• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Kesiyorum, biçiyorum ama dikemiyorum, Brütüs!

“Hanya Yanagihara’nın yakın ilişkiler, travmayla başa çıkmak, kendini gerçekleştirmek gibi temaları odağına alan kitabı Değersiz Bir Hayat, editörlere, eleştirmenlere, çağın hızına sırtını dönmesine rağmen kanonlaştı. Azimli ve geniş yürekli bir okursanız, sizin için de geç değil.”

Hanya Yanagihara

ÇİLER İLHAN

@e-posta

DENEME

11 Haziran 2026

PAYLAŞ

Hanya Yanagihara, Değersiz Bir Hayat’ı ajansı Anna Stein’a teslim ettiğinde, Sarah Shaffi’nin yazısına[1] göre şuna benzer bir şey demiş: “Mükemmel oldu. Tek kelimesine dokunma.” Ajansı, yüzüncü sayfadan sonra yine de bir kalem kapıp önerilerini iletmekten kendini alamamış fakat sadece birkaç önerisi kabul edilmiş. Yayıncısı Doubleday’in editörleri de detaylı düzeltiler yaparak bir mektup yollamış yazara. Cevap: “Kitabı istemiyorsanız Amazon’da kendim bastırırım.”

Hanya Yanagihara’nın 2015’te çıkan ikinci romanı Değersiz Bir Hayat, aynı yıl Booker Ödülü’nde kısa listeye kalmıştı. Kirkus Ödülü’nü de almasına rağmen, mesela tüm eleştirmenlerin ağızbirliğiyle övdüğü, 2013 tarihli ilk kitabı People in the Trees’in aksine, bu kez farklı sesler duyulmuştu. Eserin çok satmasına elbette engel olmadı bu; yazarının belki bir parça da yıllardır New York’un kültürel hayatının saygın, ışıltılı sularında dolaşıyor olmasından… Yazar, editör, seyahat yazarı Yanagihara, 2017’den beri T: The New York Times Style Magazine’in genel yayın yönetmeni. Öncesindeyse yayıncılık ve Condé Nast Traveler benzeri güçlü mecralarda yazarlık ve editörlük geçmişi var. Özel hayatı hakkında romanının başkahramanı Jude (ve kitabını adadığı arkadaşı Jared Hohlt) misali, oldukça ketum. Kaliforniya’da doğup Hawaii ve Teksas dahil çeşitli şehirlerde büyüdüğünü, New York’ta yaşadığını biliyoruz.

Üçüncü kitabı Cennete 2023’te yine Doğan Kitap tarafından basılan Yanagihara’nın Değersiz Bir Hayat’ını okuyup bitirdikten sonra metinden uzaklaşıp olabildiğince tarafsız bakabilmek amacıyla aklımı nadasa almışken; tesadüflerin, küçük şeylerin, edebiyatın tanrısı (aynı tanrıçaolsa gerek), geçen hafta karşıma bir podcast ile bir yazı çıkardı.

Gazeteci-yazar Yenal Bilgici, Sıfır Sayı isimli podcast’inin, yazar Banu Yıldıran Genç’i konuk ettiği “Ne Yazılıyor, Ne Okunuyor?” bölümünde şuna benzer bir şey diyordu Karl Ove Knausgård’ın Kavgam serisi hakkında: “Kitabı hangi dilde okursanız okuyun, eğer yeni bir dil öğreniyorsanız, nereden baksanız harika bir bir şey; sabah oldu yatağımdan kalktım’dan kendime bir fincan kahve koydum’a giden yolda tek tek pek çok nesne isimlendirilip, sıfat anılıp, eylem sıralandığı için...”

Kültür diye adlandırdığımız o karmaşık ağın türlü ürünlerinin çekirdek gibi çitletildiği bu über-hız çağında, okurun artık sayfalar boyu sabretmediği, yayıncıların istisnalar hariç kalın kitap basmak istemediği, novellaların ziyadesiyle popülerleştiği de konuşuluyordu podcast’te.

