• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Saf Canavar:

Sema Kaygusuz romancılığında yeni eşik

“Saf Canavar kendi türünü yaratma çabasında. Distopya, eko eleştiri, eko feminizm gibi pek çok damardan beslenerek...” 

Sema Kaygusuz. Fotoğraf: Nazlı Erdemirel

TÜRKAN CİM IŞIK

@e-posta

İNCELEME

11 Haziran 2026

PAYLAŞ

Kitaplarını heyecanla beklediğim bir yazar Sema Kaygusuz. Kendisini sadece çağımıza ait bir yazar olarak görmüyorum. Ait olduğu evrenin zamansız ve kendine özel bir yerde durduğunu, gezegenimizde olan biten her şeye duyargaları hayli hassaslaşmış şekilde yaklaştığını ve üretimlerini oradan yaptığını düşünüyorum. Entelektüel duruşunun yanında hikâye ataları olarak bahsettiği Tomris Uyar, Tezer Özlü gibi kuvvetli kadın seslerin ardılı olması, yazarlığına olan hayranlığımı arttrıyor. Bu, dibi tutmuş süt gibi kokan bir hayranlık değil. Kendi dilini, kendi yazı serüvenini, bitmeyen bir çalışkanlıkla yeniden, yeniden kuran bir yazarın varlığıyla her karşılaşmasında sevinç duyan okur heyecanı. Okuma eylemi bittikten sonra uzun süre etrafında dönenip, adeta büyülü bir ormanın her patikasına girip çıkmak isteğiyle dolup, başka okumalara kapılar açıp, o ormandan çıkmamak için bilerek ve isteyerek kaybolmayı seçtiğim bir yazın dünyası var Kaygusuz’un.

Bu herkeste böyle olması gerektiği anlamına gelmez. Ancak bu toprakların hikâyeciliği ve romancılığı dendiğinde benim yere göğe sığdıramadığım bir dili var kendisinin.

En son 2015 yılında Barbarın Kahkahası adlı romanı yayımlanan Kaygusuz, uzun aradan sonra, nisan ayında Metis etiketiyle çıkan Saf Canavar adlı romanıyla tekrar okuruyla buluştu.

Bu 11 yıllık arada içinde yaşadığımız gezegen, bildiğimiz evren hızla değişti. Sosyal medya artık “hikâye” aktarılan bir alana dönüştü. Yirmi dört saatlik, süresi dolunca yok olan uçuşkan hikâyeler. Gönüllü hikâye üreticileri ve tüketicileri olduk. Anlatı dediğimiz türden uzak, kısa ve dikkat gerektirmeyen. Geçmişle ya da günle bağ kurmayan. Deşmeyen, yaralamayan. Dolayısıyla acısız.

Covid-19 olarak adlandırılan pandemi süreci başladı ve dünya durdu. Evlere kapandık. Tehlike her yerdeydi. Her birimiz, gözetlenebilir hücrelerimizde ekranlarla baş başa kaldık. Pandemi bittiğinde ekrana bakmak yahut hikâye üretmek, izlemek artık varolmanın bir parçası haline gelmişti. Aktivitelerimiz ölçülebiliyor, nerede olduğumuz izlenebiliyor, duygusal durumumuz denetlenebiliyor, hatta tercihlerimiz önceden yönetilebiliyordu. Gözetlenme bir üstyapının kurduğu teknofaşist bir eylem olmaktan çıkmış, rızamızla içine girdiğimiz, ancak girince çıkamadığımız başka bir aşamaya gelmişti. Artık gözetlenmekten öte, kontrol altında yaşıyorduk. İstekle her teknolojik aleti taşıyor, bedenimizi bir kayıt cihazı gibi kullanıyor, yaşamımızı algoritmaların ihtiyaç duydukları veri depoları için biriktirdiğimiz hikâyeciklere, görüntülere çeviriyorduk. Bütün bunlara, yazarın Apaçık Radyo’daki röportajında dediği üzere, 200 yıldır bizi hazırlıyorlardı. Yeni insanı ve onun içinden çıkılmaz döngüsünü hazırlayan Ouroboros olmuş, kendimizle besleniyorduk.

Başka bir şey daha: Kodlar, yazılımlar sadece teknolojik değil, birebir canlı bedeni üzerinde debirtakım değişiklikler yapabilir hale gelmişti. İnsan embriyosu üzerinde denemeler yapılıyordu. 2018 yılında He Jiankui adlı bilim insanı, Çin’de doğan ikizlerde gen modifikasyonu yaparak HIV virüsünü devre dışı bırakmayı başardığını açıkladı. Üç yıl ev hapsiyle cezalandırıldı. Bitirdiğinde çalışmalarına devam edeceğini açıkladı. Bu genetik müdahalelerin ceninde yarattığı zihinsel ve nörolojik tepkileri ölçmek için yaşam boyu izlemek gerekiyordu.

Bununla birlikte, Saf Canavar okurluğumuzu derinden etkileyecek başka bir durağa daha uğramamız yerinde olacak: 2021 yılında, nesli tükenmiş mamut, Tasmanya kaplanı gibi canlıları genetik mühendisliği yöntemleriyle yeniden hayata döndürmeyi amaçlayan Colossal Biosciences adlı şirket, genetikçi Dr. George Church ve Ben Lamm tarafından kuruldu. Dünyanın en prestijli üniversitelerinden gelen genetikçileri, moleküler biyologları, embriyologları, yapay rahim uzmanlarını bünyesinde bulunduran şirketin çalışmalarının başında ise evrimsel moleküler biyolog Beth Alison Shapiro bulunuyor. “Genetik bilimini keşif işiyle birleştirerek, doğanın atalarından kalma kalp atışını yeniden canlandırmayı hedefliyoruz” diyor ve ekliyor: “Amacımız insanlığı daha insancıl kılmak ve gezegene nefes aldırmak.”

Colossal Biosciences şirketinden Dr. Beth Shapiro ile şirketin CEO'su Ben Lamm soyu tükenmiş dodo kuşunun resmi önünde. Fotoğraf, dodo kuşunun 'hayata döndürülmesi' için toplanan milyonlarca dolarlık fonun tanıtımı niteliğinde.

Bu saf cümlelerin ardında, kurulmakta olan dünyanın canavarlığı hayli görünür değil mi?

Şirket, ürettiği bu yeni türler için aynı zamanda patent başvurusunda bulunuyor. Böylece sadece ölümden sonrasını kontrol etmekle kalmıyor, o türün yaşaması için uygun bulunan evrenin de bir bakıma sahibi oluyor. Bu bilgilerin ışığında, gelecekte insanın da kimin mülkü olduğu üzerine tartışacak mıyız? Tabiat, TDK sözlüğündeki anlamıyla –insan etkisi olmadan, kendiliğinden var olan, canlı cansız tüm maddelerin ve enerjinin oluşturduğu fiziksel evren– çağımızda yeni bir tanıma ihtiyaç duyacak kadar ‒insan tarafından‒ yasalarıyla oynanmış bir alan artık.

Onlardan korkuyorum. Onların gözünden kendime bakmak fikri bile ağrıma gidiyor. Ruhsal bağlarından sökülmüş biyolojik bir canlı, etten bir aygıt olmanın verdiği öfke şakaklarımda zonkluyor. (s. 34)

Sema Kaygusuz’un bir anlamıyla okuruna açtığı sahnede, okuru olmaktan anladığım, beni pür dikkat sürüklediği devasa ve envai çeşitlilikte ormanda her köke dikkatlice bakmak ve yeni anlamlar bularak yeniden okumalara imkân sağlamak.

İşte bu ormanın derinliklerinden bana bakan yeni kök: Saf Canavar.

Kaygusuz distopik bir gelecekten ses veriyor. Kitaptaki bir cümlesinden anladığım üzere birkaç yüzyıl sonrasından… Bu evreni sarp Dersim coğrafyasının en bilindik topografik yükseltisi olan Munzur Dağı’na yerleştiriyor. Munzur, yazarın beslendiği damarlardan olan Anadolu efsanelerine, söylencelere, antik inançlara, kemikten diriltip söyleyenlere; suyun, kurdun, kuşun, yılanın, keçinin kardeşi olduğuna inanan kadim insana ve onun belki de son saf örneklerine, diğer varlıklara ev sahipliği yapmanın ötesinde bir acılar coğrafyası. Bu anlamıyla da kitapta kurulan distopik evreni tarif etmeye uygun:

Çölleşmiş, her yüzyılda bir bombalanmış, köyleri boşaltılmış, suyu gasp edilmiş, ormanları yakılmış, mağaraları gazlanmış, toplu kıyımlarla insanları öldürülmüş canlılığın tümüyle kazındığı toprak parçasında yaşamın kaynağını tartışıyorlardı. (s. 32)

Bu cümleler, ad verip dünya dediğimiz kabuğu neresinden sıyırsak gözyaşı akıtmaz mı? Hele de Ortadoğu adı verilen coğrafyada…

İşte bu distopik evrende, bütün hayatın kurallarla idare edildiği, bugünden bakınca erk dediğimizin yaşam üssü olan şehirden uzak çeperlerde yaşayan bekçiler vardır. Elleriyle çalışırlar. İşleri ise yok olan türlere ait kalıntılar aramaktır. Bir bakıma antik DNA örüntüleri diyebileceğimiz kemikler. Kemik, kitabın önemli metaforlarından. Çünkü daha başlarken, “Hikâye anlatmak kemikten diriltmektir” cümlesiyle, yazar hem ham haliyle bu hikâyenin özünden hem de anlatı geleneğinin var olalı beri yaslandığı bütün bir geçmişten söz etmekte. Her bekçi, kalıntılarını aradığı türün ismiyle anılmakta. Anlatıcımız Kara Balık, başat karakterlerimiz Leopar Bekçisi, Semender Bekçisi gibi. Bulunan genetik kalıntılarla yok olan türlere yeniden hayat verip, gözetim altındaki yapay parklarda yaşamalarına izin veriliyor. Bekçiler, elli fiille sınırlandırılmış ve somut varlık isimlerinden oluşan, iletişim hariç işe yaramaz bir dil kullanıyorlar. Yorumlamak, duygu aktarmak, hayal etmek, anlam aramak suç kabul ediliyor. Kitap okumak da öyle. Öksüz ve yetim insanlardan oluşan bekçilerin aile vb. kavramlarla ilişkileri yok. Ancak bir hakları var: İsterlerse buldukları genetik parçadan kendilerinin de genetik kodları alınarak yapay ortamda üretilmiş bir kimerik kardeşleri olabiliyor. Bekçilerle beraber yaşamak için yapmaları gereken tek şey kurallara harfiyen uymak. En küçük hatalarında ise imha ediliyorlar.

Hikâyemiz burada başlıyor. Anlatıcımız Kara Balık Bekçisi dile, anlatıya olan merakından dolayı, bütün yasakları delmek için kendince yöntemler geliştirmiş ve bunu ustalıkla gizlemiş. Yine de iki kez cezalandırılmış ve bir sonrakinde, dil hadımlığı diyeceğim bir yöntemle anlatma yetisi elinden alınacak olmasına rağmen bu tutkusundan vazgeçmiyor. Bu, günümüzün en önemli meselelerinden biri değil mi? Düşündüğü, hikâye ettiği, yorumladığı için derdest edilmiş onlarca insanımızla yüzleşmeden aşağı sarkık yüzlerimizle, birbirimizin gözünün içine bakamayan suçluluğumuzla yaşamaya devam etmekteyiz. Saf Canavar  birkaç yüzyıl öteden seslense de, kurduğu distopya bugün karşı karşıya kaldığımız teknofaşist dünyanın, kendisi dışında hiçbir varlığın diline, yaşayışına saygısı olmayan erkin, canavarca hislerle yok ettiği her şeyin temsilcisi bir yandan. Dolayısıyla hem bugünün hem geleceğin sesi.

Romanda zaman alışkın olduğumuz kronolojik akıştan farklı olarak astrolojik zamanın mitsel ve ezoterik ağırlığıyla doğrusal bir akıştan çıkıp döngüsel ve sembolik bir düzene giriyor.İşaretlediğim kadarıyla 12 astrolojik zaman içeriyor. Yazarın kurduğu bu zaman dilinin hem kadim sistemde döngüselliğe hem de kurmak istediği evrensel bütünselliğe uygun ilerlediğini düşünüyorum.

Sema Kaygusuz

Ve Leopar Bekçisi bir kimerik kardeşe sahip olmaya karar verdiğinde laboratuvarda oluşan Mira, hikâyenin temel ekseni. Mira’nın üretiminden sonra hapsolduğu dünyanın bütün yasaklarına, gözetim ve denetimlerine inat, büyüleyici bir bağı vardır geçmişiyle. Kokular, görüntüler ve hayal, geçmişten hâlâ canlı kalan izler taşır. Kara Balık bekçisi ve kardeşi Leopar Bekçisi’yle beraber girmesine izin verilen madende, kendi gibi yazarın deyimiyle “Asmani”lerle karşılaşır. Çokturlar. Gerçek dilini, ait olduğu soyu bulma arayışı böylece başlar. Maden, ayrıca üzerinde durulması gereken bir metafor. Miselyumların yayılım formundan yola çıkarak, bir ağ gibi, bütün Ortadoğu madenlerini kaplayacak şekilde, karıncaların yaşam alanları olan formikaryumların düzeniyle kuruludur. Romanın yeraltı uygarlığında, sistemin bilerek cahil bıraktığı ve öyle kalacağını sandığı Asmaniler dili, soyu, aidiyeti, anlamı kitaplar aracılığıyla yeniden öğrenirler.

Roman türünün sınırlarında dolaşan metinlerle karşılaşmak artık şaşırtmıyor bizi; bu özgürlük, anlatıda uzun süredir alışkın olduğumuz bir tavır.

Saf Canavar, bir türe sığmayı reddederek kendi türünü yaratma çabasında. Distopya, eko eleştiri, eko feminizm gibi pek çok damardan beslenerek... Diliyle, hikâye edişiyle, duygusuyla, mekânı ve zamanıyla okuru ile söyleşen bir metin. Ona “romanı aşan bir yapı” diyebilirim. Modern çağın değişimlerinin, iktidar biçimlerinin, insanın bir gün, dünyayı yeniden oldurma, geleceği ve kendini arama, kendini yeniden yaratma sürecinin hayli düşünülmüş, uzun yıllar demlenmiş, öngörüsü gibi. Sadece yerüstünü değil, yeraltını ve başka gezegenleri, bütün evreni kontrol altında tutmaya, yönlendirmeye ve yapay bir şekilde yeniden yapılandırmaya çalışan mekanizmalara, bilimin öncülüğünde gittikçe insandan uzaklaşan ve yapaylaşan hayata muhalefet edecek olanın anlatıyı unutmayan insan olduğuna inanan bir roman Saf Canavar.

Hem duyusal olarak kendi kelimelerini bulup hem de bulduklarıyla varoluşunu inşa eden karakterleri aracılığıyla, yazar Saf Canavar’da her biri bir duygusal makama denk düşen Mirapi, Basuq, Puluhut gibi kelimeleri tarihte durdukları yerden kazıyarak çıkarıyor. Bunu yaparken bir kelime bekçisi olarak sadece bir coğrafyanın değil, farklı uygarlıkların seslerine hayat veriyor.

Ama görüyorsunuz. Dilin içinden geçiyorum ben. Ben onu değil o beni icat ediyor. Bakın kaç tane cümle kurdum, geçmişi arkada bırakamıyorum. Dönüp dönüp vardığım yerden geleceği şimdiden geri büküyorum. Sözcükler üzerimden geçerken kendi üstümdeki mülkiyetimi dile feda ediyorum. (s. 18)

İnsanlığımızı, varlık sebebimizi ve bütün evrenin içinde sadece küçük bir halka olduğumuzu, bu evrenin taşıyıcısı olan her bir gök ve yer varlığının devam eden döngünün temel taşları olduğunu unutmamanın yani hafızamızı diri tutmanın tek yolu, anlatılar ve onları kuran, dilden dile aktaran, kitaplara yazan, anlatıcılar. Eğer bizi ışığa çıkaracak, girdiğimiz bu labirentten kurtaracak bir ipimiz olacaksa, bu ipin ucu anlatıcıların elinde.

Sema Kaygusuz; dili, kurgusu ve seçtiği hikâyelerle bu yolculuğun önemli isimlerinden biri. Saf Canavar ise onun anlatı evreninde atlayacağımız yeni eşik.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Saf Canavar
  • sema kaygusuz

Önceki Yazı

SÖYLEŞİ

Sema Kaygusuz ile Saf Canavar üzerine:

“Şiirsel yıkıcılık, arzunun ta kendisidir”

“Umut bizim yükümüz artık. İlerleyen bir tarih, bir kurtarıcı, yeni bir düzen, bütün bu bekleyişler insanı itaate mahkûm ediyor. Saf Canavar’daki umut bunun tam karşısında. Yazarken şöyle bir sorudan yola çıktım: Bizi kurtaracağını sandığımız aşkınlık ortadan kalktığında umuda ne olur?”

DENİZ GÜNDOĞAN İBRİŞİM

Sonraki Yazı

DENEME

Örmeyen Bayan yahut Kâtibe Bartleby

“Bir yanda hedefine kilitlenmiş olarak A noktasından B noktasına koşan Odysseus’çu üslup, diğerinde sarmal gibi kendi içine dönen Penelope’ci üslup. Peki, ne yolculuğa çıkıyor ne örgü örüyorsanız öykünüzü kim ve nasıl anlatabilir?” 

CENGİZ KOTAN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist