Örmeyen Bayan yahut Kâtibe Bartleby
“Bir yanda hedefine kilitlenmiş olarak A noktasından B noktasına koşan Odysseus’çu üslup, diğerinde sarmal gibi kendi içine dönen Penelope’ci üslup. Peki, ne yolculuğa çıkıyor ne örgü örüyorsanız öykünüzü kim ve nasıl anlatabilir?”
Homeros’un Odysseus destanı pek çok açıdan Batı edebiyatını şekillendirmiş bir metindir. Troya Savaşı’nın ardından evine dönmeye çabalayan İthaca Kralı Odysseus genellikle rasyonalizmin bir timsali olarak görülür. Aydınlanmanın Diyalektiği’nde Horkheimer ve Adorno, Odysseus’u modern Batılı öznenin bir prototipi olarak yorumlar.[1] Kahraman ileri doğru atılır, doğaya hükmeder, maceralara atılıp hedefine ulaşır. Karısı Penelope ise Odysseus’un eve dönmesini bekleyen, edilgin bir figür olarak resmedilir. Kral uzun süredir ortada olmadığı için Penelope’nin artık yeniden evlenmesi beklenmektedir. Kapısına dayanan taliplerini, kayınpederi için ördüğü kefen bitince içlerinden birini seçip evleneceği vaadiyle oyalar. Ama gündüz ördüğünü gece söktüğü için kefen hiç bitmez.
Clayton,[2] Cixous ve Clément[3] gibi feminist kuramcılar Batı edebiyatının bu kurucu metninin odağını Odysseus’tan Penelope’ye kaydıran bir okuma önerir ve buradan dişil bir yazının olanağını gün yüzüne çıkarır. Kronolojik bir zaman çizgisi varsayan, anlamı öykünün olay örgüsünde ve karakterlerin hareketinde bulan Odysseus’çu anlatının aksine, Penelope’nin anlatısı anlamı metnin dokusunda, örgü örerkenki gibi bir ileri bir geri giderek, döngüsel bir zaman içinde, boşluklarda ve tekrarlarda kurar.
Bir yanda hedefine kilitlenmiş olarak A noktasından B noktasına koşan Odysseus’çu üslup, diğerinde sarmal gibi kendi içine dönen Penelope’ci üslup.
Peki, ne yolculuğa çıkıyor ne örgü örüyorsanız öykünüzü kim ve nasıl anlatabilir? Hatta buradan anlatılmaya değer bir öykü çıkabilir mi?
1990 yılında bir psikiyatri dergisinde yayımlanmış “Clomipramine ve Davranışçı Tekniklerle İyileştirilen Bir Fobik-Obsesif Olgu”[4] başlıklı makalede, evden yalnız çıkamayan ve örgü öremeyen bir kadın hastanın öyküsü iki psikiyatrist tarafından şöyle anlatılıyor:
40 yaşında, 24 yıllık evli ve 4 çocuklu, ilkokul mezunu, ev hanımı olan hasta, polikliniğimize ilk kez 17.2.1988 günü başvurdu.
Yakınmaları: Aşırı sıkıntı, mantıksız olduğunu bildiği halde bazı şeyleri kafasına takma, kötü haber duyma korkusu, uykudan sıçrayarak uyanma, kararsızlık, halsizlik, 20 yıldır sokağa yalnız çıkamama, “Sümerbank” mağazasına girememe, “Ören Bayan” markasını görünce fenalaşma, yakasında “İstanbul” yazan gömlekleri görünce fenalaştığı için yıkayamama...
[…] 6 yıl kadar önce, çok kalabalık bir günde Sümerbank mağazasında ailesiyle birlikte alışveriş yaparken fenalaştığı için, yanında kim olursa olsun aynı kötü durum olacak korkusuyla artık o mağazaya girememeye başlamış. Dört yıl kadar önce “Ören Bayan” marka iple dantel örerken aşırı sıkıntı, huzursuzluk, bayılır gibi bir his yaşadığı için, artık bu markayı görünce aynı belirtileri yaşamaya başlamış. Üç yıl kadar önce yakasında “İstanbul” yazan gömlek yıkarken benzer belirtiler ortaya çıktığı için, artık böyle gömlekleri değil yıkamaya, görmeye bile tahammül edemez duruma gelmiş.[5]
Makalenin yazarları hastaya “fobik-obsesif” ve buna bağlı “ikincil depresyon” tanısı koymuşlar. Tedavi için Clomipramine ilacı verilmiş ve bu tedavi “sistematik duyarsızlaştırma (systematic desensitization), karşıt niyetlendirme (paradoxical intention) ve üstüne gitme (exposure)” teknikleriyle desteklenmiş. Hastanın sokağa yalnız başına çıkabilmesini sağlamak için hazırlanan programdaki uygulamalardan bazıları şöyle:
1. Gün: Bir sayfa “Sokağa yalnız çıkacağım” yazılacak.
2. Gün: Bir sayfa “Bir sayfa “Sokağa yalnız çıkacağım ve hiçbir kötü şey olmayacak” yazılacak.
3. Gün: Yalnız olarak dairenin kapısı açılacak.
[…]
17. Gün ve Sonrası: Aile bireyleri daireden hiç çıkmayacak ve yalnız olarak 200-300 metre kadar uzağa gidilecek. Sonraki gün ve haftalarda uzaklık artırılacak.[6]
Makalede tedavi sonrasında hastanın depresyonundan kurtulmuş olduğu, sokağa yalnız olarak çıkıp istediği yere gidebildiği ve markalarla ilgili huzursuzluğunun da giderilmiş olduğu belirtilmiş.
Yazarların hastanın şikâyetlerinin evliliğinden sadece 4 yıl sonra başlamasını ve burada belirtilen şikâyetlerinin önemli bir kısmının kadına yüklenmiş birtakım sorumluluklarla ilişkili olmasını (örgü örmek, çamaşır yıkamak, ev ya da çocuklar için alışveriş yapmak) ne ölçüde dikkate aldıklarını bilmiyorum. Acaba dikkate alsalardı bu vakada benim gördüğümü, yani direnmenin üçüncü bir yolunu seçen (yola çıkıp devlerle savaşmak ya da evde kalıp örgü örerek kaderin iplerini eline almak yerine), “yapmamayı tercih eden” bir Kâtibe Bartleby görürler miydi?
İsimsiz Kadın 1988 yılında tedavi altına alınmış. 20 yıldır evinden tek başına çıkamadığına göre, bu onun ‘70’ler ve ‘80’ler boyunca evine kapandığı anlamına geliyor. Yani Türkiye’de örgü kültürünün altın yılları boyunca.
Bu yıllarda tığ işleri yapmak; kazak ya da atkı, eldiven, patik gibi aksesuarlar örmek ev kadınlarının sorumluğunu üstlendikleri ev işlerinin bir parçasıydı. Pek çok kadının bu işleri yapmaktan “estetik bir şey üretmek”ten alınabilecek bir zevk aldığı açıktır. Ancak yine de bu hiçbir zaman sadece bir “hobi” olmadı. Çünkü bu işleri yapmaları aynı zamanda onlardan beklenen bir şeydi. Bu sayede aile üyelerinin ihtiyaç duyacağı giysiler ucuza getirilmiş oluyordu.
Hatta ilk bakışta sadece estetik beğeni için üretiliyor gibi görünen tığ işleri bile, onların sadece boş zamanlarını dolduran bir etkinlik değildi. Genç kızlar ileride ne kadar başarılı birer ev kadını olacaklarını bu tığ işlerindeki becerileriyle gösteriyorlardı. Oğullarına eş adayı arayan kadınlar, mahallede önce tığ işlerinde maharetli kızların kapısını çalıyordu.
Bu yıllarda hangi eve girseniz, koltuğun üzerinde yahut masanın altında duran ya da ortadan kesilip ters çevrilmiş litrelik bir plastik Coca Cola şişesinin içine iplikler birbirine dolanmasın diye yerleştirilmiş Ören Bayan, Nako, Altınbaşak, Kartopu markalarından birinin ya da birkaçının iplik topunu görebilirdiniz.
Ören Bayan her zaman bu markalar arasında en popüler olanıydı. Marka 1980’lerdeki reklamlarında Türkiye’nin en bilinen ve en çok kazanan oyuncusunu oynatabiliyordu. Bu reklamlarda Türkan Şoray buğulu gözlerini kısarak, “Kadın güzeli seçer” diyordu.
Oysa İsimsiz Kadın bu markayı tercih etmediği gibi, “Ören Bayan” logosunu görmeye bile dayanamıyordu. İsimsiz Kadın’ın aslında neyi seçmediğini görmek için bir başka “Ören Bayan”a, Mrs. Ramsay’e bakmak yararlı olabilir.
Virginia Woolf’un Deniz Feneri[7] romanının kahramanı Mrs. Ramsay roman boyunca sık sık pencere kenarında çorap örerken karşımıza çıkar. Çorap örerken bir yandan da her gün bir örümceğin ağını onarması gibi aile bireyleri arasındaki çatışmaları düzeltir, onların bir arada olmasını sağlar. Örgü şişleri hem onun bu mücadelesindeki kılıçları hem de ailesini dışarının tehlikelerinden koruyan kalkanıdır.[8] Ancak çorap tamamlanamadan kalır. Mrs. Ramsay ördükçe örer; örmeyi bıraktığında yani öldüğündeyse aile de dağılıp gider.
Mrs. Ramsay yaşamı boyunca kocasının ilgi ve onay ihtiyacını karşılar, ondan herhangi bir sempati görmediği halde. Bir yandan da güven vermeyen, otoriter babanın çocuklarında yarattığı duygusal boşluğu her zamanki şefkati ve sıcaklığıyla doldurur. Mrs. Ramsay hayattayken görünmezdir; öldüğündeyse aile denen şey de onun görünmez emeğinin yokluğuyla yitirilmiş olur.
Mrs. Ramsay tanıdığımız biri. Kültür, coğrafya ya da eğitim durumu fark etmeksizin, kuşaklar boyunca aktarılmış bir Mrs. Ramsay’lik bulunuyor; evin yükünü ve sorumluluklarını taşıyan değil, tıpkı bir örümcek gibi dolambaçlı yollardan bir ileri iki geri giderek ev denen şeyi kuran. Yardım eden, ilişki kuran, aile üyeleri arasındaki kopmuş bağları onarıp yeniden bağlayan…
Nurdan Gürbilek, Örme Biçimleri’nde Virginia Woolf’taki Ramsay’liği görmeyi deniyor. Bunun için onun 30 yaşındayken ve henüz ilk romanı (text) üzerinde çalışırken ablası Vanessa Bell tarafından yapılmış portresinden yararlanıyor. Tabloda Woolf koltuğa gömülmüş bir halde örgü (textile) örüyor. Gürbilek orada kurgu ve gerçek hayatın iç içe geçtiği bir perspektiften koltukta örgü ören kadınları, Woolf’un kendisini, Woolf’un annesini ve Woolf’un Deniz Feneri romanının kahramanı Mrs. Ramsay’i aynı anda görüyor:
Kadın-erkek bölgelerinin kalın sınırlarla ayrıldığı bir Victoria Dönemi ailesinde büyümüştü Woolf. Baba denemeci, eleştirmen, düşünür; annenin sekiz çocuğu var. Biri sözcüklere hükmeden babanın bölgesi; diğeri aile hayatının zorlu sanatında ustalaşmış bir madame tricote’un (“ören bayan”), bazen kuvvet bazen esaret sembolü örgü şişleriyle Deniz Feneri’nin ilk bölümü boyunca pencere kenarında çorap ören, Woolf’un kendi annesinden izler taşıyan Mrs. Ramsay’in bölgesi.[9]
Penelope-Ramsay-Woolf soyunda insanlar arası ilişkiye ve görüşlerin çoğulluğuna dayalı bir anlam kurma çabası kendini belli ediyor. Bu verili ve keşfedilmeyi bekleyen bir anlam değil ama. Her gün eyleyerek, üreterek yaşamın içinde kurulan ve hareket kesildiği anda bozulan; logos’tan (söz) değil, metis’ten (hile) türeyen bir anlam.
Hakikati dile getirme iddiasındaki bir anlam dünyasıyla (kadını yeniden evlenmeye zorlayan geleneksel yasalarla, metafizik profesörü Mr. Ramsay’in katıksız akılcılığıyla ya da her şeyi bilen tanrı bakışlı yazar imgesiyle), tıpkı gündüz ördüğünü akşam söken Penelope’nin yaptığı gibi hile yaparak, oyun kurarak, arkadan iş çevirerek baş edilebilir. Belki bunu yapmanın bir başka yolu da bu anlam oyununa hiç girmemek olabilir. Kâtip Bartleby’nin yaptığı budur.
Wall Street’te bir yazıhanede hangi işi yapmasını isteseler hep aynı donuk, sakin ve heyecansız ses tonuyla “yapmamayı tercih ederim” diye yanıt verir hukuk kâtibi Bartleby. Başlarda böyle değildir ama. İşini titizlikle ve çalışkanlıkla yapar, hem de kendini tüketme raddesine varıncaya kadar. Yazıhanenin sahibi onun için, “Gün ışığında, mum ışığında gece gündüz çalışıyordu. Biraz neşeyle çalışsaydı, uğraşından çok hoşnut olacaktım. Ama sessiz, solgun, makine gibi yazıp duruyordu” der.[10] Sonra ne olursa olur, Bartleby “yapmamayı tercih etmeye” başlar. Öyle ki, işten çıkması istendiğinde de “yapmamayı tercih eder”; yazıhanenin bulunduğu binadan ayrılması istenince de... En sonunda polis eşliğinde binadan çıkarılıp hapishaneye konulan Bartleby burada “yemek yememeyi tercih eder”. Yazıhane sahibi onu son gördüğünde duvarın dibine tuhafça sokulmuş, dizleri karnına çekilmiş, kafası soğuk taşlara yaslı, bir yanına yatmış haldedir.[11] Bartleby yaşamını yitirmiştir.
Agamben, Bartleby’nin hiçbir şeyi reddetmediğinin (tabii kabul de etmediğinin), fakat herhangi bir şeyi tercih etmediğinin altını çizer.[12] Aristoteles’e referansla, potansiyelin eyleme geçme kapasitesi kadar, eyleme geçmeme kapasitesini de barındırdığını hatırlatır. Bartleby iyi ve çalışkan bir kâtiptir. Yazamadığı için değil, yazmayı “tercih etmediği” için önüne yığılan evraklara elini sürmez. Agamben burada özgürlüğün kökenine dair bir işaret ve iktidarı alt etmeye yönelik bir strateji görür.
Ona göre özgürlüğün kökeni basitçe bir şeyi yapmak ya da reddetmekle ilgili değildir. “Özgür olmak, gördüğümüz anlamda, kişinin kendi yapmama potansiyeline [impotentiality] muktedir olması, kendi yoksunluğuyla bir ilişki içinde olmasıdır. Özgürlüğün hem iyilik hem de kötülük için bir özgürlük olmasının nedeni işte budur.”[13]
Egemenlerin stratejisi özgürlüğün özüne dair bu gerçeğin, yani olma ya da bir şeyi yapmaya dair her türlü potansiyelin her zaman olmama ya da bir şeyi yapmama potansiyeli olduğunun (dynamis me einai, me energein) üstünü kapatmaktır.
Potansiyel-sizliğinden ayırılmış, yapmayabileceği eylemin deneyiminden yoksun bırakılmış günümüz insanı her şeyi yapabileceğini zannediyor ve o şen şakrak “mesele değil”ini ve o sorumsuz “olabilir”ini tekrarlayıp duruyor, özellikle tam da üzerlerinde her türlü kontrolü yitirdikleri güçlere ve süreçlere görülmemiş ölçüde teslim edilmiş olduklarını anlamaları gerektiği zamanda.[14]
Agamben’e göre Bartleby “-mamayı tercih ederim” kalıbıyla egemenlik ilkesine yapılabilecek en güçlü itirazı yapmıştır. Çünkü bu tavrıyla yasanın üzerinde işleyebileceği zemine saldırmaktadır Bartleby. “Yapıyorum” demez, “yapmıyorum” da demez. Hatta “istemiyorum” bile demez. O hiçbir şekilde iradesini devreye sokmaksızın, onu ya da bunu yapmayı tercih etmediğini söyler. Tercihi saf bir potansiyellik olarak havada asılı kalır. Egemenin araçsal aklı iradeyi alt edebilir, onu bir şekilde manipüle edilebilir, yahut irade karşısında geri çekilebilir. Ancak irade söz konusu edilmediğinde, egemenin stratejilerinin üzerinde işleyebileceği zemin çökmektedir. Yazıhane sahibinin Bartleby karşısında elinin kolunun bağlanışının, onu herhangi bir şeye ne ikna edebilmesinin ne zorlamasının ne de onu anlamasının mümkün olmayışının nedeni de budur.
“Clomipramine ve Davranışçı Tekniklerle İyileştirilen Bir Fobik-Obsesif Olgu” başlıklı makaledeki İsimsiz Kadın’ın doktorları tarafından anlaşılmamış olmasının nedeni de bu olabilir mi? Makalenin yazıldığı yıllarda (muhtemelen hâlâ) yaşamı ev içine sıkıştırılmış bir kadın, Odysseus gibi yollara düşmesi kolay olmasa bile, Penelope’ci hilelerle bireyselliğine alan açacak yollar bulabilirdi; ya da Mrs. Ramsey gibi kendini ailesine ve dostlarına adayarak yaşamını anlamlı kılabilirdi. Oysa o bir Kâtibe Bartleby olmayı tercih etti. Neden? Bilemiyoruz, çünkü hakkında çok az bilgimiz var.
Melville’in öyküsünde Kâtip Bartleby’nin yaşamının gizemi çözülmeden bırakılıyordu. Yalnızca öykünün sonuna onu çözmeye dair küçük bir ipucu eklenmişti.
İsimsiz Kadın’ın makalede birkaç cümleyle geçiştirilen öyküsü onun yaşamının gizemini çözmemize ne kadar yardım eder, bilmiyorum. Yine de buraya eklemeyi yararlı buluyorum:
Öyküsü: Ağabeyi tarafından ilkokuldan sonra okutulmayan ve 16 yaşında iken görücü usulü ile evlendirilen hastanın ilk 3-4 yıl yakınması yokmuş. Yaklaşık 20 yıl kadar önce aşırı sıkıntı, kalabalıkta fenalaşma, baş dönmesi, zihninin durması gibi bir durumla yalnız olarak sokağa çıkmamaya başlamış. Sokağa çıkma söz konusu olunca yoğun sıkıntı duyar, sanki birisi kendisini tutuyor veya sıkıyormuş gibi hissedermiş.[15]
Öyleyse Deniz Feneri’nde Lily Briscoe’nun Mrs. Ramsay için sorduğu soruyu değiştirerek biz soralım: “Kimdir bu İsimsiz Kadın?”, “Acaba nasıl biri?”, “İsimsiz Kadın’daki bu başkalık neydi acaba?”
NOTLAR
[1] Max Horkheimer ve Theodor Adorno, Aydınlanmanın Diyalektiği, çev. Elif Öztarhan Karadoğan, Kabalcı Yayınları, İstanbul, 2010.
[2] Barbara Clayton, A Penelopean Poetics, Reweaving the Feminine in Homer’s Odyssey, Lexington Books, 2010.
[3] Hélène Cixous ve Catherine Clément, The Newly Born Woman, Bloomsbury Publishing, 1997.
[4] Orhan Doğan ve Haluk Gülmez, “Clomipramine ve Davranışçı Tekniklerle İyileştirilen Bir Fobik-Obsesif Olgu”, Düşünen Adam Dergisi, Cilt 3, Sayı 1, 1990, s. 40-41.
[5] a.g.m., s. 41.
[6] a.g.m., 41.
[7] Virginia Woolf, Deniz Feneri, çev. Naciye Akseki Öncül, İletişim Yayınları, İstanbul, 2023.
[8] Nurdan Gürbilek, Örme Biçimleri–Bir Ters Bir Düz Fragmanlar, Metis Yayınları, İstanbul, 2023, s. 42.
[9] a.g.e., s. 15.
[10] Herman Melvile, Kâtip Bartleby, çev. Münir Göle, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008, s. 23.
[11] a.g.e., s. 62.
[12] Giorgio Agamben, “Bartleby, or On Conringency”, Potantialities içinde, çev. Daniel Heller-Roazen, Stanford University Press, 1999, s. 243-271.
[13] Giorgio Agamben, “On Potentiality”, Potantialities içinde, çev. Daniel Heller-Roazen, Stanford University Press, 1999, s. 183.
[14] Giorgio Agamben, Çıplaklıklar, çev. Suna Kılıç, Alef Yayınevi, İstanbul, 2010, s. 59.
[15] Orhan Doğan ve Haluk Gülmez, “Clomipramine ve Davranışçı Tekniklerle İyileştirilen Bir Fobik-Obsesif Olgu”, Düşünen Adam Dergisi, Cilt 3, Sayı 1, 1990, s. 41.