Aynı gün, Berke Kaya’nın, Velev’deki “Pamuk Şekeri Gibi Edebiyat, Yazılan Çok, Kalan Az” başlıklı yazısında,[2] anlaşmışlar gibi, iki kitap birden çıktı karşıma bu kez:

Hume’un önerdiği sentez (canlı anlatımla derin çözümlemenin birleşmesi) tam da burada önem kazanıyor. Edebiyat insanı anlamaya yöneldiğinde kalıcı hale gelir. Peki, bugün böyle metinler yok mu? Var. Örneğin, Karl Ove Knausgård’ın Kavgam serisi gündelik hayatı anlatır, ama altı ciltlik bir kazı işi yapar; babalık, erkeklik, yazarlık gibi kavramları içten deşer. Ya da Hanya Yanagihara’nın A Little Life’ı; travmayı göstermekle kalmaz, travmanın zamanla nasıl bir kimlik inşa ettiğini mıhlar zihnimize. Ama bu metinler genellikle ‘zor’, ‘ağır’, ‘yorucu’ diye etiketlenir; çünkü okurun çaba göstermesi gerekir. İşte azalan şu bu: Çaba!

Kaya’ya genel olarak katılıyorum; bahsettiği eserlerin kalıcılığı dahil. Bununla birlikte, sadece çaba da derin çözümlemelerle donanmış bir edebiyat eserini tutarlılıkla lezzetli kılmaya yetmeyebiliyor.

Hanya Yanagihara
Değersiz Bir Hayat
çev. Sıla Okur
Doğan Kitap
Şubat 2018
824 s.

Değersiz Bir Hayat, ara ara yaşanan kırılmalara rağmen uzun yıllar dost kalan dört üniversite arkadaşını gençlik yıllarından 50’lerine dek konu alıyor; Willem, Jude, JB ve Malcolm. Kökenleri, yetiştirildikleri ortamlar, yetenekleri farklı bu dörtlüden Jude’a odaklanıyor roman: En gizemlileri, en yakışıklıları, en zekileri, en “arızalıları”. Yıllar içinde hepsi kendi alanlarında başarılı olacak bu dörtlü, yetişkinlik yıllarını New York’ta geçiriyor. Yedi bölüme ayrılmış eserde özellikle Jude’un hikâyesi geri dönüşlerle aktarılıyor. Romanın büyük kısmı üçüncü tekil şahısla anlatılırken, üç kısa alt bölümde, Jude’a babalık yapan, eski hocası Harold’ın sesini duyuyoruz. Amma velakin romandaki kalabalığa (evlere, kentlere, Bhutan’a kadar çıkılan seyahatlere, hukuk tartışmalarına, matematik teorilerine, hatta yemek tariflerine, manastırlara, üniversite yurtlarına, motel odalarına…) rağmen, biz Jude’un karanlık zihninde hapisiz. Sayfalar boyu.

Jude’un ruhundaki yaraların bedenine yansıması; küçük yaşlardan itibaren önce başkalarının, sonra kendisinin zarar verdiği vücudunun giderek bozulması, adeta yavaş yavaş çürümesi; başkahramanın acı çektikçe kendini bir nevi “ucubeye” dönüştürmesi oldukça etkileyici bir dönüşümle, simgesellikle aktarılmış. Travmalarla dolu, sert bir çocukluktan sağlıklı bir yetişkinliğe adım atabilmek, o yerde kaybolmadan, sağlam bir zeminde kalabilmek gibi büyük meseleleri açık kalp ameliyatı yaparcasına, olanca netliğiyle ortaya koyması açısından pek başka okumalara benzemeyen bu kitabın, insanın canını yakan çok sahnesi var:

Taburcu olup yurda geri gönderildikten sonra sırtını ilk gördüğünde ürkmüş, banyo aynasından kaçmaya çalışırken ıslak fayansta kayıp düşmüştü. Dayaktan sonraki ilk haftalarda yara dokusu yeni oluşurken sırtı şişlik içindeydi, öğle yemeğinde yalnız oturur, büyük çocuklar peçetelerini ıslatıp yaptıkları topları ona fırlatarak sırtından sektirmeye çalışır, isabet ettirince tezahürat yaparlardı. O zamana kadar dış görünüşüne özellikle kafa yormamıştı. Çirkin olduğunu biliyordu. Yıpranmış olduğunu biliyordu. Hastalıklı olduğunu da. Ama bir garabete dönüştüğünü hiç düşünmemişti. Halbuki dönüşmüştü artık. Hayatının yazgısıydı bu adeta: Her geçen yıl kötüleşecekti, daha mide bulandırıcı, daha berbat bir hal alacaktı. Her yıl insan olma hakkı azalacak, gitgide insanlıktan çıkacaktı. Ama artık umursamıyordu, umursayacak hali yoktu. (s. 621)

