• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

AKP’nin Kültür Savaşı: Hakiki bir korku yaratmanın yollarına giriş

Şenay Aydemir'in kitabı, iktidarın kültür-sanat alanındaki politikalarının izini sürüp kapsamlı verilerle bir dökümünü yaparak “Ne yapmalı?” sorusunun zeminini hazırlıyor.

Panorama 1453 Tarih Müzesi'nde yer alan "Sultan Mehmed'in Rüyası" adlı projeksiyon haritalama gösterisinden.

CENGİZ ALKAN

@e-posta

İNCELEME

11 Haziran 2026

PAYLAŞ

“Kültür” mantarından anlıyoruz ki, bu işin terminolojisinin kökeninde doğa, bitkiler, tarım, üretim gibi, konuyla hiç ilgisi olmayan bir şeyler var. Almancadaki “kultur” tam da böyle; “ekmek, dikmek” köklerinden geliyor. Kavramın tarihsel dönüşümüne hiç girmeden, en genel ifadeyle, insanın faaliyeti bu faaliyetin ürünleri denebilir. Medeniyetle eşanlamlı tutulması sonra… Önüne eklediklerimizin (yemek “kültürü”, politik “kültür”, diyalog “kültürü”…) sayısını düşününce, galiba ‘80’lerden beri meselenin “kültürlü” olmakla ilgili olmadığını biliyoruz.

Bir de “egemen” kültür var. Kurumsal iktidar aygıtlarını kontrol eden siyasal elitlerle toplumun bir kesiminin (çoğu durumda çoğunluğunun), arada belli bir miktar açı olsa da örtüştüğü, kültürel pratiklerin egemenliği: Otomobilini kaldırıma park etmekten suşi yemeye ya da yememeye kadar neredeyse sonsuz sayıda yaşama pratiği…

Şenay Aydemir
AKP’nin Kültür Savaşı
–İmha ve İnkâr Kıskancında Sanat
İletişim Yayınları
Şubat 2026, 2. baskı
245 s. 

“Kültür”ün yanına tire koyup sanatı eklemezsek eğer, savaşı AKP’den çok önce kazanmıştı iktidar(lar). Süren gündelik hayatın soğuk savaşıydı; evde, işte, okulda, otobüste, markette… Değil seveni, destekleyeni, karşı çıkanın, isyan edenin, hepsi değilse de epey bir kısmının “doğal” olarak paylaştığı, gündelik yaşam pratiği olarak sürdürdüğü alışkanlıklar bu kadar egemenken, insanın, “E daha ne istiyorsun be adam!” diyesi geliyor.

Bu kısmını siyasal antropolojiye bırakırsak, işin içine kültürün ürünlerinden biri olarak sanatı koyduğunuzda, işte bitmeyen bir savaş ve her daim bir gerilla mücadelesi…

Şenay Aydemir’i sinemacılığıyla biliyoruz. “Bu bir bilmemkim filmidir” terbiyesizliğini ciddiye almazsak, sinema şiir değilse eğer, filmlerin –ki Mustapha Khayati’nin broşüründeki “herkesin yazdığı şiir”i kelimesi kelimesine düşünüp şiirin bile…– sahibi (en mütevazı film için dahi) onlarca kişidir ve beğensek de, beğenmesek de, bu sanatın ta başından beri sektörel bir yanı varsa, film eleştirmenleri de “sinemacı”dır.

Radikal’deki film eleştirileri politik olan ile sinemanın kendine özgü ifade olanaklarının ne kadar kullanılıp kullanılmadığını anlamaya çalışan ikili bir bakışı birleştiren yazılardı. Kendi meşrebince “sol”dan bakan yazılar… AKP’nin Kültür Savaşı–İmha ve İnkâr Kıskancında Sanat, sinema da dahil, AKP dönemindeki sanat üretimi dolaşımının ve “imha ve inkâr” pratiğinin oldukça kapsamlı ve ‒genelde gazetecilerden pek beklenmeyecek biçimde‒ derli toplu bir dökümü. “Sol”dan bakan dökümü…

Filmin koptuğu, saksafonun zırt dediği, boyanın badanalandığı yer burası: Çeyrek yüzyıllık bir iktidarın konjonktüre göre, yan yana durduğu, alan açıyormuş gibi yaptığı, parmak salladığı, sansürlediği, oto-sansürlediği ve evet, imha ve inkâr ettiği sanatı sadece iktidar üzerinden değil, başka iyi niyetli hasletleri varsa da (nedir acaba?), bir yandan (Rabbena-hep bana ya da “kendisi” için) bir sınıf olarak kendini temiz gösterme ama aynı zamanda sanatın “piyasası”ndan kâr devşirme saikiyle Türkiye’nin “büyük” burjuvalarının –hadi düşman demeyelim ama– sanatsal pratiği iğdiş edici pozisyonunu da ıskalamadığı için “sol”dan bakan bir çalışma Aydemir’in kitabı: Contemporary İstanbul bize bir kez daha hatırlattı ki, bizim burjuvalarımız da inceltilmiş sanatsal beğenilere sahip ama asla kâr/zarar dengesini bozmayan ve tabii ki iktidarla sorunu olmayan bir sınıfın insanlarıdır.

Şenay Aydemir

Aydemir, pek çok başka alanda ve pek çok başka kişinin de hemfikir olduğu AKP politikalarındaki faz değişikliğinde Gezi’yi bir dönüm noktası olarak alıyor. Kültür-sanat alanındaki “diğer mahalle”den yararlanma taktiğini bir kenara bırakıp kesin bir hegemonya kurmak için bir seferberliğe girişmesini ayrıntılı örneklerle aktarıyor: Malum, “bütün iktidar bizde ama kültür-sanat alanı hâlâ solcuların elinde” paranoyası…

Gerçekten de böyle bir paranoya var mı? İsmiyle cismiyle solcuların, hadi solcular demeyelim, “sağda olmayanlar” diyelim, kültür-sanat alanı onların “elinde” mi?

Sanattan anladığımız şey kurumsal politikanın dışında, var olan etik-estetik değerlerle uyumlulaşmaya direnen, “henüz olmayan bir halka” seslenen bir şeyse eğer, pek de öyle olduğu söylenemez. Tekil örnekler bir yana, sanatın gündelik hayatı dönüştürme, ona direnme, dünyanın meselelerini kurumsal politikanın dışında politize etme gücü nedir ki; ve varsa böyle bir güç, bizim buralarda bunun ne kadar etkisi var ki, böyle bir paranoya olsun? E, “paranoya” da zaten olmayan bir şeyin heyulasından duyulan korkudur.

O korkunun kendisi sahte bir korku; korkuyor-muş gibi… Aydemir, Mor ve Ötesi’nden Harun Tekin’in bir X mesajını alıntılıyor: “Müzikten, sahneden, sanattan korkmak, korkanlar açısından makul gibi görünse de beyhude bir tavır. Bu ülkenin birbirinden değerli müzisyenlerinin, müzik emekçilerinin, sahne sanatçılarının maruz bırakıldıkları şey rasyonel değil, ideolojiktir.”

Harun Tekin

Mor ve Ötesi ne kadar iyi bir grup olsa da, iktidarın korkusunu “makul bir korku” haline getirebilecek bir müzik yapmadılar hiçbir zaman. Kaç tane filmden, oyundan korktular, “Amanın bu gittikçe yayılıyor” dedikleri koca bir külliyat mı oluştu?

“Grup Yorum gibi, Türkiye’nin toplumsal mücadelesinde önemli bir yer edinmiş, hafızasına katkıda bulunmuş, mücadele geleneği yaratmış müzik grubunun bir gecede ulaşılamaz hale gelmesi”ne dikkat çekiyor Aydemir.

Evet, orada bir korku vardı. Siyasal bir hareketle iç içe geçmesinden değil, onu aşan bir toplumsallıktan duyulan bir korkuydu. Tıpkı daha önceki tarihlerde Ahmet Kaya’dan duyulan korku gibi. Sanatın politik olan üzerinden toplumsallaşmasına dair bir korku… Yoksa ne Grup Yorum’un ne de Ahmet Kaya’nın müziği egemen kültürün altını oyan kodlara sahipti. Grup Yorum beyaz gelinliğin yerine “özgür” seksi değil, kızıl gelinliği koymuştu; Ahmet Kaya ise “delikanlı” solcuydu.

Cüneyt Özdemir

“Sansürün Sivilleşmesi” diye bir bölüm var kitapta. Sansürle oto-sansürün nasıl birbirini koşulladığını epeyce örnekle gösteren, sanatta “radikal” olanın ne olduğunu en çok düşündüren bölüm. Cüneyt Özdemir’in ispiyonculuğunun kültürümüzde güçlü kökleri olan “muhbir vatandaş”la, yine kültürümüzde güçlü olan “şimdisırası mı-bana mı kaldı-ürkütmeyelim-…” otosansürüyle olan bağını kapsamlı verilerle (verilerin sadece bir “özet” olduğuna da işaret ediyor) ortaya koyuyor Aydemir.

Vaktiyle Aziz Nesin, “Türk milletinin yüzde 60’ı aptaldır” demişti. (Daha sonra, “Ben de aptallık ettim, ‘Yüzde 40’ı zekidir’ deseydim, kimse üzerinde durmazdı” gibi bir şeyler de söylemişti.) Soruşturma açıldı, beraat etti falan ama her cenahta bir rahatsızlık yarattı. Nesin’in saptamasının doğruluğu-yanlışlığı bir tarafa, kimse inanmasa da “Türk milleti zekidir, çalışkandır” pseudo-tabusuna bir çomak sokmuştu. Sonrasında “Peygambere hakaret eden kitap” olarak bilinen Şeytan Ayetleri’nin yayınlanma girişiminde de bulunmuştu Aziz Nesin; devamını biliyoruz. Keza Mehmet Erdener’in (Extramücadele) 2000’lerdeki çalışmaları…

Başka örnekler de var ama politik olanı toplumsallaştırma mücadelesindeki zayıflıkla oto-sansürlenecek temalardaki zayıflık birleşince, ortada iktidarı “korkutacak” bir şey de görünmüyor. Feministlerin “aile” eleştirisi ve LGBTİ+ hareketin “varlığı” hariç…

Denebilir ki, AKP’nin kültür politikalarındaki imha-inkâr stratejisinin en reel yanı her daim kullanımda olan “konsolidasyon”la ilgilidir: “Biz”i sağlam tutmak için “düşman”ın en hafif argümanlarını dahi şeytanlaştırma… Artık bunun tutmadığı söyleniyor. Tutmuyorsa eğer, bunun nedeni temcit pilavı olması mı, yoksa “düşman” safların içinde epey bir kesimin de kültür-sanat alanındaki inkâr edilen ürünlerin o kadar da “radikal” olmadığının farkında olması mı?

Özel tiyatrolara ödenek kısıtlamasına güçlü bir karşı çıkış olmaması, bir yanıyla da sunulan oyunların iktidarla derdi olan seyircinin gerisinde kalmasıyla ilgili değil mi? Ya da kapıya kilidi vurdum, oyunları parklarda sahneleyeceğim; kitabı yazdım ama kimse basmak istemiyor, PDF’ini internete koydum; film engelleniyor ama piratebay’den indirebilirsiniz diyenler var ve bunu söylemelerini gerektiren yapıtlar ürettiler de, bu engellere karşı destek verilmiyor denebilir mi?

Şenay Aydemir’in kitabı, “Hırsızın hiç mi kabahati yok?” sorusunu sordurmuyor. Hırsıza odaklanmış, “Ne yapmalı?” sorusunu sormak için bir zemin hazırlıyor Aydemir. Ben odağı kaydırdığım için kıskaç altındaki sanatın üreticilerine vurguyu yaptım, çünkü ister istemez hakiki bir korku yaratmanın yollarını düşünmek gerekiyor.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • AKP’nin Kültür Savaşı
  • kültür politikaları
  • şenay aydemir

Önceki Yazı

DENEME

Kesiyorum, biçiyorum ama dikemiyorum, Brütüs!

“Hanya Yanagihara’nın yakın ilişkiler, travmayla başa çıkmak, kendini gerçekleştirmek gibi temaları odağına alan kitabı Değersiz Bir Hayat, editörlere, eleştirmenlere, çağın hızına sırtını dönmesine rağmen kanonlaştı. Azimli ve geniş yürekli bir okursanız, sizin için de geç değil.”

ÇİLER İLHAN

Sonraki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 24

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Aporia Geçidi / Enkazın Şekli / Gizil Nekropolitika / Hafıza Detektifi / Kabalık Çağı / Kelimeler ve Resimler / Ormanın İçinde, Toprak Düzeyinde / Sıra Başı / Toplu Şiirler / Yapmak

K24
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist