ortak inançlar, değerler ve duygular bütünü… Toplumu bir arada tutan, bireysel bilinçlerden bağımsız, kendine özgü yaşamı olan ve toplumsal dayanışmayı sağlayan bir üst gerçeklik. Kolektif bilinç, bireylerin davranışlarını şekillendirerek ortak bir kimlik ve amaç duygusu oluşturur; bu da toplumların sürekliliği için önemlidir.
Fakat bunlar arı kovanına bağlı işçi arılar ya da kendi hayatlarının bir anlamı olmadığını bilen karıncalar gibi davranınca hiç “insani” olmuyorlar. Mutlu olduklarını iddia ediyorlar ve onlara katılmanın bir amaç olduğunu söylüyorlar.
Yani denge denen şey ancak bir farklılık olduğunda sağlanan bir kavram. Bilinç tek olunca kolektivizmin esamesi okunmaz ki? Binlerce, milyonlarca aynı renk leke varsa ayrı bir renkten bahsedemeyiz ki, “renk cümbüşünü DENGELİ hale getirdik” diyelim.
Şimdi yazıları çok uzattığım için kızanlara inat, daha hızlı bitirmek için madde bağımlısı moduna geçiyorum.
Madde 1. Uzaydan gelen bir bulaşıcı RNA ile tüm insanlık arı, karınca gibi hayvanların sürü halinde ve hatta “bakteri kümesi” gibi ortak savunma, işbölümü, kaynak paylaşımı gibi ortak amaçlarla bir arada yaşamaya başlamış. Dünyada vardır aslında tek bilince sahip hayvan türleri. Karıncaların savaşını izlemenizi öneririm. Ben izledim. Bir keresinde tek sıra olmuşlar en öndekilerin ölümüne çarpışmasını bekliyorlar. A kabilesinden biri ölünce, biraz önce onu öldürmüş B kabilesinden olan karınca yer değiştirmiyor, ikinci sıradaki yorulmamış A kabilesi savaşçısıyla savaşıyordu. Tek sıra savaş bütün gün sürdü, ben de oturup izledim. Yanında Pluribus hafif kaçar, o şekilde.
Madde 2. Bu kurguyu ilginç kılan şeyi kendimize itiraf edelim. Geri kalan tüm insanlığın sadece enfekte olmamış olanları mutlu etmek için çalışmasının; “kirayı nasıl ödeyeceğim?”, “işten atılırsam ne olur?” diye endişe eden, kapitalist dünyadan bezmiş olan bizlere garip ve çekici geldiğini kabul edelim.
Madde 3. Air Force One uçağıyla toplantıya gelen ve Las Vegas’ta her gün ayrı bir spor araba kullanan; yanında devamlı kadınlar, en kaliteli içkiler olan; bütünüyle çıkarcı birinin sanki “porno bağımlısı” hali MAKUL sayılabiliyor. Yanında dünyanın en güzel kadınları varken zavallı hizmetçinin de soyunup jakuziye gelmesini istiyor. Yani yuh dedirtiyor bize. Carol zaman geçsin diye iskambil oynuyor ve kolektif bilincin ona bilerek yenilmesinden ötürü rahatsız oluyor. Kriket oynarken ise tüm insanlığın bilgi birikimiyle karşılaşıyor. Bu mu zevkli şimdi? Robinson Crusoe gibi bir hikâye neden tuttu? Köleliği savunan ve uygulayan biri olmasına rağmen, onun acılar çekip, ölümden dönüp hayatta kalma başarısını görmek böyle bir bilimkurgudan daha fazla hoşumuza gidiyor.

Madde 4. Perulu kızın törensel şekilde köyde yavru keçiyle enfekte olanlara katılmasını gösterdikten hemen sonra; o köyün de, o törenin de, iyi ve şefkatli insanların da bir tiyatro olduğunu görünce seyircinin kafasına bir şeyler dank ediyor.
Madde 5. Bazı yorumlarda Carol’un huysuzluğu ve Manousos denen Paraguaylının idealistliği milleti rahatsız etmiş. İdealist olmasınlar mı yani? Ya da 600 ışık yılı uzaktan gelen bir mesajla var olmuşsun; ilk dakikalarda enfekte olmamış 13 kişiyi öldürsen kimin ruhu duyacak? Enfekte olma aşamasında kazayla neredeyse bir milyar insan ölmüş, 13 kişi önemli mi?
Madde 6. Uzaylılar yalan söyleyemiyorlar, tüm dünyanın bilgi birikimine sahipler ve bilinçsiz şekilde iletişim halindeler. İnsan hayatı o kadar önemsiz ki, enerji tüketmemek için komünal yaşamı seçiyorlar. Zengin bir Amerikan şehrinde, spor salonunda yattıklarına göre Bangladeş’te nasıl bir komünal yaşam olduğunu tahmin edersiniz…
Madde 7. Hayvan yemiyorlar, peki. Ama ölen insanların suyunu sıkıp hayatta olanlara yiyecek olarak dağıtıyorlar. Trenler çalışıyor bunun için; ölüleri soğutmalı kamyonlarla topluyorlar. Sistem çok iyi işliyor. Bütün hayvanları özgürleştirip doğaya salıyorlar ama onların beyinlerini enfekte etmiyorlar. Hatta bir hayvan, sahibini bırakmadı diye, sahibi onu oyalamak için görevlendiriliyor.
Ancak burada işler karışıyor. Hayvan öldürmeden insan yaşatmak mümkün değil. İçilen suda da hayvan var. Hayvan kavramı nerede başlıyor? Vegan olanlar önlerine gelen taze yeşillikler için onlar yetiştirilirken ne kadar börtü böcek öldürüldüğünü biliyorlar mı? Bu uzaylı bilinç, insan vücudunda konak parazit gibi var oluyor ve kendi gezegenleriyle iletişime geçmeyi amaçlıyorlar ya… Afrika büyüklüğünde bir radyo teleskopu yapmak için kaç hayvanı yerinden etmek ve öldürmek gerek? Türcülük yapmıyoruz diyerek ama sadece insanın beynini değiştirerek daha büyük bir türcülük yapılmıyor mu?
Madde 8. Sondan bir önceki bölümde, ölen ve doğan insan sayısını veriyorlar. Savaş, mücadele olmadığına göre, yeni doğum var mı, bilmiyoruz. Yani aslında bu kolektif bilincin amacının ne olduğu meçhul. İnsanlığı devam ettirecekler mi? Yeni doğumlara izin veriyorlar mı? Yani insanlık ne kadar tavuk yetiştireceğini hesaplıyorsa, onlar da nüfus planlaması yapacaklar mı? Tek bildiğimiz, 600 ışık yılı uzaklıkta, yarıçapı Dünya’nın yarıçapından 2,4 kat daha büyük olan Kepler-22b’den mesajların geldiği. Kendi güneşine uzaklığı Dünya’nın Güneş’e uzaklığından %18 daha az ama onunkisinin yaydığı ışık yayımı Güneş’in yaydığı ışık yayımından %25 oranında daha az olduğu için, ortalama yüzey sıcaklığı 22 °C ve bir yıl 290 gün sürüyor. Dünya’yla aynı özellikte ama daha büyük. Ve teleskopla ona baktığında, kolektif bilincin tek derdi oraya mesaj gönderebilmek. En az 600 yıl süreceği ve Afrika kıtası büyüklüğünde bir radyo teleskopu gerektiği için, enfekte olur olmaz çalışmalara başladıkları kesin.