Romanda masaya yatırılan ana meselelerden biri, yakın ilişkilerin doğası. Dört arkadaşın üniversite yıllarında kurduğu çembere, ilerleyen yıllarda Richard, Harold, Julia gibi isimler ekleniyor ve kahramanların sonradan edinilmiş, seçilmiş ailesi genişliyor. Yaşamın doğasına, döngüsüne uygun şekilde ara sıra denge değiştiren bu dinamiklerin yapısı malum, özünde karmaşık; çocuklukta yoksun kalınmış, gençlikte, yetişkinlikte giyilmeye uğraşılan aidiyet duygusunun peşinde koşmak, diğerinin aynasında kendi en iyi versiyonunu yeşertmeye çalışmak, yer yer çekememezlikler, hatta şöhret veya başarı için azıcık ihaneti göze almak; hepsi birer kocaman başlık. Dostluktan sevgililiğe, ebeveyn-çocuk ilişkisine, birlikteliklerin doğası sık sık sorgulanıyor:

Son zamanlarda, karşılıklı bağımlılığın o kadar kötü olup olmadığını tartıyordu. Arkadaşlıklarından zevk alıyordu, kimseye de bir zararı yoktu, dolayısıyla bağımlı olsa kime neydi? Hem bir ilişki içinde olmak, arkadaşlıktan daha hafif bir bağımlılık değildi. Neden bu yirmi yedi yaşında normaldi de, otuz yedi yaşında tuhaflaşıyordu? Neden bir arkadaşlık, ilişki kadar muteber değildi? Daha bile iyi bir şey olmasının önündeki engel neydi? İki insan ömürleri boyunca yan yana durmayı cinsellik, fiziksel çekim, para, çocuk, mal mülk bağları olmadan, sadece karşılıklı olarak istedikleri ve hiçbir kitapta yazmayacak bir birlikteliğe gönül verdikleri için tercih ediyorlardı. Arkadaşlık, karşıdakinin gıdım gıdım acılar çekmesine, uzun uzun sıkılmasına, arada bir başarı kazanmasına tanık olmaktı. Bir insanın en kötü anlarında yanında olma ayrıcalığından şeref duymak ve karşılığında kendi kötü gününde onun yanında olmasını beklemekti. (s. 265)

Değersiz Bir Hayat’ın ilk birkaç yüz sayfasından sonra yer yer, araya reklam girilsin diye uzatılmış bir melodram seyrediyormuşum gibi veya 800 küsur sayfa boyunca bir değil, birkaç ayrı roman okuyormuşum gibi hissettiğim oldu. Sanki yazarının elinde, acıları kanırtıp kanatmaktan adeta zevk alan zalim bir çomak da var; zarafetiyle, gözlemlerinin keskinliğiyle kimi sayfaları dönüp bir kez daha okutan efsunlu bir asa da... Olay akışı bizi yer yer ters köşeye yatırıyor, karşımıza özenle dizilmiş, şiirsel söz öbekleri sıklıkla çıkıyor. Jude’un hayatında kısa, sert bir dönem kaplayacak Caleb’i bize tanıştırmasındaki dehaya hayran kaldığım da doğrudur. Kokusunu uzaktan aldığımız bir tufan gibi onu aniden önümüze atmasındaki marifet! Birden nasıl, nereden “bilir olduk” biz, Caleb’i? Kırık “gibi görünen” burnundan mı?

Hanya Yanagihara

İnsanın kendine en büyük zararı (elbette özellikle yetişkinlik yıllarından bahsediyorsak) kendinin verebileceğini; sadece doğmuş olmakla bile bu dünyada bir “yer” kaplamaya hakkımız olduğu bilgisinin sonradan, dışarıdan enjekte edilmesinin imkânsız değilse dahi epey çetrefilli bir iş olduğunu; fiziksel görüntümüz genelgeçer normlara göre “güzel”ken, karanlık ruhsal şatomuzdaki “çirkin”in bize dayattığı türden bir öz imgeye (tüm dünya aksini söylerken) nasıl ısrarla tutunabileceğimizi netlikle dillendiriyor anlatıcı. Önemli sorular soruyor: Yüz yıllık bir akıl birikmesinden el almış terapistler, travmalarımızı gerçekten “geçirebilir mi?” Ne ölçüde hafifletilebilir, ne kadar sağaltılabiliriz? Eşimizi, dostumuzu yaralı haliyle kabullenmek, onu “onarmaya çalışmak” kadar akılcı bir seçenek olamaz mı? O kırık insanı, bu süreçte kendimizi kırıp dökmeden, bizi biz yapan kişisel hikâyemizi kaybetmeden nasıl sevebiliriz?

