İrem Uzunhasanoğlu:
“Batının kurucu metinleri tek bir çeviriye, tek bir sese hapsolmamalı...”
“Yazarken kültürel/toplumsal sesi ben çıkarıyorum, çeviride ise çıkarılmış sesin kültürünü/dokusunu korumaya çabalıyorum. Yazar İrem, çevirmen İrem’i bastırmıyor; derinleştiriyor.”
Onunla karşılaşmanız belki Gitme Gül Yanakların Solar romanına denk gelmiştir, belki Ufkun Öte Yanı’na. Bir Aşkın On Günü’nde yolunuz denk düşmüş olabilir ya da Evvel Bahar’da. Belki Uzak Bir Masal’da. Oksijen gazetesinde yazdığı çeviri analizlerini de okumuş olabilirsiniz. Çünkü kendisi sadece yazar değil, çok kıymetli de bir çevirmen: Virginia Woolf’tan Dalgalar, George Orwell’den Hayvan Çiftliği, Neel Mukherjee’den Özgür Topraklar, Amitav Ghosh’tan Büyük Kaos: İklim Değişikliği ve Hiç Düşünülmeyenler, John Berger ve Anne Michaels’ten Tren Rayları, F. Scott Fitzgerald’dan Çatlak, Ronan Hession’dan Panenka, Spencer Holst’tan Hatalı Toplar Enstitüsü ile Büyücünün Kızı. Bir de çok yakında Ketebe Yayınları’ndan toplu halde ciltli ve koleksiyonluk bir baskıyla çıkacak olan William Shakespeare külliyatı.
Yazar ve çevirmen İrem Uzunhasanoğlu’yla yazarlığı, çevirmenliği, yeniden çeviri meselesini, yaratıcılık süreçlerini, zaman yönetimini ve metinler arası yolculuklarını konuştuk. Kendisinin çeviri eleştirisine, çeviride sadakat ve “self translation” kavramlarına dair düşüncelerini, çevirmen-editör ilişkisinde neleri önemsediğini tartıştık. Ben merak ettiğim her soruyu sordum; onun cevaplarını okudukça kitaplarını ve çevirilerini yeniden okumak istedim. Seçtiği her sözcüğün bilinçli olduğunu, aldığı her kararın gerekçeli olduğunu ve hiçbir cümleyi rasgele yazmadığını anladım. Daha nice kıymetli eserin Türkçesini onun çevirileriyle okuyacağımızı biliyorum; daha çok yazmasını ve çevirmeye hep devam etmesini dilerim.
Karşımda hem bir yazar var hem çevirmen. Bu çok sık karşılaştığımız bir durum değil. Metne dair aidiyet ve sadakat kavramlarının sizde nasıl bir karşılığı olduğunu merak ediyorum.
Romanlarıma nasıl sadakatle bağlıysam, çevirilerim için de benzer bir sadakat duygusunu içimde taşıyorum açıkçası. İkisinde de metni yoktan var ediyorsunuz. Birinde kurgu size ait, diğerinde değil. Romanlarım için hissettiğim aidiyeti çevirilerime de hissediyorum. Hem yazarken hem de çevirirken metinle duygusal bağ kuruyorum. Okurlarım romanlarımda gördükleri kelimeleri çevirilerimde de görüyor ve üsluba karşı yakınlık hissediyor. Metne duyulan sadakat yüzeysel bir şey değildir; onun ritmine, salınımlarına, iç sesine, hatta bazen sustuklarına bağlanırsınız. Yazarken atmosferi, karakteri ben inşa ediyorum; çevirirken bana ait olmayan bir dünyayı kendi dilimde var ediyorum. Çevirideki karakterlere de bağlanıyor, onların sesine temas ediyorum. Metnin ruhuna zarar vermeden, nezaketle yaklaşıp yeni bir dilde yeniden var ediyorum. Yazmak da, çevirmek de kelimeleri yastık yapıp tam ortasında uyumak gibi huzurlu bir his veriyor. Şahsi bir görüş olarak da, yazarların, romancıların kendi dillerinde çeviri yapmalarını önemsiyorum.