Madde 9. Yani kolektif bilincin insanı taktığı yok. Onu 600 yıl boyunca yok etmese yeter. Tüm dünyada kala kala 100.000 insan kalsa yetmez mi? Yeter tabii. Nuh’un Gemisi gibi, her türden, her ırktan bir çift insan koysalar mesela… Ya da kolektif bilinç insan zekâsını kullanıp Kepler-22b ile iletişimi daha hızlı hale getirebilir. Düşünsenize, sabah akşam dinlenmeden çalışan ve birbirleriyle savaşmak yerine bilime yönelen insanlığın neler becereceğini.
Madde 10. Bitmedi. İşlerine gelmezse genetik seçime de girişirler. Yeni insan doğacaksa en akıllı olanı, en fazla yaşayanı; genetik olarak obeziteye, kalp hastalığına yakalanması daha az riskli grubu seçeceklerdir. Yani GDO’nun dibine vuracaklardır. Kısaca “mutlu insan” yaratıyorlar; savaş yok, herkes yapması gerekeni hayatı pahasına yapan bir karınca gibi. Eyvallah ama ileride tek tip insana doğru kayacak bu topluluk.
Diğer hayvan türleri kontrolsüz artarsa ne olacak? Avustralya’daki tavşanlardan kurtulmak için insanlar onlara özel virüsler saldılar, yine de baş edemiyorlar. Bunun gibi sorunlarda ne yapacak acaba kolektif bilinç?
Madde 11. Salt mutluluk yoktur. Mutsuzluk olmazsa, mutluluk filizlenmek için toprak bulamamış olur. Yani Afrika’da içecek su bulamayanlar, çocukları ölmediği için mutludurlar. Yüksek gelirli yerlerde bir anne, çocuğu olduğu an lohusa depresyonuna da girebilir, mutsuzluktan hasta da olabilir. Enfekte olmamış İsa ve havarileri yani 13 kişiden bazıları çok mutlu. Sevdikleri yanında, ne isterlerse oluyor; savaş yok, kötülük yok, sıkıntı yok. Kolektif bilinç sadece iki kişiyi ikna etmekte zorlanıyor, ki onlar da kendi aralarında bile anlaşamıyorlar. Onları şımarık ve huysuz olarak görmek, diziyi sıkıcı bulmaktan daha fena değil mi?
Madde 12. Ceren Demirkılınç, “Carol kitap yazdığı için seviniyorlar, çünkü sanat yok. Sanata o kadar değer veriyorlar” diye yazmış. Okuduğum en derli toplu eleştirilerden biri ama çok romantik. Kolektif bilincin sanata ihtiyacı yok ve hatta sanatı taktığı da yok. Carol’un müzeden alıp getirdiği tabloyu çok takmadıkları bile belli. Carol, “Kurtlardan korudum” diye kendisinin bile inanmadığı bir yalan söylüyor, onlar da Carol’un kitabını ezbere biliyorlar; zira onu delicesine takip eden fan kitlesinin beyinlerini de ele geçirmiş durumdalar. Tabii ki her şeyi bilecekler. Sanat ve kültür eksiklikleri yok.

Ha, bu diziyi bu kadar sıkı seyredince yanlış bulmuyor muyuz? Buluyoruz. Zosia, lezbiyen olduğu açık açık belli edilen Carol’un eserlerindeki kahramanın vücut bulmuş hali. Kolektif bilinç Carol’u etkilemek için bu kadını ta Fas’tan getiriyor. Evet, Zosia üstü başı perişan şekilde, ölen vücutları ilerideki yemek stokları için toplarken, Carol’a arkadaşlık etmek için bir motosiklete biniyor. Bu kadınlarla beraber olan Carol’un Las Vegas’taki adamlardan bir farkı kalmıyor. Zira Fas’ta yaşayan Zosia’nın orijinalinin cinsel tercihinin ne olduğunu bilmiyoruz.
