Bir künstlerroman olarak Tutunamayanlar
“Murat Belge romanın büyüklüğünü de, taşkınlığını da, ironik zekâsını da, fazlalıklarını da aynı eleştirel dikkatle düşünmeye davet ediyor okuru.”
Oğuz Atay. Kolaj: Deniz Karagül, Birikim Dergisi (solda).
Murat Belge’nin Tutunamayanlar ve Oğuz Atay kitabı[1] sadece büyük bir romana bir saygı duruşu değil, aynı zamanda Türkiye’de eleştiri geleneğinin ciddi temsilcilerinden birinin, bugün iyice seyrekleşmiş bir dikkat ve titizlikle, birkaç kuşağı etkilemiş bir metni yeniden düşünme çabası. Belge, Tutunamayanlar’ı gerçekten büyük bir roman olarak ele alacaksak; onu yalnızca kült statüsüyle, okur üzerinde yarattığı etkiyle değil yapısıyla, anlatı mantığıyla, leitmotif ağıyla, dünya edebiyatı içindeki akrabalıklarıyla, tarihsel ufkuyla birlikte düşünmek zorundayız diyor bir anlamda. Bu da Tutunamayanlar’ı “çok sevilen roman” olmaktan çıkarıp “yeniden çözümlenmesi gereken roman” haline getiriyor.
Bir Dönüm Noktası Olarak Tutunamayanlar ve Oğuz Atay
İletişim Yayınları
Şubat 2026
238 s.
Kitabın önemli bir meziyeti, Tutunamayanlar’ı anlatı teknikleri tarihinin içine yerleştirmesi ve onu seslerin, bakışların, anlatıcı düzlemlerinin ve kurmaca otoritenin nasıl örgütlendiği üzerinden okuması. Bu bakımdan, Joseph Conrad ve Henry James’ten başlayarak Joyce, Woolf, Proust ve Wayne C. Booth’a uzanan referans çerçevesi son derece açıklayıcı. Belge bu yazarları bir benzerlikler ya da etkiler listesi çıkarmak için değil, modern(ist) romanın anlatıcıyı nasıl dönüştürdüğünü, anlatıcının konumunu nasıl değiştirdiğini göstermek için kullanıyor. Örneğin, Conrad’da öne çıkan “dramatize anlatıcı”, yani anlatıcının her şeyi bilen, mutlak otorite sahibi bir ses olmaktan çıkıp roman kişilerinden biri haline gelişi, doğrudan doğruya modern romanın temel kırılmalarından birine işaret eder: Anlatıcı artık Tanrı değildir; yanılabilir, eksik bilebilir, susabilir. Conrad’ın Marlow’u sorular sorar ama kesin cevaplar vermez. Öyleyse, modernist romanda anlatıcının söyledikleriyle yetinmemek; yapıtı anlatıcının verdiği bilgiler kadar sustukları, çarpıttıkları ve sınırları içinden de okumak gerekir. Belge’nin sözünü ettiği bir başka modernist yazar olan Henry James’te[2] ise mesele, anlatının bir karakterin perspektifine yerleşmesidir; okur olayları sanki karakterin omuz başından görür ama tam da bu yüzden, o bakışın kör noktalarına karşı uyanık olmak zorundadır. Romanın meselesi artık yalnızca ne anlatıldığı değil, kim tarafından, hangi sınırlılıkla, hangi dolayımlarla anlatıldığıdır. Tam da bu nedenle, anlatıcı ile yazarı birbirine karıştırmamak, modern(ist) romanı kavramanın temel koşullarından biridir.
Belge’nin Wayne C. Booth’a yönelmesi de bu bağlamda anlamlıdır: Metin içinde konuşan sesle bu sesi kuran estetik bilinç arasındaki ilişki nasıl düşünülmelidir? Booth’un The Rhetoric of Fiction’da[3] (Kurmacanın Retoriği) yaptığı “yazar/anlatıcı” ayrımı, Tutunamayanlar’ın kurmaca yapısını daha teorik bir düzlemde tartışmaya açmak için elverişli bir kavramsal zemin sunar:
Booth’a kadar ‘yazar/anlatıcı’ ayrımına fazla önem vermediğimizi söylemiştim. Evet, bunu Booth vurguladı ve bizlere de kabul ettirdi. Sözgelişi Tom Jones gibi bir romanda bizimle sık sık sohbet eden “yazar”ın ille de Henry Fielding’in kendisi olmak zorunda olmadığını söyledi. Peki kim o, bizimle konuşan adam? Booth onun ‘yazar’ değil, ‘ima edilen yazar’ (implied author) olduğunu söylüyor. Peki bunu kabul ettik. Tutunamayanlar’ın ima edilen yazarı kim? (s. 26-27)
Deniz Karagül, Birikim Dergisi
Tutunamayanlar’ın yüzeyinde birçok ses vardır: Üçüncü şahıs anlatıcı, Turgut’un iç sesi, Selim’in metinleri, söylem parodileri, ansiklopedi maddeleri, günlükler, sahneleştirilmiş bölümler. Ama bu çoğulluğun gerisinde romanın “ima edilen yazarı”, Belge’ye göre Turgut Özben’dir. Romanın ilk bakışta dağınık gibi görünen yapısı; Turgut’un Selim’i araştırma, onun hakkında bilgi toplama, bunları birleştirme ve sonunda yazıya dönüştürme süreci olarak okunabilir. Aslında Tutunamayanlar’ın asıl yazar olması beklenen kişisi Selim’dir ama o yazamaz. Yaratıcı bilinç, estetik yoğunluk, en büyük iç enerji ondadır fakat depresyonu, dünyayla kırılgan ilişkisi onu bu eşiği geçmekten alıkoyar. Buna karşılık Turgut, başlangıçta yazarlık ufku taşımayan “tutunmuş” insan, Selim’i anlamaya çalışırken yazıya sürüklenir. Böylece Tutunamayanlar, başarısız olmuş bir sanatçı adayının yanı sıra, Turgut’un yazar oluşunun da romanı olur.
Belge burada romanın sanatçı oluşumunu iki ayrı çizgi üzerinden işlediğini gösteriyor. Birinci çizgi Selim’e ait. Yukarıda belirttiğimiz gibi, asıl yazar olmaya en yatkın, yazma tutkusunu en çıplak biçimde taşıyan, estetik bilinç bakımından romanın en yoğun kişisi o. Ama tam da bu yoğunluk nedeniyle yazamıyor; kusursuzluk arzusu, hayatta bir türlü dikiş tutturamayışı, günbegün intihara sürüklenişi onu yazarlığın eşiğinde durduruyor. İkinci çizgiyse Turgut’un: Başlangıçta herhangi bir yazarlık potansiyeli taşımayan, hayata sıkı sıkıya “tutunmuş” yüksek mühendis, Selim’in ölümünü anlamaya çalışırken yazar oluyor. Bu bakımdan Tutunamayanlar, yazarlığa en uygun kişinin yazamadığı, yazarlığa en uzak görünen kişinin ise bu yolda dönüştüğü çift yönlü bir künstlerroman haline geliyor.
Künstlerroman en yalın anlamıyla sanatçıyı merkezine alan, onun çocukluktan ya da gençlikten başlayarak olgunluğa, bazen de yıkıma uzanan gelişimini anlatan roman türüdür. Daha genel bildungsroman kategorisiyle yakın akrabalığı vardır; hatta kimi edebiyat tarihçileri künstlerroman’ı bildungsroman’ın özel bir alt türü olarak görür. Ne var ki, ikisi arasında önemli bir fark vardır: Bildungsroman asıl olarak bireyin dünyayla karşılaşarak biçimlenmesini, toplum içinde yer edinmesini, bir tür olgunlaşma sürecini anlatır. Künstlerroman ise bu genel gelişim hikâyesini daha özel bir istikamete, sanatçı kişiliğinin oluşumuna, yaratıcı bilincin doğuşuna, çoğu zaman da bu doğuşun önündeki engellere yöneltir. Burada mesele yalnızca bir insanın “yetişmesi” değil, bir sanatçının kendi sanatına nasıl gittiği ya da neden gidemediğidir. Goethe’nin Wilhelm Meister’i bu türün kurucu örneklerinden biridir; sonraları Thomas Mann’ın Tonio Kröger ve Doktor Faustus gibi yapıtları da aynı gelenek içinde anılmıştır. İngiliz edebiyatı içinde en bilinen örneklerinden biri; Joyce’un sanatçının toplumla, aileyle, gündelik hayatla ve kendi iç bölünmeleriyle çatışma içinde biçimlenmesini merkeze alan A Portrait of the Artist as a Young Man’idir.[4]
Belge, Tutunamayanlar’ı bu kategori içinde düşünerek, bana kalırsa romanın uzun süre gözden kaçmış bir cephesini açığa çıkarıyor ve genellikle “aydın bunalımı”, “uyumsuzluk”, “ironi”, “oyun”, “parodi”, “Türkiye eleştirisi” gibi başlıklar altında değerlendirilen yapıtın bütün bunların içinden geçen bir başka ekseni daha olduğunu gösteriyor: Yazarlığın, daha doğrusu yazar olma arzusunun imkânları ve sınırları. Tutunamayanlar’da yaratıcı kudreti en yoğun ve asıl yazar olmaya en yakın figür olan Selim ile başlangıçta böyle bir yeteneği olmayan, hatta hayatın yerleşik düzenine sıkıca bağlanmış görünen Turgut’un anlatı ilerledikçe yer değiştirmesi; yazması beklenen kişi yazamazken, yazamayacak sanılan kişinin yazıya sürüklenmesi, sanatçının yazgısı üstüne düşünmeyi mümkün kılan bir künstlerroman mimarisi üretiyor. Bu mimari içerisinde Selim yalnızca “ince ruhlu” bir karakter değil, aynı zamanda kendini yazıyla gerçekleştirme ihtimali taşıyan biri ve Turgut için Selim’in ölümü, yalnızca kaybedilmiş bir arkadaşın ardından tutulmuş bir yas değil. Turgut, Selim’in geride bıraktığı izleri toplarken, tanıklıkları birleştirirken, parçaları yan yana getirirken farkında olmadan yazının alanına giriyor. Bir yanda yaratıcı dehanın kendini gerçekleştiremeden sönmesi, öte yanda böyle bir deha taşıdığı düşünülmeyen bir öznenin kaybın ve araştırmanın içinden geçerek yazıya yaklaşması yazarlık arzusunun başarısız ve başarılı iki ayrı biçimini oluşturuyor.
Künstlerroman mimarisi Tutunamayanlar’da yalnız karakter düzeyinde değil, romanın yapısında da karşılık buluyor. Turgut’un Selim hakkında bilgi toplaması, farklı kişilerin farklı farklı Selim’ler anlatması, metnin bir “biyografi araştırması” gibi ilerlemesi romanın biçimini belirleyen dinamiklerden biri. Belge bu perspektif çoğulluğu konusunda, Atay’ın esinlendiği yapıtlar arasında Lawrence Durrell’ın İskenderiye Dörtlüsü’nü anıyor. İlgili bölümden uzun bir alıntı:
Söz konusu Dörtlü’nün ilk kitabı Justine’dir. Burada Mısır’da (İkinci Dünya Savaşı öncesi) bir İrlandalı öğretmen olan Darley ile Nesim adında Kıptî bir işadamının karısı olan Yahudi kökenli Justine arasındaki aşk anlatılır; anlatan, Darley kendisidir. İkinci cilt, Justine’de şöyle bir tanıdığımız karakterlerden Balthazar’ın adını alır. Çünkü Balthazar Darley’nin yazdığı cildi (yani Justine) okumuştur ve onun üzerine kendi görüşlerini yazar. Balthazar’a göre Darley, Justine’e aşkından, olanları yanlış yorumlamakta ve değerlendirmektedir. Justine aslında Birleşik Krallık görevlisi Pursewarden’a âşıktır. Balthazar aşağı yukarı aynı olayları bu yeni açıdan anlatır. Böylece üçüncü cilde geliriz: Mountolive. “Zeytin Dağı” hemen İncil çağrışımı yapar, ama bu da Mısır’da görev yapmış bir “Foreign Office” memurunun adıdır ve şimdi aynı olaylara onun gözünden bakarız. Bakar ve şaşırırız, çünkü bu sefer bambaşka bir âleme, siyasi entrikalar düzeyine geçeriz. (…) Durrell, bu şaşırtıcı dönüşleriyle bir bakıma Einstein’ı ve görelilik teorisini romanlaştırmaktadır. “Gerçeklik” dediğimiz şey kaypak ve şekilsizdir (amorf). Yaklaşılan açıya göre değiştiği için çok katmanlıdır. Bu “katmanlardan” birini seçip, “İşte gerçeklik bu” diyemeyiz. (…) Anlattığım bu yapı Tutunamayanlar’da Turgut’un Selim hakkında “bilgi toplama” olayında roman için bir ölçüde bir “yapıcı öğe” (abç, B.Ö.) haline gelir. Bunu belki “Jigsaw puzzle” (abç, B.Ö.) benzetmesiyle açabiliriz. Parçaları uygun yerlerinden birbirine ekleye ekleye bütün resmi ortaya çıkarıyoruz. (s. 142-143)
Durrell’ın İskenderiye Dörtlüsü’nde aynı olaylara farklı kişilerin bakış açısından yeniden dönülmesi, gerçekliğin tek ve yekpâre değil, çoğul ve katmanlı bir şey olduğunun ima edilmesi, Belge’ye Tutunamayanlar’da da benzer bir yapı öğesi olduğunu düşündürüyor: Turgut, Selim’i Esat’tan, Metin’den, Günseli’den, Süleyman Kargı’dan ve sonunda Selim’in kendi yazdıklarından öğrenerek parça parça bir “Selim resmi” ortaya çıkarıyor. Ama benzerlik buraya kadar. Tutunamayanlar, İskenderiye Dörtlüsü gibi perspektiflerin birbirini bozduğu bir görecilik romanı değil. Burada parçalar sonunda birbirini iptal etmek için değil, bir kişiliği bütünlemeye yaklaşmak üzere bir araya geliyor. Belge’nin “jigsaw puzzle” benzetmesi bu bakımdan oldukça yerinde: Tutunamayanlar’da her yeni tanıklık, hakikati büsbütün göreli kılmaktan çok, Selim’in eksik kalmış portresine bir parça daha ekliyor. Roman perspektiflerin çatışmasından yararlanıyor ama son kertede bu çatışmayı mutlak bir görelilik fikriyle bağdaştırmıyor; tersine, Selim’in trajik (bazen trajikomik) bütünlüğüne doğru ilerletiyor. Yani Atay, Durrell gibi, kabaca, “gerçeklik yoktur, yalnızca bakış açıları vardır” demeye yaklaşmıyor.
Öte yandan, Turgut’un Selim hakkında topladığı bilgiler, biriktirdiği anlatılar da kuşkusuz taraflı, öznel ve eksik: Her tanık Selim’in başka bir yanını anlatıyor; her anlatımda başka bir Selim beliriyor. Ama Turgut’un yaptığı şey, anlatıların birbirini boşa düşürmesini seyretmek yerine bunları birleştirerek bir kişiliğin izini sürmek. Ve Turgut’un topladığı her parça, Selim’in değişik yüzlerini açığa çıkarırken aynı zamanda onun merkezdeki yarasına da yaklaşıyor. Hakikat yine tam olarak ele geçirilemiyor, Selim yine bütün açıklığıyla kavranamıyor ama romanın yönelişi dağılmaya değil, toparlanmaya dönük.
Yine de burada dikkat edilmesi gereken bir sınır var: Tutunamayanlar’ın hareketi dağılmadan toparlanmaya doğru olsa da, bu toparlanma merkezdeki boşluğu tümüyle ortadan kaldırmıyor. Selim roman boyunca hem yaklaşan hem de hiçbir zaman kendini ele vermeyen bir merkez. Turgut’un biriktirdiği tanıklıklar onu daha görünür kılıyor ama bir muamma olmaktan çıkarmıyor. Selim asla tam anlamıyla saydamlaşmayan bir figür. Belge’nin “yapıcı öğe” olarak tanımladığı araştırma süreci romanın dağınık gibi görünen yapısını kısmen toparlasa da, Selim’in üzerindeki belirsizlik perdesini kaldırmıyor. Bana kalırsa bunun nedeni, Tutunamayanlar’da meselenin yalnızca parçaları bir araya getirerek bir hayatı kavramakla değil; aynı zamanda bu hayatın neden yaşanamaz hale geldiğini, neden dağılıp yarım kaldığını, neden yazıya ancak ölümden sonra dökülebildiğini anlamakla ilgili olması. Tam da bu yüzden, Selim’le ilgili tanıklıklar bir biyografiyi kurdukları kadar bir yokluğu da kuruyorlar. Buradan bakınca Turgut’un yaptığı şey, kaybın çevresinde, o kayıptan fazla uzaklaşmadan bir anlam düzeni kurmaya çalışmak gibi görünüyor.
Belge, Tutunamayanlar’ı dünya edebiyatı içindeki akrabalık ve etkilenme bağlarıyla birlikte düşünürken, kitabın çeşitli yerlerinde sözü James Joyce’a, özellikle Ulysses’e getiriyor ve Oğuz Atay’ın roman tekniği bakımından Joyce ile nerede yakınlaşıp nerede farklılaşmış olabileceği üzerinde duruyor. Burada özellikle dikkat çekici gözlemlerden biri, Günseli’nin “noktasız virgülsüz” monoloğuyla Molly Bloom’un ünlü monoloğu arasındaki ilişkiye dair:
Bu bölümde Molly yatağına yatmış uyumaya hazırlanmaktadır; onun yarı uykulu düşüncelerinin akışı verilir. Joyce burada noktalama işareti kullanmaz. Serbest çağrışım yoluyla Molly’nin kural tanımaz kişiliğine de uygun bir biçimde akar anıları ve düşünceleri. Ulysses’in en çok dikkat çeken bölümlerinden biri bu olmuştu. Dikkat çekmesinin ötesinde hayranlık da uyandırmıştı. Zaten edebiyatta “modernist” yenilikler yapmaya karar verip de Joyce’tan uzak durmak kolay bir şey değildi. Oğuz Atay da “Seni tanımadan önce” diye başlayan 15. fasılda Günseli’nin ağzından böyle bir “noktasız virgülsüz” bölüm başlatıyor. Ancak bu “bilinçlilik akışı”nın Günseli’nin iç dünyasına ışık tutmaktan çok, öteki karakterlere de uygun şekilde Selim’i tanıtma işlevi gördüğünü söyleyebiliriz. Ayrıca bu tespit faslın başlangıç bölümü için geçerli. Bir süre sonra Selim’in ve yer yer Turgut’un bilinçlilik akışlarının da karıştığını görüyoruz. Dolayısıyla burada Ulysses’teki gibi bir monolog değil, bir “trialog” (abç, B.Ö.) söz konusu. (s. 29)
Belge burada iki monolog arasında yüzeysel bir benzerlik saptamak yerine yapısal bir ayrım yapıyor: Ulysses’te Molly’nin monoloğu karakterin bedensel, zihinsel ve duygusal çağrışımlarını kendi bilinç merkezinden açığa vuran bir iç konuşmayken; Tutunamayanlar’da Günseli’nin sesi kısa süre içinde Selim’in ve yer yer Turgut’un sesleriyle karışıyor ve dolayısıyla ortaya tek bir bilincin kesintisiz akışı değil, seslerin iç içe geçtiği, çok katmanlı –Belge’nin “trialog” dediği– bir yapı çıkıyor. Başka deyişle, Molly Bloom’un monoloğu her şeyden önce Molly’yi kendi başına bir bilinç merkezi haline getirirken; Günseli’ninki onun iç dünyasını bağımsız bir ağırlık merkezi olarak kurmak yerine Selim’i anlamaya ve Selim’e yaklaşmaya yarayan bir anlatı işlevi üstleniyor.
Peki, iki monolog arasında yalnızca bilinç akışının kuruluşunda değil, bu akışın vardığı duygusal ve varoluşsal ufukta da belirginleşen kritik bir fark daha yok mu? Molly Bloom’un monoloğunun sonunda beliren ünlü “yes”, hayatın bütün karmaşıklığına rağmen gelen güçlü bir olumlamadır; Ulysses son kelimesiyle hayata “evet” der. Tutunamayanlar’da ise Günseli’nin sesiyle başlayıp giderek Selim’le Turgut’un seslerinin de karıştığı bölüm, Selim’in intiharını haber veren karanlık bir mektupla sonlanır. Burada olumlayıcı bir kapanış değil, yaralanmış bir bilinç ve onulmaz bir kayıp duygusu vardır. Belge’nin romanın bitişi olarak öne çıkardığı istasyon sahnesinde de Turgut’u kalabalığın içinde, uzaktan, neredeyse “herhangi biri” olarak görürüz; trenler gelir gider, yolcular koşuşturur, hayat sürer. Ama bu, Molly Bloom’un içeriden yükselen o dolaysız “yes”iyle aynı türden bir son değildir; daha dolaylı, daha hüzünlü, daha kırılgan bir süreklilik duygusu taşır. Joyce hayatı bütün karmaşıklığıyla olumlayan bir çoğulluk kurarken, Atay’da aynı çoğulluk daha yaralı, daha sıkışmış, daha savunmasız bir ruh haline eşlik eder. Atay’ın ironisi de yalnızca zekânın oyunu değil, yaranın kendini saklama biçimidir.
Belge’nin kitabında bu noktadan sonra leitmotifler meselesi öne çıkıyor ve Tutunamayanlar’ın rastgele büyüyen bir roman olmadığı, tematik tekrarlar ve geri dönüşlerle örülmüş bilinçli bir yapıya sahip olduğu gösteriliyor. “Tutunmak/tutunamamak” elbette leitmotiflerin en belirgini ama tek leitmotif değil. İsa, ikinci geliş, suçluluk, yargılanma, bürokrasi, Türkiye, Batılılaşma, estetiksizlik, oyun, yazı, biyografi, parçalanma, “parçaları birleştirerek bir resim kurma”, roman boyunca tekrarlayan motifler. Belge bu motifleri sadece tek tek işaret etmekle yetinmeyip, bunların romanın yapısını taşıyan eksenler olduğunu gösteriyor. Tutunamayanlar biçimsel deneylerle dolu bir modernist roman olduğu gibi, aynı zamanda kendi tekrarlarıyla kendi anlam ağını kuran, leitmotifler aracılığıyla okuru yönlendiren, son derece “örgütlü” bir metin. Çoğu okurda ilk anda biçimsel aşırılık izlenimi uyandıran romanın bu aşırılığının altında sıkı bir tekrar ekonomisi, fikirlerin ve imajların sürekli birbirini çağırdığı yoğun bir örüntü yatıyor.
Belge’nin romanın epizodik yapısını bir kusur saymak yerine anlatının başlıca dinamizm kaynaklarından biri olarak görmesi de bence son derece yerinde. Devlet dairesi, gençlik parkı, meyhane, kerhane, okul, biyografi oyunu, ansiklopedi, günlük, rüyalar, parodiler, mektuplar, tiyatro parçaları, iç monologlar gibi birbirini kesen epizodlardan kurulu olan Tutunamayanlar’ın epizodik yapısını Belge rastgele bir dağılma olarak değil, romanın kendi çoğul malzemesini taşıma; Türkiye’yi, Cumhuriyet kültürünü, eğitim düzenini, bürokrasiyi, erkeklik hallerini ve küçük burjuva gündeliğini somutlaştırma biçimi olarak görüyor.
Ama burada eleştirel bir not da düşmek gerekir: Belge’nin kitabında da yer yer sezdirildiği gibi, romanın bazı epizodları gerçekten ayıklanabilir, kısaltılabilir ya da daha sıkı örülebilirdi. Çünkü Tutunamayanlar büyük olduğu kadar taşkın da bir roman. Bazı epizotlar anlatının gerilimini, canlılığını artırırken, bazıları onu yalnızca “yayıyor.” Mehmet Seyda, Fethi Naci gibi ilk eleştirmenlerinin Atay’a yönelttikleri “fazlalık”, “aşırılık” itirazlarını Belge’nin tümüyle reddetmemesi, yabana atmaması bu yüzden önemli. Tutunamayanlar, çoğu büyük roman gibi, kusursuz olduğu için değil, kusurlarıyla birlikte büyük.
Murat Belge’nin altmışıncı yazı yılında yayımladığı bu eleştirel çalışma yalnızca önemli bir eleştirmenin büyük bir romancıya borcunu ödemesi anlamına gelmiyor. Daha önemlisi, Tutunamayanlar’ı etrafında oluşmuş hayranlık halesinin içinden çekip çıkararak yeniden tartışılabilir, yeniden çözümlenebilir bir roman haline getiriyor. Belge romanın büyüklüğünü de, taşkınlığını da, ironik zekâsını da, fazlalıklarını da aynı eleştirel dikkatle düşünmeye davet ediyor okuru. Oğuz Atay ve Tutunamayanlar söz konusu olduğunda bu tavır özellikle değerli. Çünkü Tutunamayanlar gibi çevresinde biriken efsanelerle birlikte kanonlaşmış metinler çoğu zaman ya dokunulmaz birer kült nesneye dönüşüyor ya da haklarında söylenmiş hazır yargılar tekrar edilerek okunuyor. Belge ise romanın biçimini, seslerini, kurmaca mantığını, dünya edebiyatı içindeki yerini ve iç gerilimlerini sabırla çözümlemeye girişiyor. Bunu yaparken, romanın uzun süre gölgede kalmış bir cephesini de görünür kılıyor: Tutunamayanlar’ın yalnızca bir “aydın bunalımı” ya da “Türkiye eleştirisi” romanı olmadığını, Selim ile Turgut’un karşıt yazgıları üzerinden ilerleyen özgül bir künstlerroman olarak da okunabileceğini gösteriyor. Böylece hem Tutunamayanlar hakkında konuşmanın hâlâ mümkün olduğunu gösteriyor hem de eleştiriye dair bir ölçüt sunuyor: Metin hakkında “nihai hüküm” vermek yerine onu ciddiye almak; iç çelişkilerini, imkânlarını, sınırlarını dikkatle ve yeniden düşünmek.
NOTLAR
[1] Murat Belge, Bir Dönüm Noktası Olarak Tutunamayanlar ve Oğuz Atay, İletişim Yayınları, İstanbul, 2026.
[2] James genellikle klasik gerçekçilik ile modernizm arasında bir geçiş figürü olarak değerlendirilir. 19. yüzyıl gerçekçiliğine bağlı yanları olmakla birlikte, özellikle geç dönem romanlarında bilinç akışına yaklaşan öznel anlatımı, sınırlı bakış açısı ve algının dolayımlılığına verdiği ağırlıkla modernizme yönelir. Bu nedenle burada ona “modernist” demekte bir sakınca görmüyorum.
[3] Wayne Booth, The Rhetoric of Fiction, Chicago University Press, 1961; Türkçe çeviri: Kurmacanın Retoriği, çev. Bülent O. Doğan, Metis Yayınları, İstanbul, 2023.
[4] James Joyce, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, çev. Murat Belge, İletişim Yayınları, Mayıs 2024, 5. baskı, 339 s.
Önceki Yazı
Haftanın vitrini – 12
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Amerikan Şarkiyatçılığı / Boşanma / Cinler / Dünyaya Baudrillard'ın Penceresinden Bakmak / Eğitimde Eleştirel Perspektifler / Eleştiri ve Hakikat / Geçiş / Son Gün / Tiziano, Su Perisi ile Çoban / Utanç Devrimci Bir Duygudur
Sonraki Yazı
Hanioğlu’nun Atatürk’ü ve yeni resmî tarih
“Kemalist eski resmî tarih anlatısını sorgulamamak nasıl geçmişi kavramak açısından sorunluysa, yeni resmî tarihler de benzer sorunlar taşır. Dahası, güçlerini yitirmiş düşünsel iktidarları ve ölü otokratları sorgulamak, yenilerini sorgulamaktan çok daha konforlu bir iştir.”