• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Tanrı’nın kütüphanesi:

Matbaa klişelerinden yapay zekânın örüntülerine

“Yapay zekâ, en temelinde devasa bir klişe makinesidir. Ancak bunu bir küçümseme veya hakaret olarak söylemek, teknolojinin ve dilin doğasını anlamamak olur.”

Prag Kütüphanesinin girişinde bulunan kitaplardan yapılmış kulenin içeriden ve dışarıdan görünüşü.

TOLGA YILDIZ

@e-posta

DENEME

11 Haziran 2026

PAYLAŞ

Bir an için Tanrı’yı bulutların üzerinde duran yaşlı bir adam, yargılayıcı bir ses ya da görünmez, mutlak bir göz olarak tahayyül etmekten vazgeçelim. Onu, tıpkı Borges’in Babil Kitaplığı’nda olduğu gibi, sonsuz ve imkânsız bir kütüphane olarak hayal edelim. Bu kütüphanenin raflarında, insanlık tarihi boyunca şimdiye kadar kurulmuş bütün cümleler var. Sadece onlar da değil, gelecekte kurulabilecek bütün cümleler de o raflardaki yerini çoktan almış. Büyük romanların o çekici açılış cümleleri, heveskâr ama kötü yazılmış şiirler, pazar alışveriş listeleri, çocukların sokakta uydurduğu tekerlemeler, soğuk mahkeme kararları, asırlık dua metinleri, gece yarısı yazılan uzun ayrılık mektupları, ihtiraslı aşk itirafları, dünyayı değiştiren bilimsel teoremler, kitleleri peşinden sürükleyen siyasi sloganlar, ilkokul kompozisyonları ve sarhoşken atılıp sabahında bin pişman olunan o malum mesajlar... “Kar beyazdır” cümlesi tam orada duruyor. “Ay peynirden yapılmıştır” cümlesi de hemen yanında. Bir annenin çocuğuna telaşla söylediği “Üşütme!” uyarısı da orada bekliyor, bir bürokratın donuk bir yüzle yazdığı “Gereğini arz ederim” ifadesi de.

Bu sonsuz kütüphane elbette fiziki bir mekân, gerçek bir yer olamaz. Daha çok modern yapay zekâyı, yazının doğasını, dildeki tekrarı ve yaratıcılık dediğimiz o müphem kavramı anlamak için işimize yarayan bir düşünce deneyi. Zira yapay zekâ, yüzümüze ayna tutarak bize şunu bütün çıplaklığıyla gösterdi: Dil, yalnızca ruhun dehlizlerinden süzülüp gelen, biricik ve benzersiz bir ifade akışı değildir. Dil aynı zamanda kaydedilebilir, en küçük parçalarına kadar ayrıştırılabilir, numaralandırılabilir, çoğaltılabilir ve matematiksel bir örüntü halinde hesaplanabilir ve yeniden üretilebilir bir işaretler dizgesidir. Bir makinenin kusursuz bir cümle kurması için o cümlenin taşıdığı acıyı, sevinci veya inancı hissetmesi gerekmez. Cümlenin sayısal olarak temsil edilebilir olması kâfidir. Makine, kelimeleri hayatın o kanlı canlı dokusunun içinden çekip alır, onları sayıların, veri vektörlerinin ve fonksiyonel ağırlıkların soğuk süzgecinden geçirir; sonra da karşımıza akıcı, pürüzsüz, hayli insani bir metin sunar.

Klişenin matbaadaki kökleri

Tam bu noktada klişe kelimesi, o tozlanmış anlamını üzerinden atarak yeniden hatırlatıyor kendini. Bugün “klişe” dediğimizde aklımıza ilk çırpıda bayatlamış sözler, aşınmış metaforlar gelir: “Zaman her şeyin ilacıdır,” “Hayat devam ediyor,” “Kelimeler kifayetsiz kalıyor” gibi. Klişe, modern algımızda düşüncenin tembelliği, dilin eskimiş gömleği, yazarın zihinsel anlamda otomatik vitese geçişi gibidir. Oysa bu kelimenin köklerine, geçmişine indiğimizde karşımıza matbaa çıkar. Klişe, basımcılık tarihinde tekrar tekrar kullanılmak üzere hazırlanmış metal matbaa kalıbı anlamına gelir. Bir görüntünün, bir sayfa düzeninin veya bir yazı parçasının seri halde çoğaltılmasını sağlayan kalıptır o. Yani klişe, bir belagat kusurundan önce teknik bir kolaylıktır. Aynı şekli veya metni her defasında el yordamıyla baştan çizmek yerine, bir kalıp hazırlar ve o kalıbı kâğıda tekrar tekrar basarsınız.

Bu tarihsel ve maddi anlamı ciddiye aldığımızda, bugün hararetle yürüttüğümüz yapay zekâ tartışması bambaşka bir ışık altında görünmeye başlar. Yapay zekâ aniden gökten inen, yeni ve şaşırtıcı bir silikon vadisi teknolojisi değildir artık. O, aslında yazının, matbaanın, kalıbın, mekanik yeniden üretimin, depolama ve standartlaşmanın o binlerce yıllık uzun tarihine kopmaz bağlarla bağlıdır. İnsanlık sözü önce belleğinde, mitlerinde taşıdı. Sonra onu kil tabletlere, parşömenlere geçirerek yazıya döktü. Daha sonra kâtipler aracılığıyla yazıyı elle çoğalttı. El yazması kültürünün hâkim olduğu o çağlarda her kopya aslında biraz "başka" bir metindi. Kâtibin titreyen eli, dikkati, o anki yorgunluğu, yaptığı bir imla hatası, kişisel zevki veya sayfanın kenarına iliştirdiği küçük bir şerh metnin organik yapısına karışırdı. Aynı eser, farklı nüshalarda küçük mutasyonlarla, farklarla yaşardı. Metin, yaşayan bir akarsu gibi bir kopyadan diğerine geçerken yatağını değiştirirdi.

Umberto Eco'nun aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan Gülün Adı'ndan bir sahne. (Jean-Jacques Annaud, 1986) Kütüphanede elyazmaları yazıcılar tarafından çoğaltılıyor.

Matbaa, Gutenberg’in girişimiyle birlikte bu başıboş akışa yepyeni, sarsılmaz bir düzen getirdi. Harfler kasalara dizildi, sayfalar rijit bir biçimde şekillendirildi, kalıplar (klişeler) hazırlandı ve aynı metin yüzlerce, binlerce kez, hiçbir fire vermeden basıldı. Kitap artık dost meclislerinde seslendirilerek performe edilen, auratik bir şey olmaktan çıktı. Aynı metnin binlerce kopyası aynı anda, aynı biçimde dolaşıma girdi. Bu, yalnızca bilginin yayılmasında yaşanan teknik bir ivmelenme anlamına gelmiyordu; okurun, yazarın ve metnin ontolojik doğasını da kökünden değiştirdi. Bir metnin “sabit," değiştirilemez bir biçimi olduğu fikri zihinlere kazındı: Şu kitap, şu baskı, şu sayfa, şu cümle... Metin, belirgin ve sınırları çizilmiş bir standart ürünkimliği kazandı. İşin ilginç yanı, bu meta kimliği güçlendikçe yazarın "imzası" da iyice belirip büyüdü.

Standartlaşmadan doğan "müstakil yazar"

Buradaki paradoksal nokta şudur: Matbaa metni mekanikleştirip standartlaştırırken, modern anlamdaki "müstakil yazarı" da icat etmiştir. İlk bakışta düz mantıkla bunun tam tersini bekleriz; standartlaşma ve makineleşme varsa, kişisel izin ve biricikliğin azalacağını sanırız. Oysa matbaa, metni dondurarak ve sabitleyerek “Bu metin kime ait?” sorusunu tarih sahnesine daha keskin bir biçimde fırlattı. El yazması dünyasında metin çoğu zaman kopyacıların, anonim anlatıcıların, şerh düşen yorumcuların ve geniş geleneklerin süzgecinden geçerek anonimleşirdi. Matbaa çağında ise kitap kapağı, yazarın büyük harflerle yazılmış adı, telif hakkı, mülkiyet kavramı ve okur beklentisi bir araya gelerek yekpare bir yapı oluşturdu. Yazar, giderek daha belirgin, hukuken korunan bir imza haline geldi. Standart metin, standart okur ve müstakil imza (marka), birbirlerini eşzamanlı olarak üretti.

Demek ki, kutsadığımız, o "özgünlük" dediğimiz şey, her zaman tekrarın ve kalıbın tam karşısında, ona düşman bir konumda durmaz. Özgünlük, çoğu zaman tekrarın tam kalbinden doğar. Bir yazarın o çok yüceltilen "imzası" da çoğunlukla inatla tekrar ettiği şeylerden, kendi şahsi klişelerinden oluşur. Bunu edebi tabuları yıkarak, biraz daha sert ve açık söyleyelim: Her yazar, zamanla kendi klişesini üretir. Her yaratıcı zihin, belli bir ustalık noktasına eriştikten sonra kendi tutmuş formülünü yeniden üretmeye başlar. Bir romancının sevdiği, kelimeleri dizerken vazgeçemediği o cümle ritmi. Bir şairin farklı şiirlerinde dönüp dolaşıp geldiği sığınağı olan takıntılı imgeleri. Bir yönetmenin kamerayı yerleştirmeyi sevdiği açısı, bir caz müzisyeninin alametifarikası olan akor geçişi, bir ressamın ışığı kırma biçimi, bir akademisyenin tartışmayı kurduğu o tanıdık kavramsal merdiven… Bütün bunlar zamanla okur/izleyici tarafından tanınır hale gelir. Biz bu istikrarlı tekrarlara duruma göre bazen üslup deriz, bazen takıntı, bazen imza, bazen de kendini tekrar.

Orhan Pamuk’un hafıza, eski eşyalar, şehrin arka sokakları ve derin bir melankoli etrafında dönen o labirentimsi dünyasını herhangi bir kitabının sadece birkaç sayfasını okuyarak hemen tanıyabiliriz. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın zamanla, rüyalarla, eşiklerle ve geçmişin şimdiki zaman üzerindeki o ağır, geçmek bilmeyen gölgesiyle kurduğu cümleler, sadece ona has bir musiki taşır. Dostoyevski’nin insan ruhunu ahlaki bir uçurumun tam kenarına getirip orada saatlerce, sayıklarcasına konuşturma biçimi benzersizdir ama şahsi bir klişedir. Kafka’da aşılmaz kapılar, ulaşılamaz bir yasa, boğucu bir bekleyiş ve kökeni asla açıklanamayan o ağır suçluluk duygusu onun her metninde yeniden, yeniden sahneye çıkar. Bu tekrarlar, metin için birer kusur veya eksiklik olmak zorunda değildir. Tam tersine, sadık okur çoğu zaman yazarını tam da o tekrarlar, o saplantılar sayesinde tanır ve sever. İmza, hiç yoktan var edilen benzersiz bir patlamadan çok, güven veren ve tanınabilir bir tekrar düzeni göstergesidir.

Yapay zekâ: İskeletleri gösteren ayna

Yapay zekânın yaratıcılıkla o tekinsiz ilişkisi tam da burada, kalıpların dünyasında başlıyor: Büyük dil modelleri, devasa metin yığınlarını token adı verilen küçük işaret parçalarına ayırır, bu parçaları yüksek boyutlu sanal uzaylarda sayısal temsillere, yani vektörlere dönüştürür ve hangi bağlamda hangi işaretin hangisini çağırdığını olasılıksal olarak hesaplar. Bu modellerin içinde bizim anladığımız anlamda hazır cevap çekmeceleri, niyetler ya da düşünceler yoktur. Orada insan zihnine benzeyen bir iç dünya yerine, devasa ölçekte işleyen bir ağırlıklandırma ve olasılık düzeni vardır.

Yapay zekâ, insanlığın geçmişte yürüdüğü dilsel yolların haritasını çıkarır ve her adımda “buradan sonra hangi işaret, hangi kelime, hangi ifade daha olasıdır?” sorusuna istatistiksel bir cevap üretir. Bunu mümkün kılan şey, bizim ürettiğimiz yazılı, görsel ve işitsel içeriklerin internet aracılığıyla büyük veri merkezlerinde 1 ve 0 tabanlı sayısal temsillere çevrilmiş olmasıdır. Bu sayısallaştırılmış arşivde bizim için kategorik olarak ayrı görünen her şey, bir ifade, bir önerme, bir görüntü, bir ses ya da bir üslup, birbirine dönüştürülebilir sayısal dizilere indirgenir. Böylece insanlığın geçmiş üretimleri, o Borgesvari tanrısal kütüphanede henüz yazılmamış ama yazılabilir olan sayısız ifadenin hammaddesine dönüşür. Yapay zekâ da tam bu arşivin içinden, yaratıcılığı sıfırdan var eden bir bilinç gibi değil, daha önce açılmış yolları yeniden birleştiren, büken, çoğaltan ve olasılık uzayında yeni geçitler arayan bir üretim makinesi gibi çalışır.

Bu yüzden yapay zekâ, en temelinde devasa bir klişe makinesidir. Ancak bunu bir küçümseme veya hakaret olarak söylemek, teknolojinin ve dilin doğasını anlamamak olur. Matbaa da bir zamanlar kendi döneminin klişe makinesiydi; harfleri diziyor, kalıpları (klişeleri) kuruyor ve aynı metni kusursuzca çoğaltıyordu. Ama buna rağmen modern edebiyatı, modern okuru, o güne dek görülmemiş fikir akımlarını ve "modern yazar" imgesini mümkün kıldı. Yapay zekâ da bugün, insanlığın dilsel kalıplarını, düşünce iskeletlerini daha önce hiç görülmemiş bir hızda ve şeffaflıkta görünür kılıyor. Bize sadece bayatlamış kötü klişeleri sunmakla kalmıyor; aynı zamanda edebi türlerin, üslupların, akademik makale kalıplarının, politik reflekslerin ve entelektüel formüllerin aslında nasıl işlediğini ifşa ediyor.

Ona “Bana şu yazar gibi bir öykü yaz” dediğinizde, hemen o yazarın tonunu taklit eden işaretleri yan yana dizmeye başlar. Bundan yazar ve okur olarak rahatsız olmamız son derece anlaşılırdır. Çünkü yapay zekâ, yazının ve düşüncenin içinde "kutsal" sandığımız, ilham perilerine bağladığımız birçok şeyin aslında bir formül, bir alışkanlık, bir ‘tür bilgisi’ ve istatistiksel bir tekrar olduğunu yüzümüze vurur. Yazarın benzersiz sandığımız o ilahi sesi, yeterince büyük bir veri setiyle okunduğunda çözülebilir, öngörülebilir, taklit edilebilir bir örüntüye dönüşür.

Bu durum yazarı küçültmez veya yok etmez fakat yazarlığı gökyüzünden indirip çok daha dünyevi, çok daha mekanik bir eyleme dönüştürür. Geçmişte matbaa metni çoğaltarak yazarı nasıl öldürmeyip daha görünür kıldıysa, yapay zekâ da insan yazarı bir anda (muhtemelen asla) ortadan kaldırmayacaktır. Ancak yazara sığınabileceği o tembel, o rahat alanı da bırakmayacaktır. Çünkü artık ortalama bir metin, ortalama bir köşe yazısı, ortalama bir şiir veya akademik özet makine tarafından saniyeler içinde yazılabiliyor. Bu durumda insana, hakiki "yazara" kalan o dar alan daha çıplak, daha talepkâr hale geliyor.

Tanrı’nın sonsuz kütüphanesinde bütün cümleler zaten yazılmış ve bizi bekliyor olabilir. Matbaa, o cümleleri çoğaltmanın maddi yolunu açmıştı. Yapay zekâ ise şimdi o kütüphanenin fihristini, örüntülerini ve kalıplarını önümüze seriyor. Geleceğin yazarı, sadece güzel cümleler kuran kişi olmayacak. Geleceğin yazarı dilin bir klişeler okyanusu olduğunu kabul eden, kendi şahsi klişesini (imzasını) tanıyacak kadar dürüst, o klişeyi tam da okurun beklediği anda tuzla buz edecek kadar uyanık ve bazen de bütün bir istatistiğe karşı durup kendi sessizliğine, kendi "kusuruna" sahip çıkacak kadar cesur olan kişi olacaktır. Yaratıcılık, sıfırdan bir şey icat etmek değil; o devasa tekrarın içinde, makinenin asla öngöremeyeceği o "kasıtlı sapmayı" var etme sanatıdır artık.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • klişe
  • matbaa
  • yapay zekâ
  • yazarlık

Önceki Yazı

DENEME

Örmeyen Bayan yahut Kâtibe Bartleby

“Bir yanda hedefine kilitlenmiş olarak A noktasından B noktasına koşan Odysseus’çu üslup, diğerinde sarmal gibi kendi içine dönen Penelope’ci üslup. Peki, ne yolculuğa çıkıyor ne örgü örüyorsanız öykünüzü kim ve nasıl anlatabilir?” 

CENGİZ KOTAN

Sonraki Yazı

SÖYLEŞİ

İrem Uzunhasanoğlu:

“Batının kurucu metinleri tek bir çeviriye, tek bir sese hapsolmamalı...”

“Yazarken kültürel/toplumsal sesi ben çıkarıyorum, çeviride ise çıkarılmış sesin kültürünü/dokusunu korumaya çabalıyorum. Yazar İrem, çevirmen İrem’i bastırmıyor; derinleştiriyor.”

CANSU CANSEVEN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist