Yunusların sırtında yaşamdan kaçarken ölüme tutulmak:
Bir göç romanı olarak Balıkçı ve Oğlu
“Romanda acı duygusu doğanın bütün öğeleriyle bir araya geliyor; yani acı insanı, ağacı, denizi ve hayvanları ortak bir sayfada buluşturuyor.”
Zülfü Livaneli’nin Balıkçı ve Oğlu romanını değerlendirirken toplumsal bir çatı altında farklı izleklerin peşine düşmek mümkün. Kitabın bütünü boyunca iç içe geçmiş birçok anlatı eğrisi söz konusu. Bu eğrileri iki ana kategori altında toplayabilsek de, konuların birçok alt kırılıma ayrılıp saçaklandığını da göz ardı etmemek gerekir. İki ana eğriyi ekoloji ve göç olarak tanımlamak, gerek sınıfsal gerekse köylü-kentli ayrımındaki gibi mekânsal çatışkıları netleştirmeyi sağlıyor. Mekânsal ayrımın kara ile deniz arasındaki yansımaları da kitabın bütününe sirayet etmiş durumda. Göç başlığı ise kitabın ana dinamiğini oluşturuyor. Hareketsizliği ve yerleşik normların katılığını kara ile imgeleştiren bir anlayış söz konusu. Deniz ise insanı maddi ya da manevi bir göçe hazır tutuyor; ölümle yaşam arasında dalgalı bir anlatım biçemini destekliyor. Romanda çocuğunu denizde yitiren balıkçının şu sözleri duyguları tetikleyerek tersi ile düzü arasında evrensel bir sorgulamaya kapı aralıyor: “Deniz, ana karnında aylarca suyun içinde kalmıştı, niye o zaman boğulmamıştı? Sonra niye suda boğulmuştu?” Bu cümlede insandan ana rahmindeki suya varıncaya kadar her şey adlar ve imgeler yoluyla denizle özdeşleştiriliyor. Göçü çağrıştıran mavilik, insan ruhunun kırgınlıklarla sırlanmış aynasına dönüşüyor.
Balıkçı ve Oğlu
Can Yayınları
Nisan 2026
152 s.
Michel Foucault’nun 1978 yılında Collège de France’da verdiği dersin başlığı Güvenlik, Toprak ve Nüfus’tur. Ders kapsamında istatistiği ve iktidarın dönüşümünde oynadığı rolü farklı boyutlarıyla irdelemiştir. Bu çerçevede, özellikle 17. yüzyılda yaşanan siyasi gelişmeler ve insan hareketleri ışığında yönetimsellik olarak adlandırdığı bir kavram türetmiştir. Foucault’ya göre, yönetimsellik; “hedefi nüfus, temel bilgi biçimi ekonomi-politik ve asli teknik aracı güvenlik aygıtları olan bir tür iktidar biçimidir”. Foucault’nun dağarcığımıza soktuğu bu güvenlikçi ve insanı salt bir biçimden ibaret gören kavram, göç ve ölümleri anlamak için de verimli bir zemin sunuyor. Foucault’nun tanımına göre, insan bir biçimsel öğe olarak değerlendirilince, kamu kaynaklarının dağılımını belirleyen de sadece ve sadece istatistik olmaktadır. Bu minvalde insanlar iktidar karşısında salt sayısal birimlere dönüşmektedir. İstatistik devletin hâkimiyet kurmasının, yani yönetimselliğin doğal bir bileşenidir ve esas olarak iktidar gücünün kullanılmasına yol açan, politik bir araç olarak ele alınır. Balıkçı ve Oğlu göçmen ölümlerinin adım adım yaklaştığı bir kıyıda, köylülerin değişen ruh halini şu sözlerle aktarıyor: “Eskiden göz ucuyla baktıkları haberlerde yayınlanan, şişme botlara tıklım tıklım doluşmuş yüzlerce sığınmacı görüntüleri şimdi canlarını yakıyordu.”
Göç başlığında güvenlikçi politikalar insanın kaçakçılarla ya da devletin kolluklarıyla bir ölüm-dirim savaşına girmesi anlamına gelir. Bu ölümcül yüzleşmenin yaşandığı yer genellikle yerleşim alanlarının dışında yer alan, gözden ırak alanlardadır. Göçmenler için bu savaşım avcıdan kaçmaya çabaladıkları bir av törenine dönüşür; çoğunlukla göçmen kaçakçılarının insafıyla kolluğun kurşunları arasında sıkışıp kalırlar. Ne dönebilecekleri ne de gidebilecekleri bir yer vardır. Dünyada arafın daha kesin bir tanımı çok zor yapılabilir. Zaten ruhun sıkışıp kaldığı varsayılan bu alanları çağrıştırır şekilde herhangi bir sınırdan girmesine müsaade edilmeyen sığınmacılar, literatürde ‘sıkışıp kalmış göçmenler’ olarak adlandırılır. İki mekân arasında, sınır bölgelerindeki bu kalakalmışlık hali, geri itme, güvenlikçi müdahaleler söz konusu olduğunda; yaşamla ölüm, vücut bütünlüğüyle acı arasındaki sınırı da belirsizleştirir. Livaneli’nin Balıkçı ve Oğlu romanında acıyı hem yakın hem de uzak çekim olarak farklı açılardan görebiliyoruz. Kitapta acı duygusu doğanın bütün öğeleriyle bir araya geliyor; yani acı insanı, ağacı, denizi ve hayvanları ortak bir sayfada buluşturuyor. Darwin’in deyimiyle, bütün türlerin en büyük ortaklığı böylesi bir acıda billurlaşmaktadır. Peki bu acının boyutları nelerdir? Livaneli’nin satırlarında her şeyden önce engellenmiş bir yas duygusunun belirgin tınısından bahsedilebilir. Romanın birçok katmanı arka planında mitolojik çağrışımlarla örülmüş durumdadır. Buradaki ertelenmiş yasın denizde ölüm anlatılarıyla birlikte düşünülmesi okurun ufkunu zenginleştirecektir. Denizde ölüm en korkunç kâbus olsa da, istatistiğin soğuk yüzüne en uygun olanıdır; istatistik görünür olanı sayılara dönüştürüp bireysel özelliklerini görünmez kılar. Denizde kaybolanların ise sayıları bellidir ve kendileri zaten görünmez olmuştur.
Kitapta ölümün yaklaştığını da hissediyoruz; tıpkı mitolojideki gibi, Akdeniz’in sırtındaki ölü bedenleri yunuslar haber veriyor, bir vekil olarak neredeyse kendileriyle türdeş varsaydıkları Balıkçı aracılığıyla iki cesedin karaya taşınmasına vesile oluyorlar. Ölüm karaya çıkıyor, sonrasında da kolluk kuvvetlerinin omuzlarında taşınıyor; kayıp ve buluntu bedenlerle her yere yayılıyor. Güvenlikçi politikaların artışı, sınır koruma tedbirlerinin deyim yerindeyse sınırları aşan bir yapıya bürünmesi, artık ölümlerin memleket topraklarının çok ilerisinde gerçekleşmesine neden oluyor. Ölüm uluslararası sularda, ölüm geri gönderme merkezlerinde, göçmen karşıtı şiddette, tecrit edilmiş mültecilerin çaresizliğinde, intiharlarında, güvencesiz işlerde hissettiriyor soğuk nefesini. Kobelinsky’e göre, “Avrupa ülkeleri kendi sınırlarını kontrol altında tutmak için milyonlarca Avro harcasa da, göçmen ölümlerini görmezden gelmeyi tercih eder”. Akdeniz’e kıyısı olan birçok Güney Avrupa ülkesinde göçmenlerin cesetleriyle ilgilenenler genelde sadece yerel gruplar, küçük belediyeler, kiliseler ya da sivil toplum kuruluşlarıdır. Onların da ne kadar kişinin ölü bedenine ulaşabildiği tam bir muammadır. İstatistiki olarak bakıldığında ise göçmen ölümlerinin kaydı gereğince tutulmuyor. Bu durum da insanları bir sayıdan ibaret gören ülkelerin gözünde göçmenlerin hiçliğinin temsili olarak suratımıza çarpılıyor.
Balıkçı ve Oğlu göçün ölümle birleştiği sularda yazılmış bir roman. Sudaki ölüm karadakinin aksine, daha çok rüyaları anıştırmaktadır; tıpkı rüyadaki gibi sonsuz bir acıya yazgılıdır. İnsanın gördüğü kâbuslardaki kadar acıya katlanması mümkün müdür? Belki rüyanın geçirimsiz karanlığı gerçeğe tahammül etmenin bir yoludur. Suda kaybolma durumunda geride kalanlar için durum en kötücül kâbuslardakine benzer bir boyut kazanır. Yitirilen kişinin bir gün geri döneceği fikri, bastırılamayan bir kavuşma arzusuyla pekiştirilir ve gömme gibi ritüellerin yerine getirilemeyişinden doğan boşluk uygun bir yas tutulmasını bile engeller. Yas içkinleşir, hatta gündelik hayatın her ânına sızarak kronikleşir. Kronik yas belirli bir zamanda yaşanmak yerine, tüm ömre yayılır. Balıkçı ve Oğlu romanında kitabın ana karakterleri olan ebeveynlerde bu durum tüm çıplaklığıyla sergilenir; oğulları öldükten sonra yaşamlarını “tıpkı içlerinden ruhları çekilmiş” gibi yaşarlar. Birbirlerinin yüzüne bakamazlar. Bir balıkçının, yani neredeyse denize dönüşmüş, onunla bütünleşmiş bir insanın adı Deniz olan tek çocuğunu denizde kaybetmesi, suda ölümün derinliğini fersah fersah artırır. Beşerin deniz karşısındaki çaresizliği doğayla insan ilişkisini imleyecek şekilde yeniden yapılandırılır. Kitapta anlatıldığı üzere, kasaba halkı için doğa kader gibidir. Kadere razı gelmek insanla doğa arasındaki mütevazı ve kendiliğinden uyuma kaynaklık etmektedir. Uyum sarsıldığında, barış bozulduğunda insan doğayla özdeşlik bilincini yitirir ve kaderine yazılı başka bir yol olmadığı için de kendi yaşamına bütünüyle yabancılaşır. Yaşarken ölümle fiilen ölümün iç içe geçtiği bir durum resmediliyor romanda. Balıkçının kendisini derin denize bırakarak boğulmayı, kendini doğuran suda intiharı denemesi çok boyutlu bir imgeselliği ateşliyor. Bu tasvir ham hayalin sınırlarını zorlayacak denli çatışmalı bir seyir izliyor. Balıkçı yaşamla hesaplaşmaya çabalasa da, seçtiği intihar yöntemi kuşku doğurmaktadır. Yüzmeyi bu kadar iyi bilen, neredeyse yunuslara türdeş sayılacak kadar suya aşina birinin denizde boğularak ölmesi ne kadar mümkündür? Bu hayatta kapanmamış defterleri vardır balıkçının. Ölmeye henüz tam ikna olmuş değildir. Belli ki bunun da ağırlığını taşımaktadır. Oğlunu, yani Deniz’ini elinden alan denize ne kadar tahammül edebilecektir? Üstelik kendisinin özü de denizdendir ve başka türlü bir yaşamı bilmemektedir.
Preitler, “Yas ve Kayboluş”ta kaybolan kişinin akrabalarının nasıl donup kaldığını betimleme çabasına girişir: “Kaybın ölçülmesi mümkün değildir, o yüzden acıyı ifade etmek de mümkün değildir. Aksi halde ölüme teslim olmak gerekliliği doğacaktır. Kaybolan ve sevgiyle bağlı olunan o kişinin sağ olduğuna dair bütün umutlara sırt dönmek gerekecektir.” Balıkçı ve karısı denizde kaybolan çocukla yunusların getirdiği göçmen bebek arasında bir vicdan muhasebesine girişmek zorunda kalır. Yaşamı sahiplenmek ölümü unutmak, öleni göz ardı etmek anlamına gelebilir. Yaşamın ritmine yeniden ayak uydurmak ölüye saygısızlık olarak dahi görülebilir. Üstelik bebeği biyolojik annesinden kopartma düşüncesi de ayrı bir karışıklık doğurmaktadır. Balıkçı ve Oğlu sayfalar ilerledikçe mitolojiden moderne süreklilik taşıyan bir hesaplaşma sahnesine dönüşüyor. Yanıtlanması zor birçok soruyu okura emanet ediyor: Savaşma cesareti mi, “ya eldeki acıdan bile olursam” diye duyulan korku mu? Korku ile cesaretin, yaşam ile ölümün, zafer ile mağlubiyetin arasındaki çizgiler çok incedir; sanki hepsi birbirine karışmış, insanın görüşü bulanıklaşmıştır.
Hikâyeyi bir yapboz gibi düşünürsek, parçaları o kadar renklidir ki, Akdeniz hem yaşamın hem ölümün kaynağı olarak betimlenir. Buradan sonra, Campagna’nın Akdeniz’in Hayal Gücü kitabında betimlediği manzaraya doğru yol alırız: “Akdeniz muhayyilesi de artık yuvasını kurmak üzere meşru mirasçılarına doğru ilerlemeye başlar. Dolup taşan hücrelerin sıcağında gelecek ya serap ya tehdit gibi görünürken, yersiz yurtsuzların bereketli toprağına gömülüyor, böylece yeniden yeşerip büyüyebilecek.” Balıkçı ve Oğlu’nda da deniz ananın ikinci kez doğurduğu mülteci bir bebeğin titreyen yüreğine tanık oluyoruz. Bütün mesele denizden doğana ne ad vereceğimiz belki de... Denizin bir uzvuna dönüşüp aşkınlaşan kişi ise hayattan ölüme doğru yol alan bir zaman göçmeni olarak düşünülebilir.
Romanda göçmenlerin ölü bedenlerinin yerini gösteren yunuslar, yeni doğana da yaşamı bağışlar. Mitolojideki ünlü şair ve müzisyen Arion’u denizin ortasında ölümden kurtardıklarına benzer sahnelerde yaşamın dalgalı bir temsiline dönüşürler. Kral Babası tarafından katledilip denize atılan Melicertes’e üzülüp ölüsünü kıyıya taşıyan da gene aynı ruh, gene insana neredeyse türdeş yunuslardır. Yunuslar adeta ancak rüyalarda denk geldiğimiz ruhun saklı parçalarını birleştirmektedir; insan varlığının kayıp kıtasını keşfetmektedir. Akdeniz bu ölüm yaşam koşturmacasında her haliyle Araf’ı andırır, çünkü denizcilerin ve göçmenlerin ruhlarına dokunan, ölümün şarkılarını en derinden yansıtan denizdir. Balıkçı ve Oğlu’nda da göçmenlerin kaderi denizle, insanınki doğayla bütünleşik olarak resmedilir. Tarih boyunca dardan ve zordan kaçarak sığınılan o yaşam adaları en çok Akdeniz’in bağrından doğmuştur. Düşle gerçek bu mitolojik denizin sularında ezelden beri raks etmiştir. Öte yandan, romanda da görüleceği üzere, yunuslar göçün neden olduğu ölümleri de görünür kılar. Çocuğundan vazgeçmek zorunda kalan bir mülteci annenin çaresizliği de, bir nevi yaşarken ölümü anımsatır. Akdeniz tarihten kaçan birçok hayatın kavşağıdır; uygarlığın doğuşu ve çözülüşüdür. Ve Albahari’nin sözleriyle, “Akdeniz, yeryüzünün en büyük göçmen mezarlığıdır”.
Önceki Yazı
Seviye Talip’e dair:
Eve dönen adam
“Kadınların eğitilmeden, 'bir tekamül-i ahlaki geçirmeden' özgürlüğe kavuşmalarının onları 'süslü bir oyuncağa', derinliksiz varlıklara dönüştüreceğini düşünmektedir Fahir. Bu açıdan toptan, derinliksiz bir Batılılaşmaya karşıdır.”
Sonraki Yazı
Futbolun görsel hafızasında kadınların temsili üzerine:
Dünya Kupası ve kadrajın dışında kalanlar
“Feminizm artık yalnızca meydanların ya da akademinin dili değil; reklamların, markaların ve küresel kültür endüstrisinin de söz dağarcığına girdi. Bu görünürlük önemli bir kazanım olabilir ama aynı zamanda yeni bir risk de taşır: Eşitlik siyasal bir talep olmaktan çıkıp tüketilebilir bir estetiğe dönüşebilir.”