Nereye Gidiyoruz Baba?

Nereye Gidiyoruz Baba?

JEAN-LOUIS FOURNIER

Yapı Kredi Yayınları
Nisan 2009
104 sayfa

11. baskı, Mayıs 2025
çev. Aslı Genç

26 Şubat 2026

Nereye Gidiyoruz Baba? bizleri sıra dışı çocuklara sahip olan bir babanın başarısızlık, pişmanlık ve hayal kırıklıklarıyla dolu iç hesaplaşmasına tanık ediyor. 

ÖZGE TOPUZ KARADAYI

Geçmişi değiştiremeyeceğinin bilincindeki bir adamın hayaliyle başlar anlatı. Bu başlangıç aynı zamanda bir özür niteliğindedir. Mathieu ve Thomas adında iki engelli çocuğa sahip Fournier’nin hayali, asla okuyamayacaklarını bilse de, çocuklarına bir kitap hediye etmektir. Engelli kartı üzerindeki fotoğraftan ibaret kalmamaları, unutulmamaları içindir bu hediye. Toplumda çoğu zaman etiketlenmelerine sebep olan engelli çocuklarından, yeterince sabırlı ve iyi bir baba olamadığı için özür diler. Kendini bu anlamda başarısız bulan yazarın gençken en çok istediği şey, sürüsüne bereket çocuğu olmasıdır halbuki. Onlara hayatı öğreten kişi olmaya gönüllüyken, iletişimin ısrarcı sorulardan ibaret olduğu bir ebeveynliğin içine düşüvermiştir. Çocuklara gelince; durum çok daha kötüdür. Acı çekmekten öteye gidemeyen varoluşlarıyla dünyaya söyleyecek çok şeyleri olmalıydı oysa. Okurunu, hayatı çocuklarının gözünden anlamaya çalışan bir babanın dünyasına davet eden bu kitap, sarsıcı olaylarla nasıl başa çıkılabileceğini de gösteriyor. Sırrı Fransız yazarın her kitabında görebileceğimiz bir yeteneğinde saklı. İçgörüsü ve farkındalığı.

Anlatının temelinde Jean-Louis Fournier’nin ta kendisini görürüz. Hayatın zor olduğunu bilen yazar, başına gelenlerden ötürü ailesini şanssız addetse de, yakınmaktan vazgeçtiğini söyler. Bu anlamda Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam isimli kitabıyla benzerlik taşımaktadır.Geçmişle savaş halinde olmanın yıpratıcı etkisini hissettiğimiz her iki eserde de Fournier olanları çoktan kabullenmiştir. Konuşamamalarına rağmen sevgilerini gösterecek bir yol bulan çocuklarının hastalığı nedeniyle üzgündür elbette. Ama bu saf sevgi sayesinde çocukların ve yetişkinlerin doğasındaki farkın belirginleştiğini görür.

Çocuklarım sevgi dolu. Thomas alışverişe gittiğimiz dükkânlarda önüne geleni öpmek istiyor: gençleri, yaşlıları, zenginleri, fakirleri, işçileri, soyluları, beyazları, siyahları, ayrım gözetmeden herkesi. İnsanlar on iki yaşında bir çocuğun onları öpmek için üzerlerine atladıklarını görünce biraz rahatsız oluyorlar. Bazıları geri çekilirken, diğerleri öptürüyorlar ve ardından yüzlerini mendilleriyle silerken: “Ne kadar da tatlı!” diyorlar. Bu doğru, çok tatlılar. Hiçbir şeyde kötülük görmüyorlar, masumlar gibi… (s. 56)

Dışardayken herkese sarılıp öpmek isteyen Mathieu ve Thomas’ı önce güler yüzle karşılayıp öpen fakat ardından yüzlerini silenlere Fournier’nin tepkisi doğrudan bir suçlama içermese de sitemkârdır. Çünkü hiçbir şeyde kötülük görmeyen çocuklarının ikiyüzlü bir tutumla karşılanmasını rahatsız edici bulur. Bu bölümle yazar aslında nazik bir sağduyu çağrısında bulunur. Kitabın tamamına yayılan bu davet okuyucuyu ikna etmeye çalışmaz. İsyan etmeden, baskı kurmadan, okurunu yalnızca tepkileri üzerine düşünmeye sevk eder. Toplumun engelli bireylere olan sahte yaklaşımındaki ironiyi açık edecek olan Jean-Louis, hoşgörünün şefkatli bir davranış olmayıp dışlayıcı olabileceğini fark ettirir. Sadece çocukların masumiyetini vurgulamakla kalmaz, kötülüğün hâkim olduğu yetişkin dünyasında neden rahatsız edici bulunduklarını da açığa çıkarır. İstediği şey düşünceleriyle ilgili onay almak değildir. Hiç farkında olmadan gösterilen, iyi niyetli olduğunu sandığımız tepkilerin nasıl bir duygusal mesafe yarattığını göstermeye çalışmaktır amacı.

Jean-Louis Fournier

Babasıyla onu erken yaşta kaybetmesinden dolayı güçlü bir bağ kuramayan yazarın bu duyguyu çocuklarıyla telafi etme arzusu dikkat çeker ilerleyen sayfalarda. Kendine özgü hayallerini oğullarıyla gerçekleştiremese de, onları olduğu haliyle sevdiğinden bahseder. İçinde bulundukları durumu katlanılabilir kılmak içinse mizah anlayışından faydalandığını görürüz. Çevresinden durumlarından dolayı çocuklarına ilgi göstermelerini beklemek yerine, tam tersini yapıp onlarla dalga geçer. Bu alaycı üslup olaylarla baş etme mekanizmasının sembolü gibidir. Çünkü her şeyi ciddiye almanın işleri zorlaştıracağının farkındadır. Yitirdiği aile üyelerinden sonra hayatın bambaşka olacağının da... Yazarın gidenler ardından tuttuğu yas, sevdiklerini çok başka algıladığının bir kanıtı. Bu nedenle, kaybı yaşamış kadar üzgün hissediyoruz okuduklarımızdan sonra.

Geleceğe dair beklentilerin suya düşüşü... Her şeyi olduğu gibi kabullenmenin zorluğu... Bu iki duygu hem bu kitapta hem de vefat eden eşinden bahsettiği Dul isimli anlatısında ele alınmakta. İç hesaplaşma, geçmişle barışma isteği yazarın eserlerinde dikkat çeken unsurlardan ikisi. Sabrından ve anlayışından dolayı sevgiyle andığı annesinden bahsettiği Kuzeyli Annem romanında da, onu geçmişte daha iyi anlayamadığı için özür dilediğini okuyoruz. Tüm bunlar bize iç dünyası üzerine derinlemesine düşünen birini anlatıyor. Sadece okunup anlaşılmaktan ziyade, davranışların da gözden geçirilmesinin talep edildiği bu hikâye,farkındalığın önemine vurgu yapıyor. Çünkü kendilik deneyimine dair anlamlı bağlantılar kurabilmenin yolu, içgörü yetisini geliştirmekten geçiyor.

Hastalıkları nedeniyle hiç yaşanmamış sayılabilecek, kısacık bir ömür ve heyecanla beklenen haberin büyük bir trajediye dönüşmesi... Normal olana hasret duyan bir adamın, yazdıklarıyla acıdan kaçmadığını ve yazıyı yüzleşme aracı olarak kullandığını anlıyoruz. Bitirirken içinde bulunduğu duruma çoğu zaman katlanamayacak olduğunu itiraf edecek kadar dürüst bir babanın bir kez olsun çocuklarından hüzünle değil, gülümseyerek bahsettiğinden emin oluyoruz.