Hikâye ilerledikçe, Jude’un en yakınındaki üç adamın (Willem, Andy, Harold) ikilemini biz de hissediyoruz; bu çıkmaz sokağa kalp ağrıları eşliğinde ister istemez giriyoruz: Devlet kurumunun sağlık sistemine zorbalıkla mı teslim edilmeli bu insan? Ama öte yandan, karşımızda kapitalist normların dayattığı, pek çok kişinin yetişkinlikten beklediği kutuların epeyini tıklamış biri var: Son derece başarılı bir avukat; mal mülk sahibi olmuş, sağlam dostluklar edinmiş, sosyal çevresi geniş, güvenilir bir romantik ilişki içinde, dışarıdan bakıldığında gayet işlevsel biri. Bununla birlikte, varlığını ondan başka bir yolla tasvir veya ifade edemediği, bütünleştiği acısına âşık olmuş bir Narkissos da değil mi aynı zamanda o; kendine sürekli ihanet etmekten adeta mazoşist bir keyif alan bir Brütüs? Dostlarının, sevgilisinin, tehditlerle yollandığı terapistinin yardımını reddeden, modern yasalar karşısında “yetkin” ama kendine düzenli olarak ciddi zarar veren bu insanı hastaneye kapatmak; borular, tüpler aracılığıyla, cebirle beslemek hakkını yasaya kim veriyor? Beden kime aittir? Bir mülk (kutsal bir mabet, kül olmuş bir yıkıntı) olarak ortakçı çıkılabilir mi, bu tözle işlenmiş ete-kemiğe?

Oldukça düz çizilip tek bir amaca hizmet ediyor görünen karakterlerden doktor Andy, hikâyenin ortalarına doğru Jude’a şöyle sesleniyor nitekim:

Kendimi yedim bitirdim bu konuda. Ama bir yandan da sen birçok bakımdan son derece başarılısın, hayatında garip ama kimsenin inkâr edemeyeceği bir denge tutturdun, bunu hiç bozmasam daha iyi olacak diye düşündüm. Yıllar yılı kendini kesmene ses çıkarmadım, seni her gördüğümde ses çıkarmayarak doğru yaptığımdan kuşkuya düştüm, seni yardım almaya, kendine bunu yapmaktan vazgeçirmeye daha mı çok zorlasaydım diye düşündüm. (s. 387)

Cansu Canseven’in hazırladığı Editörlük Zor Zanaat-Editörlerle Söyleşiler kitabında[3] söyleşilen on bir editörden biri olan Cem Akaş, “Geliştirici Editör” bölümünü açıp örneklediği yerde şöyle diyor:

(…) Bu tür müdahalelerde bulunmak kolay değil. Her şeyden önce sizin editör olarak bu müdahalelerde bulunacak yetkinliğinizin olması lazım, bunu da yazarın tanıması lazım, çünkü metin onun metni. Burada işin içine insan ilişkisi giriyor; editör, yazarı ikna eden kişidir ve bunu deneyimine dayanarak ama aynı zamanda tatlı dilinden yararlanarak, nereye kadar gidebileceğini ve nerede durması gerektiğini bilerek/sezerek yapar. (s. 53)

Birkaç şapkayı birden maharetle takan, kendisi de yetenekli bir yazar olan Akaş, “İyi editör her yazar için bir lütuftur” demiş. Yanagihara’nın kitabını bu lütuftan mahrum bırakması yazık olmuş. Hikâyede aksayan noktalar sadece Jude’un mesela 15 yaşındayken Doktor Traylor’la karşılaştığı bölüme aslına bakılırsa ihtiyaç olunmaması veya böyle bir sadistler geçidinin, düşük bütçeyle çekilmiş polisiye filmlerde bile inandırıcılıktan uzak görünme ihtimali değil. Bilinçaltının kendine tanıdık gelen, zihin tazeyken benlikte yer etmiş deneyimleri, kişilik tiplerini insanın hayatına çekme eğilimi defalarca açıklandı biz okura; anladık. Bakıldığında, mantık kurulumunda hata yok. Kötülüğün ruhumuzu karartması da olamaz derdimiz; malum, sanat “şen” olmak zorunda değildir.

Milan Kundera’nın Roman Sanatı’nda,[4] “Kompozisyon Sanatı Üzerine Konuşma” bölümünde Christian Salmon,  sohbetin bir kısmında yazara şöyle diyor: “Gülüşün ve Unutuşun Kitabı yedi bölümden oluşuyor. Eğer bunlar bu kadar eksiltili yazmasaydınız, yedi ayrı uzun roman yazabilirmişsiniz.”