Sadakat sorusuna verilebilecek en güzel yanıtlardan birini verdiniz; yüzüm güldü sizi dinlerken. Çünkü ben sadakati sorgularken sizin de kaynak metne olan sadakate nasıl bir pozisyon aldığınızı merak etmiştim ama siz doğrudan erek metne, çevirinize olan sadakatinizden bahsettiniz. Bu çok kıymetli bir yaklaşım; teşekkür ediyorum. Yine de o ikircikli konuyu deşelim isterim. Çeviride metni başka bir dilde yeniden var etme düşüncesinde kararlarınızı alırken dilsel, kültürel ve/veya anlamsal kaygılarınızı nasıl önceliklendiriyorsunuz? “Aşırıya kaçmak” ifadesi çeviride sizin için neye tekabül eder mesela?
Hayatta her şey dengeye oturduğunda güzel, değil mi? Aşırılıklar hemen gözümüze batar, ayrıksı kaçar, ürkütür. Sevginin, sadakatin de dengede olması lazımdır. Çeviride de böyle; fazla bağlı kalırsanız, bu kez hedef dilde mekanik kalırsınız. Ben çeviri fakültesinde okumadım, lakin edebiyat fakültesinde okurken çeviri derslerimiz vardı. Hocamız ilk ders bize demişti ki, “Size çok bilinen bir cümle kuracağım; çevirinin güzeli sadık olmaz, sadığı güzel olmaz.” Bu cümle tüm bu soruların kaynağında yatıyor. Fazla ya da az sadık kalırsan ruhundan uzaklaşırsın. Ton, ritim, kültürel çağrışım gibi birçok unsur var. Hepsine aynı anda sadık kalmak mümkün değil. O yüzden de bazen karar vermek zorunda kalıyorsunuz. Kelime oyunu varsa ya öylece bırakır, dipnot açarsınız ya da yerelleştirip kendi dilinizde o oyunu kurarsınız. Kaynak metnin tüm katmanlarını korumaya çalışmak zaten mümkün değil ama neyi koruyacağınıza dair bir kural da yok. Çevirmenin inisiyatiflerine kalıyor çoğu zaman. Ben çevirilerimi (bilhassa Shakespeare’leri) hep sesli okudum. Türkçede yaşayıp yaşamadığına baktım ve sahnedeki tonlamaları hayal ettim. Bazı yazarlarda da (Virginia Woolf gibi) dil hareket eder, akar, kırılır, kopar, bükülür… Bu hareket duygusunu kendi dilimde vermeyi önemsedim ama diğer yandan da aşırı bir şey yapıp metnin önüne geçmek de istemedim. Özetle, her çalıştığım metin benim için yeni bir deneyim alanı oldu.
Bir sonraki sorumu açıklama niyetinde de soruyorum bunu. Buradaki çatışmayı asla olumsuz bir yönlendirmeyle sormuyorum. Bourdieu sosyolojisinden “habitus” kavramını ödünç alan çeviribilimci Daniel Simeoni, “Çevirmenin habitusu kişiselleştirilmiş toplumsal ve kültürel bir tarihin karmaşık bir sonucudur” der.[*] Sizin özne olarak yazar ve çevirmen kimliklerinizin etkileşimi sonucunda çeviri yaklaşımınızın nasıl olduğunu çokça merak ediyorum.
Bu tanımı sevdim, zira çevirmeni de sıradan bir kalem işçisi olmaktan sıyırıp metnin öznesi haline getiriyor. Bu güzel bir şey. Ancak çevirmen için küçük bir şerh düşmem icap eder. Önünüze gelen metnin ait olduğu bir kültür, yüzyıl ve bir konjonktür var. Roman yazarken, kendi kültürüme dair sosyolojik öğeleri kendi çağımın kelimeleriyle sıralarken, çeviri sizi bu kadar özgür bırakmayabiliyor. Bunu Shakespeare çevirilerimde yakından deneyimledim. Elizabeth Dönemi’nden azade bir Hamlet çevirebilir misiniz mesela? Evet, yazarlığım sayesinde metin katman kazanabilir, geliştirdiğim iç sesim çeviriye müdahale de edebilir ama kültürel çevrem/birikimim metnin dokusuyla uyuşmayabilir. Özetle şöyle diyebilirim; yazarken kültürel/toplumsal sesi ben çıkarıyorum, çeviride ise çıkarılmış sesin kültürünü/dokusunu korumaya çabalıyorum. Zihnimden geçenler evvela kendi hafızamın (bireysel/kolektif) eleğinden geçiyor ama bir sınıra gelip duruyor. Yazar İrem, çevirmen İrem’i bastırmıyor; derinleştiriyor. İşin güzel tarafı da burada; her çevirimden sonra yazarlığımın imkânları üzerine düşünüyorum.
Ben bu yazar İrem ile çevirmen İrem’i biraz daha deşmek istiyorum. Tanzimat Dönemi ve Tercüme Bürosu dönemlerinden Türk edebiyatımızdaki yazar çevirmen örneklerine; Ahmet Mithat Efendi’den ve Sabahattin Eyüboğlu’ndan Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Cahit Sıtkı Tarancı’ya, hatta Nâzım Hikmet’e, pek çok yazar çevirmen örneklerinden bahsetmemiz mümkün. Sevin Okyay’ı, Ayşe Sarısayın’ı, Tomris Uyar’ı, Afşar Timuçin’i, Pınar Kür’ü ve Can Yücel’i de saymadan geçemeyiz. Bir de tabii Nihal Yeğinobalı var. Bu isimlere baktığımızda, her birinin çevirilerinin ve kendi metinlerinin edebiyat tarihimizde ne kadar kıymetli olduğunu düşünmeden edemiyoruz. Çevirmenin yazar kimliğiyle çevirmen kimliğinin çatışmasını nasıl yorumluyorsunuz? Kendi çalışmalarınızda nasıl gözlemliyorsunuz?
Açıkçası bir çatışma görmüyorum. Bir jonglör gibi havaya toplar atıyorum ve hiçbiri birbirine değmiyor diyebilirim. Saydığınız tüm değerli isimlere bakınca, edebiyatımızda Ahmet Mithat Efendi’den Sabahattin Eyüboğlu’na, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Nâzım Hikmet’e, güçlü bir yazar-çevirmen hattı var. Bu iki kimlik birbirini zayıflatan değil, tam tersine besleyen iki damar gibi. Tomris Hanım’ın çevirilerinde ve metinlerinde derin bir akış var. Keza Can Yücel’de de böyle. Çevirdiği bir Amerikan şiirinde yerel bir ağızla “Oy!” hitabıyla başlar; bunu kendi şiirinde de görürsünüz. Çünkü metin aynı yerden besleniyor: dil ve ritim. Çatışma demeyi doğru bulmuyorum. Belki bir “gerilim” olabilir ama çatışma değil. Çeviride bir başka yazarın sesine alan açmanız gerekirken, kendi metninizde sesi kurarsınız. Şahsi olarak şunu itiraf edebilirim. Çeviri yaparken dilin sınırlarını daha net görüyorum. Hangi kelimeyi neden kullanıp kullanamayacağımı, özgürlüğümün hudutlarını… Sonra romana oturduğumda daha özgür hissediyorum. Bazen de yazarlık reflekslerim çevirdiğim metne sızıyor; eksiklerini görüyorsunuz. Özetle, iki kimlik benim için çatışma değil, bir geçiş hali. Karşı komşuya kahve içmeye geçip sonra eve geri dönmek gibi.
“BENCE ÇEVİRMENİN SESİ METNİN İÇİNDE DUYULABİLİR AMA METNİN ÜSTÜNÜ ÖRTMEMELİDİR. ÇEVİRMEN ‘KENDINI GÖSTERMEK’ ARZUSUNDA OLMAMALIDIR.”
Ya karşı komşunun kahvesinde şeker fazlaysa ya da biraz acı geldiyse size, bunu dipnotlarla, belki açıklamalı çeviriyle ya da eksiltmelerle dile getirir misiniz peki? Hani olmaz değil çünkü; bazı metinlerde çevirmenin görünürlüğünü ve sesini daha yoğun duyabiliyoruz. Bu sizde de var mı? Olmalı mı? “Aa, bu kesin İrem Uzunhasanoğlu’nun çevirisidir” derler mi mesela?
Bu sorunun cevabını benim hem romanlarımı hem de çevirilerimi okuyanlara sormalı belki de. Ben bir yolculuktayım; her kitap bana yeni bir şey katıyor, yeni bir alan açıyor ve yeni bir şey öğretiyor. Mutlaka bir üslup oturmuştur ve bunu iyi okurlar keşfeder diye düşünüyorum. Tabii bence çevirmenin sesi metnin içinde duyulabilir ama metnin üstünü örtmemelidir. Çevirmen “kendini göstermek” arzusunda olmamalıdır. Önemli olan doğru aktarım, doğru edebiyattır. Mesela bazen çok dipnot, okuru metinden koparır; çevirmen az ve öz söylemelidir. Tarihsel ve kültürel bağlamları açıklama haricinde çok fazla dipnot açılırsa, çevirmen devamlı açıklayan bir sese dönüşür.
Çeviri yapmanın yazarlığınızı, yazarlığınızın da çevirmenliğinizi beslediğinizi düşünüyor musunuz? Ve ikisini de aynı anda mı yapıyorsunuz?
Bu sorunun cevabı hayatımın farklı dönemlerinde değişiklik gösterdi. Bazen ikisini aynı anda çalışabildim. Sabah romanımı çalışıp geceleri çeviri yaptım. Muhtemelen teslim tarihlerine yetişmeye çalışıyordum. Bazen romanımın çıkış dönemlerine denk geldi, bazen de romanımı zihnimde kurduğum zaman dilimlerine. Şöyle bir anım da vardır. Virginia Woolf’un Dalgalar’ını çevirdiğim dönemde, Woolf’un virgül atarak cümleyi bitirememe hali beni o kadar etkilemiş olacak ki, o dönem yazdığım metinde bol bol virgül atarken bulmuştum kendimi. Ama fark ettikten sonra da kendi üslubumu korumaya karar vermiştim, zira yazdığım metin bilinç akışı değildi. Sorun olarak gördüğüm tek şey şu olabilir: Her iki meslek de yalnız yapılıyor ve içe dönüklük, sessizlik istiyor. O geri çekilme hali ve sosyal hayattan uzak kalmak biraz yıpratıcı olabiliyor.
Bu kadar çok çeviri yapıyorsunuz, kendi kitaplarınızı yazıyorsunuz, senaryo yazıyorsunuz; bunların hepsinin yanında bir de annesiniz. Öncelikle sizi kutluyorum, her biri için ellerinize sağlık ama söyler misiniz, nasıl yetişiyorsunuz?
Modern hayat bizim tek bir alana hapsolmamıza müsaade etmiyor. Farklı personalarımız var: anne, evlat, çalışan, patron, dost, kardeş, eş… Üstelik buna ek vazifeleri var modern bireyin; kendine bakacak, spor yapacak, takviyeler, giyim stilleri… Her şeye yetişme çabası bir modern yaşam kâbusu, bu kesin! Hepsinde kusursuz olabiliyor muyuz? Her şeye yetişebiliyor muyuz? Bunun becerisini geliştirdik bence. Yirmi dört saate ne çok şey sığdırıyoruz! Ben birkaç haftadır elimdeki çeviride ilerleyebilmek için sabah altıda kalkıp oğlumu okula uğurladıktan sonra çeviriye oturuyorum. Beş-altı sayfa çevirmeden kalkmıyorum masadan. Sonra günün kalanını planlıyorum. Sosyallik, şahsi işler, roman çalışmak, kültürel aktiviteler. Örneğin perşembe günleri haftalık yazı yazdığım gazetenin yazısını teslim ediyorum. O hafta köşemde yazacağım romanı okumalıyım ve yazımı tamamlamalıyım. Zamanı uzun ve bütün parçalar yerine, kısa, küçük ama efektif anlara bölüyorum. Parçalı, kesintili ama yoğun mesai verdiğim anlara... Bu da ister istemez üretim biçimimi değiştirdi. Artık daha kısa anlarda odaklanmayı, gürültülü kafelerde bile çalışabilmeyi ve kaldığım yerden devam edebilmeyi öğrendim. Hepsi dikkat, odak ve sabır istiyor. Hayat ise gümbürtüyle akıp gidiyor. Annelikte öğrendiğim sabır ve “az uyku” bana alan açtı. Sabahın erken vakitlerinde kalkıp geç vakitlerde yatmak bir yaşam biçimi oldu benim için. Burada eklemeden geçemeyeceğim ama kadının üzerine çok daha fazla yük biniyor. Daha çok para kazanmalı, ayaklarının üzerinde durmalı, bunu yaparken mükemmel anne olmalı, kusursuz kadın olmalı gibi gibi… “Keşke her şeye yetişmek zorunda kalmasaydık” diye düşünüyorum bazen ama tempom düştüğünde de, “Eyvah, bugün yeteri kadar çalışmadım” diyerek paniğe kapılıyorum.
Sizi o kadar iyi anlıyorum ki; ama bütün bu yoğunluğu ve koşturmacayı her şeye inat, en iyi şekilde ve başarıyla yürüttüğünüzü söyleyebilirim naçizane. Ellerinize sağlık her biri için. Peki, kitapları çevirmeye başlamadan önce okuyor musunuz? Ya da nasıl bir hazırlık sürecine giriyorsunuz?
Bu sorunun cevabı da değişkenlik gösteriyor. Zaten bazıları iyi bildiğim metinler oluyor; mesela Hayvan Çiftliği, Dalgalar, Hamlet, Romeo ve Jülyet, vs. gibi… O zaman okumuyorum. Örneğin geçen yaz modern bir İrlandalı yazar olan Catherina Prasifka’yı çevirdim; onu da okumadım. Şu an Kristin Hannah çeviriyorum, onun da sadece ilk üç bölümünü okumuştum. O da çeviriyi kabul edip etmemeye karar vermek içindi. Metnin ritmini, sesini, atmosferini kurgudan daha çok önemsiyorum. Türkçeye nasıl aktarılacağı konusunda bunlar daha önemli.
Peki, gerekli gördüğünüz durumlarda yazara danışmak istiyor musunuz?
Ölmüş yazarlar için böyle bir şansım olmuyor. Çağdaşlardan da hiçbirine danışmadım diyebilirim. Ama çağdaşlarla sonradan iletişim kurup sohbet ediyoruz. Hatta geçtiğimiz günlerde birini İstanbul’da misafir edip gezdirdik bile. Panenka’nın yazarı Ronan Hession’la Üsküdar’dan Eminönü’ne geçen bir vapurda, ardından Galata Köprüsü üzerinde uzun uzun edebiyat konuştuk.
Ben de o kitaba gelecektim, yeri geldi. Kitabın başında dipnot var aslında ama yine de burada söyleyin istiyorum. “Panenka” ne anlama geliyor ve kitaptaki karakterimiz Joseph’le nasıl bir bağlantısı var bu ismin? Biraz bu kitabı ve çeviri sürecini konuşalım isterim.
Panenka, adını futboldaki bir penaltı vuruşundan alıyor. Kalecinin kendini bir tarafa atacağını sezerek topun tam ortaya, yumuşak bir dokunuşla bırakılmasına deniyor. Ben de çevirmeye başlamadan evvel araştırıp videolar izleyerek öğrendim. Roman kahramanı Joseph ise emekli bir futbolcu; seneler evvel kaçırdığı bir penaltı yüzünden hayatı mahvolan ve bir daha hayata tutunamamış bir adam. Ne herkesin sevdiği favori futbolcu olabilmiş ne iyi bir baba ne de iyi bir eş. Ve artık ölümcül bir hastalığı var. Pişmanlıklarla, hesaplaşmalarla örülü, zarif ve naif bir roman. Ronan da sakin ve sade bir dilin içinde, yoğun bir duygusal alan kurmuş. Büyük anlar yok; daha çok gündelik sessizlikler var. Ben de romanın bu kırılgan yapısını, minimal dilini korudum çevirirken. Joseph’in yalnızlığına ve hayata tutunma çabasına uygun bir kelime dünyası kurdum. Geçtiğimiz günlerde Beyoğlu’ndaki Robinson Crusoe Kitabevi’nde harika bir söyleşi yaptık kendisiyle. İnsanlık hallerini, duygu durumlarını nasıl işlediğini ve Panenka’yı nereden yola çıkarak yazdığını bize uzun uzun anlattı.
George Orwell, Virginia Woolf, F. Scott Fitzgerald, John Berger gibi modern edebiyatın ve hatta William Shakespeare gibi İngiliz edebiyatının çok kıymetli şair ve oyun yazarının eserlerini Türkçeye kazandırdınız. Elbette bunların yanında çağdaş başka yazarlar da var ama ben önce bu klasik eserlerden konuşmak istiyorum. “Yeniden çeviri” (retranslation) meselesi de çeviribilimde oldukça önemli. Handbook of Translation Studies’te “retranslation” (yeniden çeviri) kavramı, aynı kaynak metnin aynı erek dile ikinci ya da sonraki aktarımı şeklinde tanımlanır. Siz de aslında Türkiye edebiyat dizgesine ya da bizim kelimelerimizle “piyasasına” yeniden çevirilerinizle başka bir “yorum” ve “bakış” ya da bir “eleştiri” sunuyorsunuz. Mevcut çevirileri düşündüğümüzde, siz kendi çevirilerinizi tarihsel, bağlamsal ve elbette yazınsal olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yeniden çeviri meselesi bana çok fazla soruluyor. Özellikle Woolf ve Shakespeare’de, “Zaten çevirileri var, sen neden çeviriyorsun ki?” dendi. Ben de onlara, çevirilerimin bir öncekilerin yerine geçmesi iddiasında olmadığını ama metnin zaman içindeki yolculuğunun doğal bir parçası olduğunu söyledim. Batının kurucu metinleri tek bir çeviriye, tek bir sese hapsolmamalı bence. Her çevirmen kendi çağından seslenir. Dil organiktir; değişir, dönüşür. 1960 yılındaki bir çeviriyi, 2013 doğumlu oğluma okutamıyorum mesela. Dahası, metnin bizde uyandırdığı karşılık bile değişir. Romeo’yu muhteşem bir âşıktan, narsist, travmalı bir çocuk karakter olarak yorumlamamıza kadar uzar bu konu. Kısaca, her çeviri aynı metne yöneltilmiş farklı bir okuma, hatta bir tür eleştiri aslında. Özellikle klasik metinlerde, dilin ağırlığını korumakla, metni bugünün okuru için canlı kılmak arasında çok hassas bir dengeyi gözetmeyi çok seviyorum.
“ÇEVİRİNİN SADECE BIR ÜRETİM ALANI DEĞİL, AYNI ZAMANDA DÜŞÜNME VE YAZMA BİÇİMİMİ KESKINLEŞTİREN/GELİŞTİREN BİR ALAN OLDUĞUNU FARK ETTİĞİM ANDA ONA SIKICA TUTUNDUM.”
Çok benzer bir yerden bakıyoruz meseleye; buna çok sevindim. Tam da bu noktada ne isterim ya da isterdim, biliyor musunuz? Çevirilerinizde, özellikle de yeniden çevirilerinizde sizin ÖNSÖZ’ünüzü okumak isterim. Dalgalar’ı açtım mesela; İrem Uzunhasanoğlu’nun bir önsözünü okumak isterdim. Ya da Hayvan Çiftliği... Bunların çoğu zaman editoryal kararlar olduğunu da biliyorum ama siz bu fikre nasıl bakıyorsunuz, merak ediyorum.
Aslında cevabı sorunun içinde vermişsiniz; bunlar editoryal kararlar. Önümüzdeki ay çıkacak olan on iki Shakespeare çevirimi tek ciltte topladık; girişine bir önsöz yazdım, günlerimi aldı. Okura doğru mesajı ulaştırmak çok önemliymiş. Belki de çeviriden daha zordu diyebilirim. Ben de özellikle yeniden çevirilerde önsözün çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Sadece metni açıklamak için değil; o metinle nasıl bir ilişki kurduğunuzu, yaklaşımlarınızı, neden yeniden çevrildiğini, bugün o kitabı neden yeniden okumamız gerektiğini konuşabilmek için… Ben de bahsettiğim önsözde bunları yazdım. Metinlerle kurduğum bağı, düşünsel ve duygusal ilişkiyi anlattım. Çeviri teknik, mekanik bir şey değildir; uzun ve meditatif düşünme halleridir. Bunu da okurla paylaşmak, okurun hem metinle hem çevirmenle bağ kurmasını ve güvenmesini sağlar.
Çok heyecanlandım; merakla okumayı bekliyorum hem çevirilerinizi hem de önsözünüzü. Aslında siz çeviriye tesadüf eseri, bir yayıncı arkadaşınızın desteklemesiyle başlıyorsunuz ve iyi ki de bu alana giriyorsunuz. Öngörülü biriymiş, kendisini de hem kutlarım hem ona teşekkür ederim. Çeviriyi bir zihin egzersizi olarak gördüğünüzü de okuyorum. Bu durumda şunu merak ediyorum: Siz aslında yazarlığınızı beslemek için, bir yandan da keyifle başka metinler üretiyorsunuz. Sevdiğiniz kitaplara mı denk geliyorsunuz, ya da kitapları siz mi bulup öneriyorsunuz?
Başlangıçta bir tesadüf ve “Neden çeviri yapmıyorsun?” sorusuyla başladığım doğru. Sonrası ise tamamen bilinçli bir tercih haline geldi. Çevirinin sadece bir üretim alanı değil, aynı zamanda düşünme ve yazma biçimimi keskinleştiren/geliştiren bir alan olduğunu fark ettiğim anda ona sıkıca tutundum. Hangi işle meşgul olursam olayım, elimde hep bir çevirim var artık. Tabii bu mesleği sadece yazarlığı besliyor diye yaptığımı söylersem de hatalı ve eksik söylemiş olurum. Çünkü çeviri aynı zamanda benim için bağımsız bir yaratıcı alan; başka bir metnin içinde düşünmek, onunla birlikte ilerlemek gerçekten çok özgün bir deneyim. Metin seçimlerine gelince… Bazen yayıncıların önerdiği projeler oluyor, bazen benim önerdiğim metinler. Yayınevlerini tanıyor; ne istediklerini, ne beklediklerini biliyorum. Benim metinle bağ kurmam kadar, yayınevinin sahiplenmesi de çok önemli. Beraber, paslaşarak yürüyoruz bu yolu.
Peki editörler? Çevirilerinize yapılan düzeltiler, müdahaleler nasıl oluyor? Editör-çevirmen işbirliklerini verimli görüyor musunuz; sorunlar yaşadığınız oluyor mu?
Bu sorunun cevabı da epey değişken. Doğru metni doğru editörle çalışmaktan, tertemiz bir metin teslim etmeye kadar uzayan, geniş bir yelpaze. Editörün de en az çevirmen kadar kültürel bilgisi ve önsezileri olmalı. Her şey sadece tashih değildir. Ben Virginia Woolf ve Shakespeare editörlerimde çok ama çok şanslıydım. Çok titiz çalıştık. Özellikle Shakespeare’de virgülün yeri bile çok önemliydi; bir kelime değişse bu kez hece sayısı kaçıyor ya da kafiye bozuluyordu. Zeynep’e (Ekşi) o anlamda teşekkür borçluyum. Doğru müdahalelerde bulundu ve yayıneviyle çevirmen arasında köprü kurdu.
Peki, çevirmeyi çok istediğiniz, bir de benim çevirimle yayımlansın dediğiniz bir kitap var mıdır?
Açıkçası özel bir örnek yok aklımda ama İngiliz edebiyatının iyi metinlerini çevirmeye devam etmek istiyorum.
Oksijen gazetesine yazılar yazıyorsunuz, kendi kitaplarınız var, çeviriler üretiyorsunuz. Yayın dünyası için hem çok yönlü hem çok üretken bir isimsiniz. Peki sizce çeviri eleştirisi de, yazın eleştirisi de neden yok denecek kadar az? Bunu neye bağlıyorsunuz?
Bunu bir yokluk ve eksiklik olarak mı görmeli, yoksa edebiyatın/çeviri edebiyatının insanların hayatındaki yerine mi bakmalı önce acaba diye düşünüyorum. Çünkü eleştiri dediğimiz şey yalnızca iyi okurlukla değil, zaman, mesafe ve belli bir entelektüel zeminle de ilgili. Bugün yayın dünyası çok hızlandı, kitaplar çok hızlı dolaşıma giriyor ve aynı hızla “yeni çıkan” rafları değişiyor. Bu hızın içinde eleştirinin derinleşmesi mümkün mü? Yüzeysel okuduk, yüzeysel geçiştirdik gibi bir kültürel durum söz konusu oldu ne yazık ki...
Çeviri eleştirisi meselesinde ise durum daha karmaşık. Çünkü bir çeviriyi değerlendirmek, yalnızca hedef dili değil, kaynak dili de bilmek, iki metin arasında çok dikkatli bir karşılaştırma yapabilmek anlamına geliyor. Bu da doğal olarak daha sınırlı bir alan yaratıyor. Bir de tabii en önemlisi, ülkemizde eleştiri kültürü gelişmediği için “yıkıcı” olarak görülüyor; arkadaşlıkları bozuyor, küslükler oluyor. Metni çoğaltan bir yerden bakılmayınca da, kitap eleştirisiyle linç kültürü birbirine karışıyor. Ben Oksijen Gazete’de sadece çeviri romanların analizlerini yapıyorum.
Bir röportajınızda okuduğuma göre, Evvel Bahar kitabınızı İngilizce yazıyorsunuz. Buna yine çeviribilimden “self translation” kavramıyla yaklaşmak istiyorum. Bir yazarın kendi metnini çevirmesine Elif Şafak’ta denk geliyoruz bugünün dünyasında; Orhan Pamuk’un da İngilizce çevirilerde çevirmenle çok yakın bir temasta olduğunu biliyoruz. Emine Sevgi Özdamar’ı da bu gruba dahil etmemiz mümkün. Buradaki çeviri sürecinizi ya da İngilizcede yeniden yazma deneyiminizi merak ediyorum.
Evvel Bahar’ın ilk bölümünü İngilizceye çevirmiştim; Amerika’da bir dergide yayımlandı. Uzak Bir Masal’ı ise İngilizce yeniden yazdım. Sanırım bu sürece çevirdim diyemem; yeniden yazmak daha doğru olacak. Saydığınız isimler yurtdışında kendini kanıtlamış kişiler. Benim çabam ise şimdilik dil bariyerini ortadan kaldırmak, hikâyemin evrenselliğini kanıtlamak ve romanımı Avrupa’daki yayıncılara ulaştırmak için. Yayınevim Doğan Kitap telif haklarımı da temsil ediyor; geçtiğimiz günlerde Arapçada yayımlandı romanım. Böylece sınırları aşmak için güzel bir adım attık. Romanımı İngilizce yazma deneyimine gelince; aynı notayı iki farklı enstrümanla çalmak gibiydi. Sadece kelimeleri değil; kültürü, şehrimin semtlerini, Türkçe özel isimleri aktarmak eğlenceli bir süreçti.
Ellerinize sağlık. Kitaplarınızın da, çevirilerinizin de yolu açık, okurları bol olsun; anlatacak hikâyeleriniz de hiç bitmesin. Benim için çok keyifli bir söyleşiydi, çok teşekkür ederim.
Çok teşekkür ederim; değer kattınız incelikli, özenli sorularınızla.
[*] Daniel Simeoni, “The Pivotal Status of the Translator’s Habitus”, Target 10:1, 1998, s. 1-39.
Önceki Yazı
Tanrı’nın kütüphanesi:
Matbaa klişelerinden yapay zekânın örüntülerine
“Yapay zekâ, en temelinde devasa bir klişe makinesidir. Ancak bunu bir küçümseme veya hakaret olarak söylemek, teknolojinin ve dilin doğasını anlamamak olur.”
Sonraki Yazı
Kesiyorum, biçiyorum ama dikemiyorum, Brütüs!
“Hanya Yanagihara’nın yakın ilişkiler, travmayla başa çıkmak, kendini gerçekleştirmek gibi temaları odağına alan kitabı Değersiz Bir Hayat, editörlere, eleştirmenlere, çağın hızına sırtını dönmesine rağmen kanonlaştı. Azimli ve geniş yürekli bir okursanız, sizin için de geç değil.”