Hanioğlu’nun Atatürk’ü ve yeni resmî tarih
“Kemalist eski resmî tarih anlatısını sorgulamamak nasıl geçmişi kavramak açısından sorunluysa, yeni resmî tarihler de benzer sorunlar taşır. Dahası, güçlerini yitirmiş düşünsel iktidarları ve ölü otokratları sorgulamak, yenilerini sorgulamaktan çok daha konforlu bir iştir.”
TBMM açılışı, 23 Nisan 1920.
Bitmek bilmeyen Kemalizm tartışmalarını ve bu çerçevede yaşanan ‘tarih savaşlarını’ çok önemsiyorum. Malum, bu konu sadece modern tarihimize değil, aynı zamanda güncel siyasete dair mühim bir mesele. Tam da bu nedenle, İlker Aytürk ve Berk Esen tarafından 2015 yılında başlatılan post-Kemalizm tartışmasını çok önemsedim. Bu tartışmaya katkıda bulunma çabasıyla eleştiri yazısı yazdım; dahası, bu tema ekseninde bir kitap derlemesi yaptım. Aytürk ve Esen de daha sonra bu tema etrafında bir çalışma yayınladılar. 2015 yılında bu tartışmanın başlatılması çok isabetli ve önemliydi, ancak maalesef muhatapları tarafından görmezden gelindi.
Bence bu durumun sadece entelektüel hayatımızdaki tartışma tembelliği ve herkesin kendi sesine kulak vermesi alışkanlığı dışında, siyasi bir nedeni de vardı. Aytürk ve Esen’in ‘post-Kemalist paradigma’ dediği tarih anlatısı çerçevesinde ortaklaşan muhafazakâr/İslamcı Kemalizm eleştirileriyle sağ ve sol liberal Kemalizm eleştirilerinin tarafları arasına, zaman içinde niza girmişti. Bir yandan İslamcı iktidar ile ‘yetmez ama evetçi’ diye bilinen sol liberaller arasında ihtilaf çıkmıştı. Diğer yandan, çoğu Fethullah Gülen grubuna yakınlık gösteren sağ liberaller, Gülen-iktidar kavgasına kurban gitmiş oldular. Post-Kemalizm ve o çerçevede öne çıkan Kemalizm odaklı eleştirel tarih anlatısı bir ölçüde sahipsiz kaldı; daha doğrusu sahip çıkanlar İslamcılardan ibaret kaldı diye düşünüyordum.
Atatürk–Entelektüel Biyografi
Bağlam Yayınları
Eylül 2023
1024 s.
Tarihçi Şükrü Hanioğlu’nun Atatürk’ün Entelektüel Biyografisi başlıklı çalışmasını okuyunca, İslamcıların iktidarda olması dolayısıyla Kemalizm eleştirilerinin tarih yazımcılığına yansıdığını veya yeni resmî tarih yazımcılığının artık daha geniş bir kesim tarafından ‘zamanın ruhuna uygun’ biçimde benimsenmiş olduğunu görmüş oldum. Doğrusu, Hanioğlu ‘90’lı yıllarda yükselen ve İslamcılar ile sağ ve sol liberallerin ortaklaştığı Kemalizm eleştirileri temelli tartışmalara katılmış biri değildi. Doğru zaman gelmiş olmalı ki, Atatürk biyografisini ‘post-Kemalist paradigma’ diye tanımlanan çerçevede yazmış. Dahası, Hanioğlu’nun çalışması, post-Kemalist paradigma içinde liberal demokratlardan ziyade muhafazakâr/İslamcı mensuplarının tezlerine yakın duruyor.
Bu kanıya varmamım birinci nedeni, kitabının büyük bir bölümünün Mustafa Kemal ve din ilişkisine ayrılmış olması. Hanioğlu’nun Abdullah Cevdet üzerine yaptığı çalışma, zihniyet tarihçiliğinin çok zayıf olduğu o dönem için çok önemliydi ve bence hâlâ önemini koruyor. O nedenle, Hanioğlu, Mustafa Kemal’in entelektüel biyografisini yazmak konusunda en yetkin isimlerden biriydi. Doğrusu söz konusu çalışmayı bu beklentiyle okumaya başladım ve çok şaşırdım. Çünkü her şeyden önce, Mustafa Kemal’in zihin dünyasının ona özgü olmayıp, o dönemin Batıcı aydın, askerî ve sivil bürokratları arasında yaygın bir düşünüş biçimi olduğunu en iyi bilenlerden biri Hanioğlu’dur. Hal bu iken, bu hususu yer yer belirtmekle birlikte, daha ziyade onun diğerlerinden çok daha radikal görüşlere sahip olduğunun altını çizmekle kalmamış, onu bu genel çerçeve içinde değerlendirmekten ziyade, nevi şahsına münhasır düşüncelere sahip biri olarak takdim etmiş.
İkinci olarak, kitabı boyunca Mustafa Kemal’in zihniyet yapısının erken yaşlarda şekillendikten sonra hiç değişmediğini, ancak siyasal kaygılarla gerçek fikirlerini uzun süre gizlediğini ileri sürmüş. Hatta Mustafa Kemal’i belli bir dönem için ‘kendisi olmayan adam’ olarak tanımlıyor. Bu tümüyle isabetsiz bir tespit değil; dahası, farklı kesimlerin Mustafa Kemal’e solculuk, demokratlık, hatta muhafazakârlık atfetme çabalarının zorlama olduğu tartışma götürmez. Mustafa Kemal ne solcu ne demokrat ne de muhafazakârdı. Aydınlanmacı, ‘çağdaşlaşma’ya inanan bir modernistti ve temel dünya görüşü pozitivizm çerçevesinde şekillenmişti. Bu görüş açısından hareketle, dinin tarihsel ilerleme açısından engel olduğunu düşünüyordu. Bu konuda kıvranmanın âlemi yok; açıkça ifade etmek ve pozitivist düşünce doğrultusunda bu konuya işaret etmek yeterli. Hanioğlu böyle yapmamış; dönüp dönüp dinle, diyanetle nasıl alakası olmadığını anlatmış. Muhafazakârlar ve bilhassa İslamcılar gibi Atatürk’ün rakı sofrasından dem vurmamış ama “büfesini penbe, sarı, yeşil likörler ile donatmış” olduğundan söz etmeden geçememiş.
Diğer taraftan, zihniyet tarihi yazan birinin, hiç kimsenin zihniyetinin bir ömür boyu sabit kalmayacağını hesaba katması gerekirken, öyle yapmamış. Bu çerçevede, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş yıllarına bir asker olarak şahit olmuş birinin, diğer pek çok benzeri gibi, bu süreçten ne ölçüde etkilenmiş olabileceğini de dikkate almak gerekirken, bu konuları geçiştirmiş.
Özellikle de ‘Türkçülük’ söz konusu olduğunda bu husus daha da önem kazanıyor. Genç Osmanlılar döneminden itibaren Türkçülük ideolojisinin yükselmesi açısından, imparatorluğun toprak kayıpları, daha sonra münhasıran Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı yenilgisi, Sevr Antlaşması’nın etkileri bu konuda yapılan ciddi çalışmaların hepsinde dikkate alınmalıdır. Malum, Türkçülük adına uygulanan politikalara mazeret üretmek isteyenler bu hususları fazlasıyla öne çıkarır; bundan kaçınmak için açıkça şerh düşülmesi daha isabetli olur. Hanioğlu ise ters istikamette bu hususu büyük ölçüde geçiştirmiş ve Mustafa Kemal’in dönemin diğer isimlerinden çok daha radikal bir Türkçü olduğunu iddia etmiş.
Bu çerçevede, Osmanlı aydın-bürokratlarının Müslümanlıktan ziyade Türkçülüğe meyletmesi sürecinde Balkan savaşlarının etkisi hızla geçilmiş; Müslüman bir Osmanlı unsuru olan Arnavutların isyanının etkisinden söz edilmemiş. Asıl önemlisi, Türkçülük siyasetinin asıl hedefi olan Anadolu gayrimüslim nüfusuna yönelik siyasetlerden ve Millî Mücadele’nin bu çerçevede tanımlandığından hiç bahsetmemiş. Ermeni katliamından söz etmemiş. Nitekim, Taner Akçam, K24’de yayınladığı iki yazısında ("Mustafa Kemal’in tarihselleştirilmesi mi, geçmişimizin itina ile temizlenmesi mi?", "Şefli bir İttihat ve Terakki Partisi'nin ebedi şefi") Hanioğlu’nu bu konuda eleştirmiş. Ancak onun eleştirisi de, çalışmanın diğer zaaflarına hiç değinmediği gibi, Hanioğlu’nun kitabını bu sorun dışında göklere çıkarmış. Akçam, Hanioğlu’nun bu süreçlerde Kürtlerden ve Ermenilerden söz etmemesini eleştirmiş; ancak o da başta Ermeniler olmak üzere, Anadolu Hıristiyanlarına karşı Kürtlerin Türkler ile işbirliğine değinmemiş. Doğrusu bu husus Akçam’a özgü bir sorun değildir; Kürt siyasi söylemlerinde ve bu söyleme sempatiyle bakan sol çevrelerde de bu konu göz ardı edilir.
Millî Mücadele’nin Akçam’ın ifadesiyle ‘bir iç savaş’tan ibaret olduğu isabetsiz ve temelsiz bir iddia ise de, Anadolu Hıristiyanlarına karşı Türk-Kürt Müslüman unsurların örgütlenmesine dayalı olduğu, bilinen bir gerçektir. Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin en başından tüm Müslümanları doğal üye kabul ettiğini ve gayrimüslimleri dışladığını hatırlamak gerekir.
Diğer taraftan, Hanioğlu’nun çalışması, Cumhuriyet döneminde dolaşıma giren ‘Araplar bizi sırtımızdan vurdu’ söyleminin Müslüman dünyayla ilişkiyi kesmek amacını taşıdığını vurgulamış. Cumhuriyet rejimi kuşkusuz Müslüman dünyayla din temelli bir yakınlık kurmakla ilgili değildi; ancak o dönemde Müslüman dünya da ‘İslam’ın altın çağı’nı yaşıyor değildi; tam tersine, Türkiye örneğinde olduğu kadar radikal olmasa da, modernleşme sürecini yaşıyordu. Diğer taraftan, ‘Arap ihaneti’ söyleminin kalkış noktası olan Arap İsyanı’nı, Hanioğlu’nun vurguladığı gibi Arapların tümünün desteklemediğini biliyoruz. Ancak Arap İsyanı’nı ‘ihanet’ olarak tanımlayan sadece Mustafa Kemal ve daha sonraları Kemalistler değildi. Bu olay, Millî Mücadele’ye katılan farklı çevrelerden herkes tarafından ‘ihanet’ olarak algılanmıştı.
‘Arap ihaneti’ söyleminin sekülerleşmeye bahane edildiği, İslamcılar arasında öteden beri yaygın bir görüştür. Arap dünyasıyla ilişkilerin geliştirilmesi açısından, güncel siyaset çerçevesinde son zamanlarda bu görüş tekrar dolaşıma girdi.
Son olarak Yasin Aktay, Yeni Şafak gazetesinde bu konuda 19, 21, 26, 28 Ocak tarihlerinde bir dizi yazı yazdı. 19 Ocak tarihli ilk yazısında, “Şükrü Hanioğlu’nun Atatürk biyografisini entelektüel boyutlarıyla ele alan kitabını bugünlerde elimden düşüremiyorum” diyor. Aktay, “devletin tasfiyesini düşmana bırakmadan kendi eliyle bu tasfiyeyi yapmanın bahsi”ni eden Osmanlı subaylarından söz ederek, “İttihatçıların ve bilhassa Mustafa Kemal’in savaştan önce Osmanlı topraklarını gözden çıkarmış olduğu” sonucuna varmış. Osmanlı cephelerinde yıllarca savaşmış olanlara, “Bir asker savaşı zihinde kaybeder önce” (28 Ocak 2026) diye çıkış yapmış. 1908’de bir toplantıdan söz ederken, “Bu topraklar tam da Osmanlı’ya petrolü ve zenginliği kazandıracakken, oralardan Osmanlı adına vazgeçme düşüncesi Osmanlı subayları arasında … nasıl mümkün olabilmiştir?” diye sormuş. Eski arkadaşıma, bu sorunun cevabını arıyorsa, son dönem Osmanlı tarihini okumasını tavsiye edebilirim.
Doğrusu, Hanioğlu’nun kitabı bu iddialara benzer aşırı yorumlar içermiyor ama onlara kapı açıyor. Bugünlerde ellerden düşürülememesi sebepsiz değil. Tam da bu nedenle, “Zamanın Ruhuna Uygun Bir Atatürk Biyografisi” başlığı altında, Hanioğlu’nun kitabını eleştiren uzunca bir eleştiri yazısı yazıp akademik bir dergiye yayınlanmak üzere gönderdim. Zira bin sayfayı aşın bir çalışmanın eleştirisi bu yazının sınırlarını aşardı. O bakımdan burada tüm detaylı mevzulara sayfa göndermesi yaparak girmeyeceğim.
Bu eleştirileri öncelikle siyasal değişimler çerçevesinde, resmî tarih tezlerinin yenileriyle nasıl yer değiştirdiğine işaret etmek için kaleme aldım. Cumhuriyet’in Kemalist eski resmî tarih anlatısını sorgulamamak nasıl geçmişi kavramak açısından sorunluysa, yeni resmî tarihler de benzer sorunlar taşır diye düşünüyorum. Dahası, güçlerini yitirmiş düşünce iktidarları ve ölü otokratları sorgulamanın, yenilerini sorgulamaktan çok konforlu bir iş olduğunu hatırlatmak isterim.
‘90’lı yıllarda demokratikleşme tartışmaları çerçevesinde yükselen Kemalizm eleştirileri, Kemalist resmî tarih anlatısının çoktan tarihe karıştığını, onun yerini çok partili dönemden itibaren Kemalizm ve Türk-İslam sentezi karışımı yeni bir resmî tarih anlatısının aldığını dikkate almıyordu. ‘90’lı yıllardan itibarense, Kemalist resmî tarihten ziyade, Kemalist tarih eleştirilerinin kültürel iktidarından söz edilebilir. AK Partisi iktidarının pekişme döneminden itibaren, artık Kemalizm eleştirisi yeni resmî tarih tezi haline geldi. Hanioğlu’nun çalışması bu tezin akademik ifadelerinden biri olmuş diye düşünüyorum.
Önceki Yazı
Bir künstlerroman olarak Tutunamayanlar
“Murat Belge romanın büyüklüğünü de, taşkınlığını da, ironik zekâsını da, fazlalıklarını da aynı eleştirel dikkatle düşünmeye davet ediyor okuru.”
Sonraki Yazı
Sistem-yazı:
Nick Land’in teori-kurguları
“Land’in teori-kurgusu, yazının anlamla değil, işlevle ilgili olduğu bir raddede ortaya çıkar. Bunun anlamı (varsa) şudur: Yazı teknolojik olduğunu söyleyebileceğimiz bir sistemin modeli halini aldığında, sistematik olmadığında fakat sistemikleştiğinde, ortaya teori-kurgu çıkar.”