Zosia’nın yolda sadece seyirciye göstermek için sonradan sahneye eklenmiş tabela sayesinde BoukHalef’in İbni Batuta havalimanına gittiğini görüyoruz. Fas Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin Lockheed C-130 Hercules’i aktif olarak kullandığı biliniyor. Tam da dizi yayınlandığı sırada, bizim aynı tipte bir uçağımız Gürcistan’da düşmüştü. Bu uçağın yüksüz ve tam yakıtla menzili 7.900 km. Fas’taki havalimanında piste bir uçak düşmüş, cesetler toplanıyor, buna rağmen koskoca uçakta Zosia tek başına havalanıyor. C-130 ile en yakın hızlı jetin olduğu havalimanına aktarma yapması gerekirken, ta Albuquerque’ye direkt o uçakla gidiyor. Arada 9.000 km mesafe var. Bu uçak en yüksek (600km/saat) hızda hiç aktarma yapmadan gitse (demek ki tuvalete bile gitmiyor), yolculuğun tek pilotla en az 15 saat sürmesi gerekecek. Nasıl olacak? Aktarma var desek, önce İzlanda’ya inmeli, yakıt almalı; yoksa New York’a bile gidemez. Ayrıca Albuqerque’de iniyor, yıkanıp paklanıyor ve bir makyaj, bir bakım görüyor. Nasıl oluyorsa, enfekte zamanı olan 0.00’dan sadece 14 saat geçmişken, alkol sorunu olduğu belli olan Carol’la buluşuyor. Saat farkını ise hiç konu etmiyorum.
Demek ki üşenmişler, Zosia’yı canlandıran aktristi sanki Fas’tan kalkıyormuş gibi bir uçağa koymuşlar, sonra iner gibi göstermişler. Prodüksiyon çok fazla para harcamamış. Zaten Vince bu tür uçaklara, helikopterlere meraklı adamdır. Uçağın kuyruk numarası olan N17030D, aslında 2001 yılında bir kazaya karışmış Cessna’nın numarası. Neyse, dakikalarca tek tek dört motoru birden çalıştırmasını göstermiş, uçağın her detayı zumlanmış; tabii sıkıcı gelir millete. İyi bir ayar çekip, bölümleri en heyecanlı yerinde bitirip seyirciyi diğer bölüm için kıvrandırır bu Vince. Huyudur.
Son madde: Bu bilimkurgu yapımı tabii ki bir kahramana, hatta belki de süper kahramana sahip olacak. Tabii ki onun zorluklarla geçen bir macerası olacak. Belki de mantıksız kısımları olacak. Kahramansa bir şekilde başarılı olacak ya da olmayacak ve mutlu sonla bitmeyecek filan. Ortalıkta anlatılacak bir şey olmasaydı, kolektif bilinç o 13 kişiyi öldürüverirdi; hikâye mikaye olmazdı. Thomas More’un Ütopya isimli kitabı 1516 yılında yayınlanmış. 1516 diyorum, 510 yıl önce. Bu da bir başka ütopya. İnsanlığı karınca kolonisi haline sokan, bireyselciliği değersizleştiren ve enfekte olmamış insanları da kendi istekleriyle ortak bilince sokup, 600 ışık yılı uzaktaki gezegenle iletişime girme takıntısındaki bir istilacı tür işte. Bu kadar basit.
Ben de kurgu yazan biri olarak, yavaş ya da hızlı, bu kurgunun ne yöne gideceğini merak ediyorum. Ben olsam ne yapardım diye düşünerek kendi kendime meydan da okuyorum. Bakalım, görelim...
Önceki Yazı
Can Göknil’in “Evrende Vals”i:
Gök kubbenin altında bir masal
“Evrende Vals, mit ile bilimi, efsane ile astronomiyi, yazı ile resmi aynı anlatı düzleminde buluşturan bir sergi.”
Sonraki Yazı
Haftanın vitrini – 5
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Bolzano’da Son Sahne / Eylül Masalı / Fantazi, Bilimkurgu ve Başka Meseleler / Hay / İmge / İmparator Constantinus / Marukyanlar / Peri / Sol ve Dijital Siyaset / Yabanın Çocukları