Kundera, uzun cevabının bir yerinde, söz edilen eksiltili sanatın hep şeylerin özüne, ta kalbine gitmeyi talep ettiğini, bu anlamda tutkuyla sevdiği besteci Leoš Janáček’i düşündüğünü söylüyor. Besteci, Kundera’ya göre, bir orkestra partisyonunun gereksiz notaların yükü altında ezildiğini fark etmiştir. Her bestede malum, der yazar, teknik fazlasıyla yer tutar; bir temanın açılımı, gelişmesi, çeşitlemeler, otomatikleşen çoksesli çalışma, geçişler gibi. Janáček’in düsturunun, bestecilerin aklındaki bu “bilgisayarı” yok etmek olduğunu ifade eder ve ekler:

(…) Romanda da aşağı yukarı benzer bir durum söz konusu: Roman da ‘teknikle’, yazarın yerine çalışan kurallarla şişirilmiştir: Bir kahramanı sergilemek, bir çevreyi tasvir etmek, olayı tarihî bir durumun içine yerleştirmek, kahramanların hayatlarını gereksiz epizodlarla doldurmak; her dekor değişikliği, yeni yeni teşhirler, tasvirler, açıklamalar gerektirir. Benim düsturum ‘Janáček üslubudur’: Romanı roman tekniğinin otomatizminden, romana özgü söz kalabalığından kurtarmak, onu yoğun kılmak. (s. 86-87)

Değersiz Bir Hayat nihayetinde kesinlikle akılda kalacak bir roman, fakat Janáček üslubundan azıcık faydalansa yerinde olurmuş. Amma velakin ben boşuna hayıflanıyorum! Yanagihara istediği kitabı yazmış. İstediği gibi yazmış. Röportajlarında söylüyor. Yayınevinin, kitabı, editörlerinin düzeltileri kale alınmasa bile basmasını da anlıyorum, yerinde bir ticari karar böyle bakıldığında; özellikle bünyesinde geniş bir portföy barındıran, büyük şirketlerin yıl sonu bilançoları, sadece içlerine yüzde yüz sinen işlerle tutmuyor. (Aslına bakılırsa çoksatarlara, biz azsatar(yazar)ların herkesten fazla ihtiyacı var!)

Bir arkadaşım kitabı acı pornografisi yapıyor diye yarıda bırakmış. Mesleği psikanalistlik olan bir diğeri, “Bu yazar fahri psikanalist” yorumunda bulundu. Amsterdam’da bir Meksika lokantasında, çantama sığmadığından elimde dolaştırdığım romanı gören bir yabancı, “Uzun ama yer yer gerilim filmi gibi” dedi, fikri sorulmadan. Hepsine kısmen katılıyorum. Ara ara kafamda dönmeye devam edeceğini tahmin ettiğim bu kalın roman, bende belli ki Jude’un güzel ama yaralı bedeni gibi bir iz bırakacak: Kabuk tutmuş kesiklerde sızlamaya devam edecek.

 

 

NOTLAR

[1] Sarah Shaffi, "An oral history of A Little Life, 10 years on", thebookerprizes.com, 2025

[2] Berke Kaya, "Pamuk şekeri gibi edebiyat: Yazılan çok, kalan az", Velev

[3] Editörlük Zor Zanaat-Editörlerle Söyleşiler, haz. Cansu Canseven, Notos Kitap, İstanbul, Ekim 2024.

[4] Milan Kundera, Roman Sanatı, çev. Aysel Bora, Can Yayınları, İstanbul, 2002.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Değersiz Bir Hayat
  • Hanya Yanagihara

Önceki Yazı

SÖYLEŞİ

İrem Uzunhasanoğlu:

“Batının kurucu metinleri tek bir çeviriye, tek bir sese hapsolmamalı...”

“Yazarken kültürel/toplumsal sesi ben çıkarıyorum, çeviride ise çıkarılmış sesin kültürünü/dokusunu korumaya çabalıyorum. Yazar İrem, çevirmen İrem’i bastırmıyor; derinleştiriyor.”

CANSU CANSEVEN

Sonraki Yazı

İNCELEME

AKP’nin Kültür Savaşı: Hakiki bir korku yaratmanın yollarına giriş

Şenay Aydemir'in kitabı, iktidarın kültür-sanat alanındaki politikalarının izini sürüp kapsamlı verilerle bir dökümünü yaparak “Ne yapmalı?” sorusunun zeminini hazırlıyor.

CENGİZ ALKAN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist