• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Seviye Talip’e dair:

Eve dönen adam

“Kadınların eğitilmeden, 'bir tekamül-i ahlaki geçirmeden' özgürlüğe kavuşmalarının onları 'süslü bir oyuncağa', derinliksiz varlıklara dönüştüreceğini düşünmektedir Fahir. Bu açıdan toptan, derinliksiz bir Batılılaşmaya karşıdır.”

Halide Edip

CAN TEZEL

@e-posta

İNCELEME

30 Temmuz 2026

PAYLAŞ

Kahramanın eve dönüşüyle başlar Halide Edip’in Seviye Talip’i. Eğitim için İngiltere’ye giden Fahir altı ay sonra ülkeye döner. İkinci Meşrutiyet’in ilanı onu memlekete dönmeye zorlamış, hürriyet umudu karakteri baştan çıkarmıştır: “Nihayet Meşrutiyet ilan edilince ana toprağından gizli bir el geldi, kalbimi kavradı. Memleketi görmek ihtiyacı İngiltere’yi bana zindan etti.”[1] Romanın daha ilk cümlelerinden, birinci tekil şahıs üslubuyla ilerleyen anlatıdan karakterin yüksek duygulanımlara açık, yaşanan olayların etkisi altında kalabildiği sunulur okura. Fahir kendisine yönelen, yaşamının getirdiği süreçleri alabildiğine coşkulu bir duygusallıkla yaşamaktadır. Meşrutiyetin kendisine verdiği yeni umutlar, imparatorluğun arkası sıra yaşadığı olaylarla gölgelenmiştir. Bu ikircikli durumu yine ruhsal kavramlarla söze döker Fahir: “Meşrutiyet ilan edileli pek az bir zaman oluyordu, Bosna ve Hersek ilhakı, Bulgaristan istiklali, Girit meselesi birbirini takip etti. Vatanın bir köşesinde sessizce çalışmak için dönerken, Meşrutiyet’in verdiği ilk güzel ümitler yerine endişenâk, meyus bir karaltı ruhumu gölgelendiriyordu.” (s. 15-16)

Bütün bu gölgeli ümitler ve coşkulu duygulanımlar evine doğru da yönelir Fahir’in. Üç sene ayrı kaldığı karısı Macide’ye ve onun yokluğunda doğan oğlu Hikmet’e dair merakı hep yeni dönemin süzgecinden geçer: “Çok zaman Macide’nin bu sükûnperver, muti, biraz da sathi görünüşünden başka bir şahsiyeti var mı diye düşünmüştüm. Fakat hayır! Onlar bir sınıf genç kızlardır ki, gazete okuyabilecek, mektup yazabilecek kadar okur, yazarlar; sonra bütün zamanlarını ev hayatına hasrederler.” (s. 14) Bu süzgecin daha açık göründüğü bir başka pasaj:

Memleketin havasında ihtizaz eden bu galeyan-ı umuminin cereyanına kendimi bıraktıktan sonra, aileme karşı epeyce bir tecessüsle eve giriyorum. Acaba bu hali onlar nasıl telakki ediyorlar? Milletin camit, esrar arkasında âtıl, batıl kalanları! Onlar da nihayet uyandı mı? Duvarlar arkasında bütün dünyevi alakaları kocalarına münhasır olan kadınlar! O kocaların halet-i ruhiyelerine yabancı mı kalıyorlar? Zavallı kadınlar, ne kadar gevşek, ne kadar hararetsizdiler! Bundan da asıl mesul olanları çok sonra anladım ya… (s. 16)

Fahir’in hürriyete, yeniliğe, medeniyete dair ümitlerinin kendisine verdiği öğreticilik, yol göstericilik ve “vatanın bir köşesinde sessizce çalışma” misyonu daha bu pasajda kendisini gösterir. Kendi karısı da, ona benzeyen, onunla aynı hayat koşullarında yetişmiş birçok kadın da “esrar arkasında âtıl, batıl”dır. Kocalarının ümitlerine “yabancı”, “gevşek”, “hararetsiz” bir hayatı sürüklemektedirler. Avrupa’yı sindirmiş, ülkesi için ümitli, misyonunu elinde sımsıkı tutarak eve dönen kahramanın coşkulu acımasıdır bu. Çok tanıdık, tekrarı çok bir acıma.

Evet, tanıdık. Eve dönen adam imgesi edebiyat tarihinin içine de yerleşmiştir. Batıya gidip dönen, alacağını alıp yuvaya gerisingeri gelen şahsiyetlerle doludur Türkçe edebiyatın tarihi. Nurdan Gürbilek şöyle dile getirmişti bu “Türkiyeli Odysseus” imgesini:

Türkiye’de birçok şair, yazar, düşünür kendi etkilenme, kapılma ya da savrulma hikâyelerini böyle dile getirdi. Edebiyat tarihçileri yazarların düşünsel yolculuklarını bu anlatıya yerleştirdiler. Bu yerlici “Geri Dön! Her Şey Affedildi”anlatısında her şey sanki bir Peyami safa romanının apansız bildung’undaki gibi gerçekleşir. Yahya Kemal “mektepten memlekete” döner. Tanpınar “cezri bir Garpçılıktan” Şark’a döner. Necip Fazıl, Paris arzusunu geride bırakıp “Büyük Doğu”ya döner. Cemil Meriç “yarım asır Avrupa tefekkürü ile uğraştıktan sonra”esas limana, “bu ülke”ye döner. Peyami Safa’nın kendisi de “Garp treni”nden tam zamanında inip millete döner. Bir modernlik coğrafyasına yelken açan, nice badireler atlatan, gittiği yerden alacağını alıp eve dönen Türkiyeli Odysseus. Gezdim, aldım, döndüm.[2]

Halide Edip de bu şahsiyetler arasında sayılabilir. 31 Mart ayaklanmasında endişeyle Mısır’a, ordan da İngiltere’ye geçmiştir. 1909’da da ülkeye geri dönmüştür. Anılarında Seviye Talip’i İngiltere’den döndükten sonra yazdığını söyler Halide Edip.[3] Yazarın eve dönüş öyküsü büyük ölçüde romanın başkişisininkiyle örtüşmektedir. Burada başka bir tartışma çıkıyor karşımıza. Bir kadın yazarın kendi gitme ve gelme öyküsünü bir erkek karakter üzerinden nasıl anlattığı… Yahut sorunun köküne dönersek eğer, anlatıp anlatmadığı… Gerçekten Fahir’i kendi yaşamından, kendi gezintisinden öğelerle donatmış mıdır Halide Edip? Soruya verilecek cevap olumluysa, bir kadın yazarın bir erkeği kendi öyküsüyle donatması anlatıda nasıl yollar açar önümüzde? Hangi etkilere sahiptir? Yahut bir etkisi var mıdır gerçekten de? Fahir’in yanında romana adını veren Seviye’de, hürriyetine tutunan, aşkı için toplumu karşısına alan, hep güçlülüğü, hayata karşı dik duruşu, hemcinslerinden farklılığıyla vurgulanan Seviye’de ne derece izleri bulunur yazarın? Halide Edip kendi öyküsünü (ve elbette döneme dair fikirlerini) karakterler arasında paylaştırma yolunu mu seçmiştir? Sorular gittikçe anlatı ve yazar arasındaki sınırı aşıyor, farkındayım. Fakat bunların sorulması gerekli sorular olduğunu da reddetmeyeceğim. Ve yine, fakat, bu tartışma bu yazıyı da aşıyor. Bütün bu soruları buraya not edip devam edelim biz.

Eski bir kartpostalda 31 Mart Ayaklanması sırasında Taksim Taşkışla binası, 24 Nisan 1909.

Fahir yuvaya “avdet”inden sonra, üzerine yüklendiği misyonu düşe kalka, orta yol bulmaya gayretle ve yukarıda değindiğim coşkulu duygusallığıyla yürütmeye çalışır. Macide’yi hürriyete, medeniyete uygun bir kadın haline getirmek için bir öğretmene dönüşür: “Bütün vaktim okumak, Macide’yle konuşmakla geçiyor; bunda bir muallim tavrı takındığımı hissediyorum.” (s. 22) Kimi zaman ümitle, kimi zaman endişeyle, gelgitli bir duygulanımla: “Bu üç senelik gurbetten sonra Macide’ye karşı noktainazarım, hislerim değişiyor; onun ciddiyetine, vakarına, aynı zamanda güzelliğine merbutiyetim artıyor. Yalnız ufak bir endişem var; zannediyorum ki onun epeyce anut bir muhafazakâr hilkati var. Buna razı olacağım ama bu muhafazakârlık köklenmiş bir taassup eseri olmasın diye korkuyorum.” (s. 22) Bir cümle sonra ise görev bilinciyle coşar, manifestovari bir anlatıma geçer karakter:

Belki istikbal, gelecek neslin kadınlarına mektepler, geniş fikirler, salim düşünceler verecek, talim ve terbiyenin vesaitini hazırlayacak. Fakat bizim gibi tahsil görmüş gençlerin en büyük vazifesi evinde nesl-i hazır kadınlarını uyandırmak, onları hayata karşı teçhiz ve milletin tekâmülü için hayırlı efale sevk etmek… (s. 22)

Halide Edip Adıvar. Fotoğraf: Ömer Sayar-Adnan Saray aile albümünden

Hedef, vazife, misyon, ne dersek diyelim, karakterin zihninde apaçıktır. Karısını “şu buhranlı devirde en lazım kadınlardan” biri yapması, bu “milli ve içtimai bir ihtiyaç” üzerinde durmadan çabalaması gerekmektedir. Medeniyet “duvarlar arkasında” ve “nesl-i müstakbelin istikamet-i hayatını tayin edeceklerin terbiyesiyle başl[amaktadır]”. (s. 41) Fakat yoldaki engeller, yani karısının o yaşa gelene kadar öğrendiği, pratiğe döktüğü her şey, “muhakemesi”nin yanlışlığı hedefe ulaşma çabasını gölgelemektedir Fahir’in. Şu sözler Macide’nin: “Peki, senin dediğini kabul edeyim ama bu gidişle korkuyorum ki çocukluğumdan beri inandığım şeylere muhalif şeylere de beni inandıracaksın…” (s. 23) Şu da: “Ben Türk kızıyım, Müslüman kızıyım; öyle şeylere gelemem…” (s. 25)

Fahir’in zihnindeki Batılılaşma, medeniyete uygun bir yaşayışa ulaşma emeli bir züppelik anlatısı olarak çıkmaz karşımıza. Türkçe edebiyatta bolca gördüğümüz züppe karakterlerden biri değildir Fahir. Bu daha romanın başında Meşrutiyet’e, onunla gelen yenilik sürecine dair yorumunda açıkça önüne serilir okurun:

Bana geliyor ki memleket bu hususta ikiye ayrılmış olacak: Bir kısım, mutaassıp bir şiddetle bu şeyleri kökünden ezip mahvetmek isteyecek eskiler… Diğer kısım, kadınlar daha hürriyeti hüsn-i istimal edebilecek bir talim ve terbiye almadan, bir tekâmül-i ahlaki geçirmeden onlara mutlak bir hürriyet vermek isteyecek züppeler! Bir kısmı kadını esir yapacak, diğer kısmı ona süslü bir oyuncak nazarıyla bakacak. Eğer kadına arkadaş ve müstakbel unsurun yegâne validesi ve mürebbiyesi diye bakanlar ve onları o surette yetiştirmek isteyenler varsa bunlar ekalliyette veyahut nazariyesi bol teşebbüsü az tarafta… (s. 16-17)

Kadınların eğitilmeden, “bir tekamül-i ahlaki geçirmeden” özgürlüğe kavuşmalarının onları “süslü bir oyuncağa”, derinliksiz varlıklara dönüştüreceğini düşünmektedir Fahir. Bu açıdan toptan, derinliksiz bir Batılılaşmaya karşıdır. Yine Macide’ye yönelen öğretmen pratiğinde vatan fikrine dair çıkarımları dikkat çeker:

Macide’de bir şeye dikkat ediyorum: bu bulunduğu sınıf içinde ekseriyeti teşkil eden kadınların sıfat-ı kâşifesini iyi ifade eder sanırım. Vatan fikri onda pek sarih değil, daha ziyade Müslümanlık, Hıristiyanlık namıyla dünyayı ikiye ayırıyor. Kendisine bunun üzerine çok şeyler söyledim. Vatan ile dinin birbiriyle münasebeti olmadığını bir Rum Osmanı, bir Ermeni Osmanlı, bir Türk, bir Müslüman Osmanlı kadar vatanı sevebileceğini söyledim. (s. 23)

Halide Edip Adıvar
Seviye Talip
Can Yayınları
Temmuz 2020
5. baskı, Ocak 2024
192 s.

Yüzü Batıya dönük, “hürriyet” (Meşrutiyet) yanlısı ve bir Osmanlıcıdır karakterimiz. İmparatorluk içindeki tüm kimlikleri kapsayan bir vatan fikrine sahiptir. Yine arkadaşı Numan’ın düğününde züppe tipiyle arasındaki fark iyice koyulaşır. Macide’yi de düğüne götürmek için çok çabalamış fakat karısı “Frenk karıları gibi öyle açık saçık yabancı erkeklerin yanına çıkmayı” hiddetle reddetmiştir.(s. 25) Düğüne yalnız giden Fahir bir süre sonra ortamdan rahatsızlık duymaya, Numan’la karısının ilişkisine karşı bile bir sahtelik hissine kapılmaya başlar: “Derin değil fakat zarif, iyi yürekli, biraz da şımarık bir kadının, Numan’la muamelelerini tetkik ediyordum. Ciddi bir aşk veyahut şefkatten ziyade taklit edilmiş Avrupakâri bir arkadaşlık.” (s. 31) Batıyı birebir taklit etmeye, hep tekrar edildiği şekilde söylersek, olduğu gibi almaya karşı olduğu yine burada sezilir Fahir’in. Romanın başında söylediği derinliksiz Batılılaşmanın, “süslü bir oyuncağa” dönüşmenin somut pratikleriyle karşılaşmıştır. Cümlenin devamı daha da önemli: “Macide’nin gelmemekte ısrarına müteşekkir oluyordum. Gerçi manasız olmakla beraber masum bir eğlenceydiyse de benim Garp hayatı diye onun nazarlarını celp etmek istediğim hayatın bu kadar boş bir taklidini ona göstermek iyi bir şey olmayacaktı.” (s. 31) Fahir’in hedeflediği, karısına öğretmeye çalıştığı “Garp hayatı” da bir taklit, züppe bir yaşayış biçimi değildir kesinlikle. Macide’nin yeni hayata alışmaya karşı gösterdiği dirençten bahsederken bir yerde onun “bütün eski esaslarını, doğru addettiği tarz-ı tefekkürünü bir paçavra gibi fırlatmamasına, her şeyi zayıf bir şımarıklıkla kabul etmemesine memnun” olduğunu söyler. Karısını “ciddi, tasavvurunda sabit” olarak tanımlar. (s. 41) Roman boyunca Macide’yi tanımladığı, onu böyle görmekten haz aldığı kavramlardır bunlar: ciddiyet, vakar, sükûnet.

Fahir takdir ettiği ciddiyetle, sabitlikle birlikte züppelikten, taklitten daha başka bir yaşayışın arzusundadır. Nasıl bir yaşayışın? Aklındaki medeniyet fikrini yine Macide’ye dile getirir, uzun bir pasajla:

“Eski”yi hürmetkâr bir vazla gömmeye çalışırken, “yeni”nin bütün fezailini fakat taklitten ari ciddiyetini, ehemmiyetini göstermeli. En evvel, pek şayan-ı esef numunelerini gördüğümüz mukallitlerle teceddüdün münasabeti olmadığını anlatmalı. Teceddüdü kabul edecek bir kadın bir Fransız veya İngiliz kadınının nüsha-yı saniyesi, erkekler de Paris erkeklerinin modeli olacak değil: biz maymun gibi bir başka millete nazire yapacak değiliz. Biz tekâmül etmiş, insaniyet-perver nazariyeleri hayatına tatbik eylemiş, Garp’ın terakkiyatını kabul etmiş medeni ve bütün manasıyla ırkının temayülatına sadık yeni Türkler olacağız, işte bunu Macide’nin dar hayatına tatbik ederek yavaş yavaş anlattım. Benim efkârımı kabul etmesi anasıyla bozuşmasını intaç etmeyeceğini, anasına karşı hürmetkâr fakat metin olmasını, her şahsın kendi hususi hayatıyla yaşaması lazım geleceğini, her çocuk ebeveyninin hayatını takip ederse terakki olamayacağını söyledim. (s. 48-49)

Halide Edib'in Alphonse Mucha tarafından 1928-1933 tarihleri arasında yapılan portresi.

En başta üsluba dikkat çekmek isterim bu pasajda. Romanın yalnızca aşk ve güzellik betimlemelerinde karşımıza çıkan ağdalı üslup burada da görülür. Anlatıcının günlük olayları sıralarken kullandığı dil oldukça sadedir. Fakat bu pasaj bir manifestodan, bir düşünce yazısından, yahut Fahir’in yüklendiği “muallimlik” misyonuna denk düşen bir eğitim kitabından çıkmış gibidir. Karakterin “eski” ve “yeni”ye, “Garp”a ve “Şark”a, bu ikisinin çatışmasına, uzak olmayan geleceğe, o gelecekte gerçekleşecek medeni Türkiye’ye dair fikirlerinde daha sonra çokça örneğini gördüğümüz sentez fikrinin tohumları kıpırdar gibidir. Erken bir örnektir bu. “… ırkının temayülatına sadık” kalan “yeni Türkler” olma, taklitten, züppelikten uzak, “maymun gibi bir başka millete nazire” yapmayan, “yeni”nin “ciddiyetini, ehemmiyetini” bilen ve pratiğe döken Türkler olma arzusu… Bir madde ve ruh sentezi gibi duyuluyor. “Eski”nin, Doğu’nun ruhu, “yeni”nin, Batı’nın maddiyatı… Peyami Safa’nın sentezciliğinin yeni yeni yeşermiş düşünce kökleri…

Bu “taklitten ari” yaşayış Fahir’in Macide’ye öğretmek istediği pratik olmasının yanında, Macide’nin yeni hayata, medeniyete alışmasında bir sınır da teşkil eder. Macide en sonunda bu yaşayışı kabul eder ve kocasının öğretmenliğinin yerine kendini eğitmeye çalışır. Sürekli okumaya başlar: “Bundan sonra Macide’de yeni bir merak uyandı. Vaktini okumaya sarf ediyor; İngilizce alfabeler, coğrafya, tarih kitapları, hıfzısıhha risaleleri, hasılı ne bulursa okuyor ve her ilan edilen kitabı aldırtıyordu. Hele Meşrutiyet’in ilk aylarında yazılan her şeyi okumaya çalıştığından, yemek vakitleri bile elinde bir gazete bulunuyordu.” (s. 49-50) Fahir karısını böyle görmekten hayli memnun olur: “Artık son ay gayretimin mükafatını görüyordum: Bütün ciddiyetiyle, bana arkadaş olabilmek için çocuğunu bile ihmal eden bir kadın! Daima evinde bulunan sevgili bir arkadaş! Sonra istikbal için uzun emeller!” (s. 51) Bir sınırdan söz ettim. Bu romana adını veren karakterin, Seviye Talip’in ilk olarak hikayesiyle romana dahil olmasında karşımıza çıkar. Numan Seviye’nin başından geçenleri, nikâhlı kocasını terk edip piyano hocasıyla bir aşk yaşamaya başladığını, bunun için herkes tarafından dışlandığını bir övgüyle, Seviye’nin aşkına olan hürmetinin büyüklüğünü vurgulayarak anlatır. Macide’nin Seviye’ye dair yorumu Fahir’i şaşırtır, şaşırtmakla kalmaz, endişelendirir:

Macide (…) “Evet,” dedi, “aşk en ulvi nikâhtır. İki kişiyi ondan başka bir şey bağlayamaz.” Yüreğimde acib bir korkuyla Macide’nin kolundan çektim: “Ne söylüyorsun Macide?” dedim. “Bütün cemiyet-i beşeriyenin kanunlarına isyan mı ediyorsun? İzdivacı bu kadar ince bağlara mı bırakıyorsun?” (…) Bilmem neden, Macide’nin sakit hayatında, velev şahsıma karşı olsa bile, şu ateşîn tahavvülü görmek istemiyordum. (s. 55)

Fahir, Macide’nin medeni hayatta da kendisinin koyduğu sınırların dışına çıkmasını istemez. Kendi zihnindeki Garp ve Şark birlikteliğinin, “taklitten ari” medeniyetin sularından ayrılma ihtimali coşkulu duygusallığını devreye sokar ve onu korkutur.

Burada aslında başka bir unsur daha kıpırdar. Bir önceden ima etme, foreshadowing tekniğidir bu. Macide’nin pasajı sonlandıran sözleri bu açıdan önemli: “‘Ben seni ölünceye kadar seveceğimden eminim de onun için söylüyorum. Fakat sen başkasını seversen ben hayatından çekilir giderim.’” (s. 55-56) Şunlar da Fahir’in düşünceleri: “Bunları kamerin rüyalı ziyasında muhteliç bir çehreyle fısıldayan Macide’yi dinlerken, hayatımızın karanlık mukadderatının üstünden birkaç lema geçiyormuş gibi titredim.” (s. 56) Macide’nin dediği gibi olacaktır her şey. Gerçekten de Fahir bir başka kadına, Seviye Talip’e aşık olacak, romanın geri kalanı bu aşk üzerine kurulacaktır. Bu aşk Fahir’in Macide’ye bağlılığının şifrelerini ortaya serecek, Seviye’nin onda yarattığı etkiler Mısır’a, Shakespeare’e, Antonius ve Kleopatra’ya kadar uzanacaktır.

Eve dönen adam anlatısıyla açılan roman karakterin parçalanışı, kendini vatan için feda edişiyle kapanır. Fahir; değiştirmeye, muallimlik edimi ile kendi gibi kılmaya arzuladığı kadının, Macide’nin, tam da dönüşmeye başladığı anda değiştiremeyeceği, muallimlik edemeyeceği seviyede olan bir kadına, Seviye’ye aşık olmasıyla parçalanışa doğru ilerler. Arzulanan durum gerçekleştiği anda, Fahir’in arzusu gerçekleşemeyecek bir geleceğe yönelir. Kendini tüketme zahmetinden kurtulur. Mısır’ın uzak kıyılarında ve 31 Mart’ın fırtınalı kalabalıkları arasında kendi sonunu çizer. Yine aynı sorular kıpırdıyor burada, yazar ve metin arasındaki şeffaf perde hafif hafif titriyor. Sinekli Bakkal’ın yazarını bu perdenin arkasından görebilir miyiz?

 

 

NOTLAR

[1] Halide Edip Adıvar, Seviye Talip, Can Yayınları, İstanbul, 2024, s. 15. Bundan sonra romandan alıntıların sayfa numarası metinde parantez içinde verilecektir.

[2] Nurdan Gürbilek, “Eve Dönmenin Yolları”, İkinci Hayat içinde, Metis Yayınları, İstanbul, 2020, s. 29-30.

[3] Memoirs of Halide Edip, The Century Co., New York, 1926, s. 296’dan aktaran İclal Vanwesenbeeck, “Sonsöz”, Seviye Talip içinde, Can Yayınları, İstanbul, 2024, s. 157.

Yazarın Tüm Yazıları
  • halide edip
  • Seviye Talip

Önceki Yazı

DENEME

Dillerin Hesabı:

Stereografi ya da yazınsal yarıküreler

“Bir metin, yazı nasıl müzikal olabilir ve dahası, bu niye gereklidir ve bunun anlamla, anlamlılıkla, yazıdan türetilebilir olası yeni bir anlamsallık alanıyla ne gibi bir ilgisi vardır?”

HASAN CEM ÇAL

Sonraki Yazı

İNCELEME

Yunusların sırtında yaşamdan kaçarken ölüme tutulmak:

Bir göç romanı olarak Balıkçı ve Oğlu

“Romanda acı duygusu doğanın bütün öğeleriyle bir araya geliyor; yani acı insanı, ağacı, denizi ve hayvanları ortak bir sayfada buluşturuyor.”

AHMET ANTMEN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist