• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Sistem-yazı:

Nick Land’in teori-kurguları

“Land’in teori-kurgusu, yazının anlamla değil, işlevle ilgili olduğu bir raddede ortaya çıkar. Bunun anlamı (varsa) şudur: Yazı teknolojik olduğunu söyleyebileceğimiz bir sistemin modeli halini aldığında, sistematik olmadığında fakat sistemikleştiğinde, ortaya teori-kurgu çıkar.”

Nick Land: Yaşlı ve genç.

HASAN CEM ÇAL

@e-posta

PORTRE

12 Mart 2026

PAYLAŞ

Nick Land teori-kurgu denen şeyin vaftiz babası olarak anılır, ama söz konusu olan gerçekte nedir? Teoriyle kurgunun iç içe iş gördüğü bir yazım şekli mi? Ama bu, halihazırda Lucreitus’un Evrenin Yapısı adlı eserinde de verili bir koşul değil miydi? Lucreitus şiir formunda, dizeler halinde kendi kozmik felsefesini oluşturmuyor muydu? Ve yine, Platon’un Timaios’u da aynı bağlamda değerlendirilebilir; kozmik çevrimler, evrenin ruhu ve dahası Timaios’u kateder ama Platon her halükârda felsefe yaptığını iddia etmeyi de kesmez, ki bu kitabın eşlikçisi Kritias: Atlantis Üzerine de benzer, hatta daha da kurgusal bir içeriğe sahip olacaktır, ama felsefe olarak addedilmeyi de kesmeyecektir: Atlantis. Henüz Platon’da dahi mitlerden geçilmiyorsa, “felsefi mit”ler hep söz konusu olduysa, “ilk felsefe”de bile logos her zaman bir nevi mito-logos’sa, o halde Land’i ne ayırıyor, ayırt ediyor, farklılaştırıyor?

Her ne kadar modern dönemde de teori-kurgu varlığını korusa da, nüans farklıdır: Artık mit yaratmayacak, ama kurgusal formları, örneğin anlatıyı, bir yarı-kurgusal form olarak denemeyi ve dahasını teoriye yedirecektir. Örneğin Theodor W. Adorno, Minima Moralia’yı bir parçalı deneme toplamı olarak yazdığında tam da bunu yapar: Bir sistem oluşturmayan, ancak parça pinçik değerlendirilebilir bir dünyayı olduğu haliyle, parçalı vaziyette yazıya geçirir. Ve tabii, Platon’a en yaklaşan yazım şekline sahip Søren Kierkegaard da benzer bir yolu yeğleyecektir: Korku ve Titreme, teolojik bir yapıt olma vasfıyla, kesinlikle bir dinî anlatı şeklinde yazılmıştır ve teori ancak bu anlatının felsefileştirilmesinde, kavramsallaştırılmasındadır. Kierkegaard’ın kitabının az bilinen ve atlanan alt başlığını es ve pas geçmemeli; ipucu oradadır: Diyalektik lirik. Şiirden kavrama ve gerisin geriye.

Dolayısıyla, örnekleri çoğaltıp sayıp dökmeksizin, her örneğin kesinkes aynı sonuca vardığının ön kabulüyle genel bir eğilim saptayabiliriz, ki bu da modern teori-kurgunun, antik olanın aksine, bir tür sistem anlayışından kaçınmak için ileri sürüldüğü, bu anlamda da daha ziyade bir stratejinin ifadesi olduğudur. Gerçekten, Adorno eserlerini İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda yazdığında her tür sistem fikri, özellikle de “Batı sistemi” çökmüştü. Ve tabii Kierkegaard, Hegelciliğin, öyleyse “büyük sistemcilik” fikrinin baş düşmanı olarak, ziyadesiyle sofu bir Hıristiyan’ın yapacağı gibi, sistem fikrini, hele ki insanı merkeze yerleştiren bir sistemi olsa olsa lağvedilecek bir şey olarak görmüş ve kurguyu da bir “teorik desistematizasyon” aracı olarak atamış ve öne sürmüştü; öyle ki, Kırdaki Zambak ve Gökteki Kuş: Üç Dinî Sohbet’te vaaz formu ile şiiri, hatta meselleri iç içe geçirecekti. Ezcümle, modern bağlamda teori-kurgu asla ama asla sistem fikrinin göreli bir ilgasından bağımsız var olmamıştır; teori ile kurguyu kesiştirmek, kurguya bir mantık atamaktansa (antik teori-kurgu), mantığın bir kurgu olduğunu göstermek (modern teori-kurgu), bu düşünsel jest her tür sistemi izafi ve zahiri kıldığı düzeyde.

Peki, Land ne yapıyor? Land’in felsefesinde esasında bu ikilik aşılır, hem de diyalektik olmaksızın; yani köküne kadar, turbo bir seviyede Nietzsche’ci bir şekilde. Söz konusu olan bir aufhebung, yani bir “içererek aşma” değildir, zira Land’in yazdığı teori-kurgular, belli kurgusal formları teoriye uygulamadığı gibi kurgusal yazım tarzlarını teorinin bir uzantısı haline de getirmez. Ama tabii, teorinin ta kendisinden bir kurgusal form da çekip çıkarmaz. Örneğin Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in Tinin Görüngübilimi’nde yaptığına benzer şekilde, felsefi içeriği ya da “kavramsal kişilik”ler diyebileceğimiz şeyi tarihselleştiren, ama bunu yaparken de anlatısal bir akış tasarlayan, kişilerin değil kavramların birbiriyle ilişkiye girdiği bir anlatı düzlemi kurmaz Land; çünkü bunun için ilkin tarihin başlı başına bir sistem olduğu ya da bir sistemin altlığı olabileceği fikri varsayılmalıdır, ki Hegel’de söz konusu olan da budur (gerçekten, Hegel’in sisteminde Tinin Görüngübilimi yalnızca bir girizgâh olarak kodludur ve “Mutlak Bilme” adlı son bölüm hariç, içeriğinin Hegel nezdinde hiçbir ehemmiyeti yoktur; “efendi-köle diyalektiği”ne dair pasajlar başta olmak üzere). Dolayısıyla, Land tüm bunların dışına çıkar; bunlara karşı bile değildir. Modern bir felsefeci olarak sistem fikrini düşüncesinde muhafaza eder, fakat ona yepyeni bir anlam katarak: Teknik sistemler.

Land’in teori-kurgularında söz konusu olan, işlenen, giderek yazının modeli olan, yazının çehresini değiştiren teknik sistemlerdir. Onlar ki, farklı bir şekilde yazmak için model alınacak sistemler olarak var olur. Söz konusu olan şudur: Artık bir sistemi ya da sistemsizliği doğrulamak için, doğruyu ya da yanlışı kurgusal düzlemde de var etmek ya da onamak için teori-kurgu yazılmayacaktır; ama teori-kurgu, yazıyı, halihazırda teori ile kurguyu iç içe geçiren sistemlerin tekeline alarak iş görecektir. Land’in yazdığı teori-kurguların büyük bir çoğunluğunun görünür nalineerliği, doğrusal olmayışı, esasında içine doğduğu çağın düşünceyi uyaran ve yönlendiren sistemlerinin aynı değeri, niteliği, özelliği haizliğinden ileri gelir. Televizyon açık bir örnektir: Bir elektrik ağı, şebekesi olarak var olan ama aynı zamanda içinde zikzaklarla (zapping) hareket edilebilen bir sistem; ki aynı sistem, gerçekliğin algısını, hatta ta kendisini koşullayacak kadar etkilidir, tıpkı aynı mertebeye varmak hedefindeki herhangi bir sistem gibi (bkz. Bir diğer büyük teori-kurgucu olan Jean Baudrillard’ın Simülakrlar ve Simülasyon’daki medya analizleri). Land de yazıyı tam da böylesi bir devreye sokacaktır: Sistemlerin, teknik sistemlerin, teknolojide billurlaşan sistemin modellendiği bir devre.

Land’in teori-kurgularındaki, yazıyı neredeyse tanınmaz hale getiren, yazının yapısını, biçimini, hatta morfolojisini kanıksananın çok ötesine, hatta giderek dilin dışına taşıyan yazım şekli, bu hâlâ bir yazım şekliyse, özünde bir tür kaçış çizgisi oluşturur; ama bu çizgi dışarıya doğru değil, giderek daha da içeri doğrudur: Tek çıkış yolu, yolu baştan sona katetmektir ya da diğer bir deyişle, only way out is through. Dolayısıyla, Land’in ivmeci (asla “devrimci” değil) düsturu, özünde teori-kurgularında da devrededir: Mesele, yazıyı sermayenin billurlaştığı, Karl Marx tarafından “sabit sermaye” olarak adlandırılan makinelerin dışında konumlanan, onlardan hiç etkilenmeyen bir noktaya itmek; onlar bir nesne, insan da bir özneymiş gibi yapıp makinelere dair kılmak, makine sistemlerinin tahlili için işe koşmak değil, aksine yazının ta kendisini makineleştirmek, sistemleştirmektir. Diğer bir deyişle, Marx ne yaptıysa, Land aksini yapacaktır: Sermayeyi, makinede kendi bağımsızlığını bulan sermaye biçimini tahlil etmek için yazmamak, fakat yazının ta kendisini bu biçimle eşlemek, özdeşleştirmek. Yani “sermaye virüsü”nün yazıdaki eşleniğine mahal vermek, ki sermaye henüz bilişle tam eşleşmediği düzeyde dahi bilişselleşsin, “ön bilişselleşme”si gerçekleşsin diyelim. Analizi kesip katalizi başlatmak: Yazının sermayenin ivmelendirici bir diğer vektörü olarak atanması.

Üç ayrı örnek üstünden ilerleyeceğiz. Her biri de Land’in en ünlü kitabı Fanged Noumena: Collected Writings 1987-2007’de bulunan, ne deneme ne makale ne şiir ne de başka tür bir forma ait olduğu söylenebilecek numuneler üstünden. Bu metinler ki, Land’in teori-kurgusunun paragon’larını, yani en iyi örneklerini oluşturuyor; zira sadece kendini içinde bulduğu sisteme, kapitalizme, onun modus operandi’sine, ivmelenmeye “dair” olmakla kalmıyorlar, bilhassa ivmelenmenin bir etkisi ya da yansımasılar da. Land’in pek çok yazısı, hatta halen daha yazdıkları (Xenosystems’taki blog post’lar ve Outsideness’ta derlenen tweet’ler) gayet tabii teori-kurgusal olarak değerlendirilebilse de, çok azı hakiki anlamda üstüne söz söyledikleri şeyi kendi biçiminde, ifadesinde, diyelim ki “söyleyiş”inde dışavuruyor. Dolayısıyla, yine çok azı hakikaten kendince bir sistem; bir sistemik yazıya, sistemsel bir yazınsallığa mahal veriyor. Her şey gibi yazıyı da ivmelendiren ve ivmelenen her şey gibi yazının da morfolojisinin bozuluma uğramasını sağlayan bir süreç söz konusu. Land’de teori-kurgu biraz da bu demek: Yazıyı kendinden geçirmek. Schizo-post denen şeyin kusursuz bir prototipi.

Somuttan soyuta doğru ilerleyelim. Yazıya, bilindiği haliyle tamamen yok olacağı, harften azat olacağı ufka varana dek eşlik edelim. İlk örnek “Meltdown” adlı kült metindir. Bu metinde ne oluyordu? Esasında bu metin kapitalizmin bir yarı-spekülatif tarihi olarak okunabilir ve kapitalizm hakkında bir tür crash course’muş gibi iş görür. Metin ilkin “hikâyenin nasıl başladığı”ndan söz eder ve Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden “gelecekten gelen Çin”e varır ve bu varış yalnızca birkaç (minik) paragraf alır. Ardından metin, halihazırda yaşanmış olanlar ile yaşanacağı iddiasında olunanlar arasında mekik dokuyarak akar: Ronald Reagan’ın “yıldız savaşları” programının da, Bill Clinton’ın başkanlığına denk gelen “siberâlem psikozu”nun da bahsi geçer, ama aynı zamanda bahsi geçen AIDS’li transeksüel, Çinli-latin stim bağımlısı bir Los Angeles’lı hayat kadınıdır. Sermaye tüm bunları kateder; bir görünmez elin de ötesinde bir entropik varlık olarak.

Bu engin sabuklamayı ise paragraflardan ziyade paragrafların başına eklenen tek bir im sağlayacaktır, ki o da karşılıklı duble köşeli parantez, yani “[[ ]]” imidir. Bu im sayesindedir ki, Land sanki hiçbir “bölümleme”ye ihtiyaç duymaksızın metni zamanlar arası bir yolculuk haline getirir; im ise bu yolculuğun farklı momentlerine açılan bir tür “zaman geçidi”ni imler. Böylece yazının kendisi tamamen doğrusallığını kaybeder, ama aynı zamanda kaybettiği şey “zamansal tutarlılık”tır; geçmiş, şimdi ve gelecek bir arada, aynı akışta, doğrusal bir hattı izlemeksizin var olur. Ve tabii Land bunu kurgunun ta kendisini teorinin yegâne nesnesi olarak atamak için de yapacaktır. Aynı anda hem gerçeğe dair hem de henüz gerçekdışı görülen olgular, atlamalı, neredeyse atonal denebilecek bir tarzda kayda geçerek gerçekliği bulandırır; sanki gerçek gelecekten gelen bir etkinin, Land’in “retrokronik etki” dediği şeyin tekelindedir: Okuduklarınızın bazısı “henüz” gerçek değildir, fakat olacaktır. Geçmişten bugüne değil, gelecekten bugüne devinen bir sistematizm olarak sermaye ya da Land’in artificial intelligent space dediği şey.

Diğer taraftan, Land’in bu metinde “bakteriyel savaş”tan, biohazard’dan bahsettiği ve bunu ‘90’larda yaptığı düşünülürse, COVID-19’la birlikte en azından bir kurgusal safhanın gerçekliğe aktarımının sağlandığı söylenebilir; ki bu da Land’in metnini kendi kendini gerçekleştiren bir kehanet, (onun deyimiyle) bir tür hyperstition olarak okumayı sağlar. Ve kuşkusuz, her tür teorik kurguya, komplo teorisine (ki David Icke büyük ustasıdır, bkz. Size Hiç Söylenmemiş Ama Bilmeniz Gereken Her Şey) ve benzerine açık bir “gerçeklik modülatörü”, yani televizyon olarak da. Gerçekten, bu teori-kurguda ana model televizyon gibidir; zaten televizyonun adı da metinde sıklıkla geçer: Yaşıyor olduğunuz ve yaşayacağınız gerçeklikleri sentezleyen bir elektrik akımı.

İkinci örnek daha karmaşık, çetrefillidir ve bir tür uydu sinyalini, uzaydan gelen bir tür kesintili mesajı model alır gibidir. “KataςoniX”ten söz ediyoruz. Bu metinde söz konusu olan, sanki bizimle aynı dalga boyunda yaşamayan; bizden, bizim medeniyetimizden ya önce ya da sonra yaşamış, evrenin zamanın daha hızlı aktığı bir köşesini ya da bölgesini mesken edinmiş bir tür uygarlıktan yazılanlar, bu uygarlığa dahil birinin veya birilerinin yazdıklarıdır. Land ise bir yazardansa sanki bir çevirmen olarak konumlanır bu metinde: Bir uzaylı dilini basbayağı yazıldığı gibi, anlaşılabilir haliyle aktarır ve şaşılmayacağı üzere, neredeyse hiçbir şey anlaşılmaz (ve anlaşılmaması gerekir, ki mesele de budur). Jonathan Glazer’ın Under the Skin’inde ne oluyorsa, bu metinde de aynı şey olur: Mutlak ötekiyi, bu örnekte mutlak ötekinin dilini, mutlak ötekiliğinde yansıtmak. Kriptografi-deşifrasyon olarak okuma, yazma.

Under the Skin (Jonathan Glazer, 2013) 

Devam edelim. Bu metinde bir tür katatoni devrededir, ama bu, “x faktörü” üstünden belirlenmiş, bir xeno-katatonidir: Yazı bizim yokluğumuzu verili alır gibidir; bizim için yazılmamıştır ama yine de bizim tarafımızdan bulunmuştur; hatta garip bir şekilde bize dair bir şeylerin karalaması olma niteliğini haizdir (ve işte bu, onun karşısında donakalmamızı sağlayan şeydir). Tam da bu nedenle metinde alfanümerik sistemlerden, hava saldırılarından ve kanserden bahsedilir, ama aynı zamanda bahsi geçenler Tomorrow-2, zaman-ormanları ve Catecru’dur. Dolayısıyla, metin bilinir ile bilinmez arasında bir “yer”de konumlanır, ama böylelikle de metni okuyanı iki eş derecede uzak, ırak duran (Blanchot’cu bir tabirle) bir “yazınsal uzam”da ve tarih öncesi ya da tarih sonrası ile tarihin kesişiminde konumlar. Bir tür terra incognita olarak kronik-yazı.

Tarih öncesinde: Metin sanki insan henüz dünyada değilken var olan bir medeniyetin, bir süper-hyperborea uygarlığının hiper-yazısı gibidir; insana yaşadığı ve dolayısıyla yaşayacağı her şeyi “geçmişin derinlikleri”nden iletir. Tarih sonrasında: Metin aynı zamanda, tekrarlarsak bir uzaydan, ama ayrıca gelecekten gelen bir sinyal gibidir; sanki şu anda onu okuyanın geleceğince, bu gelecek tarafından yazılmıştır; Interstellar’dakine benzer bir “ileriki zaman hattı”nın retrokronik etkisini yansıtır ve tam da bu nedenle anlaşılamazdır, çünkü onu anlaşılır kılacak “anlam” zaman tarafından henüz ortaya konmamıştır. Dolayısıyla, bu metinde de Land, dili, metni, yazıyı bir teknolojinin kıskacına almaktan çekinmez. Bu teknolojiyse uydu teknolojisi gibidir ya da uydu vasıtasıyla deşifresi mümkün bir başka teknolojinin kendisi olabilir. Her halükârda, “KataςoniX” göksel, celestial (ama aynı zamanda buzsal, glacial) bir modele işaret etmeyi kesmez. Zamanın olduğu kadar uzayın derinliklerinden gelmiş gibidir. H.G. Wells’in dahi havsalasının almayacağı bir şey: Zaman makinesi olarak yazı.

Interstellar (Christopher Nolan, 2014)

Üçüncü örnek, “Hypervirus” adlı metindir. Bu metinde Land, bozulmuş ya da virüslerle dolu bir bilgisayarın işleme şeklini anıştırırcasına, sürekli bozuk bir dille yazar. Örneğin bir kelimeyi kullandığında, onu çoğaltmaksızın durmaz; mesela virüs kelimesini sarf ettiğinde, “virüs virüs virüs virüs” diye yazar ve dahası, binary logic’e de uygun ve tabi bir biçimde, model aldığı makinenin yapısını aksettirerek, metnin akışı boyunca ani 0-1 dizilerini metne yedirir ve metin yer yer 0 ile 1 tarafından doygunlaştırılan, alfabetik olmaktansa nümerik bir tür cereyanı andırır. Göz kanatmak pahasına, örnek:

“00100100100010111101000010011010101010101010001001101010010010100100101001011010010 0101111010001010101010101010010101001010110101001000000100010111010100100101010010100 1001010101001000100100100100100100101001001010110101001001001010110101010101010111101 0000100110101010101010001001101101010101001100100010001010101110100001010110010100101 00011001001110010001000000000000100111111100010010010101”

Bu metinle Land’in yaptığı aslen iki şey vardır: Bir; bilgisayarın, daha doğrusu yazılımın doğal yollardan bir parçası olan virüsleri onların modus faciendi’sine upuygun şekilde dile aktarmak, dili virütik bir çevrimin içine sokmak ve iki; yazının ta kendisini alfabetik olmaktan çıkarıp, onun altında yatan nümerik altyapıyı, yazının yüzeyini ya da yazıyı var eder duran şeffaf zarı, en küçük yapı taşı harf olan mimariyi yırtmak, delip geçmek. Yazıyı soymak diyelim. Teknik bir striptiz olarak yazmak işi.

İlk olarak: Land her tür kelimeyi, metin boyunca, doğru hecelemeyi dahi dikkate almaksızın bölüyor ve bölerken de çoğaltıyorsa, bunun nedeni aslında yazısına olağanüstü derece soyut bir anlamda bir makine tarafından musallat olunmasıdır. Land bu metinde bir makine gibi mi yazar? Hayır, daha çok bozulan bir makineyi yazar; onu yazıya aktarır. Makine birkaç anlaşılır cümle “işledikten”, process ettikten sonra teklemeye başlar; kelimeleri çoğaltır, onları böler, tekrar böler, sonra tekrar çoğaltır, ama bunu yaparken de ara ara anlaşılır cümlelere mahal vermeyi bırakmaz. Sanki ona yüklenen bir metni temize çekiyor gibidir; ama bir yandan da bozuk olduğundan, kendi işlevine uygun şekilde, metni “gereksiz tekrar”larla doldurmayı kesmez, ki bunlar da onun “virüsle doluluk” halindendir. Metin çoğalır, çünkü model aldığı makine, bozulmuş halinde, hatta işler vaziyette dahi, “çoğaltma”ya programlıdır. Gerçekten, belki de Land’in en Deleuzoguattariyen metnidir bu; makineyi ancak bozularak çalışan bir şey olarak kodladığı, yazıya geçirdiği kadarıyla. Belki de hiçbir metin Anti-Ödipus’taki şizoanalitik bilançoya ve programa bu denli yakınsamadı.

İkinci olarak: Metin boyunca Land alfabetik ifadeyi kesinlikle yazının görünür ya da okunur katmanı olarak atar ve kendinde bir diğer atfetmez ona. Bu şu demektir: Alfabetik okunaklılık, yazının, bu yazının, bu makine-yazı ya da yazı-makinesinin yalnızca arayüzüdür; anaçatı ya da mainframe diyebileceğimiz şey ise kesinlikle nümerik okunaklılık ya da akımdır, numerical flux’tır. Tam da bu nedenle Land, makine tekledikçe, takıldıkça, harareti arttıkça, kısacası bir tür “virüs aşırı yüklemesi”ni metne yansıttıkça, 0’lar ile 1’leri metnin her tarafına yayar. Öyle ki, bunlar alfabetik yazımların dahi arasına girer ve bir nevi alfabetik olanın alt-mimarisinin nümerik olduğunu imler (Land’in Kabalacılığa duyduğu hayranlık da bu arkitektonik katman mantığından ileri gelir). Bu anlamda “Hypervirus” bir tür deşifredir de; şifresi çözülen bir yazıdır da. Sürekli kendi işlemsel ya da bilgisayımsal görüntüsünü dışavuran, okunaklılığı makinesel çıplak işlevsellikle eşleyen, kelimenin en atipik anlamında yazıdır diyelim. Gerçi, word processor’ların da, bilgisayar özelinde, daha doğrusu dijital sistemler söz konusu olduğunda, neredeyse her şey söz konusu olduğunda da olduğu gibi, 0’lar ve 1’lerden oluştuğu düşünüldüğünde, bu o kadar uçuk bir fikir de değildir. Uçuk olan, Land’in dijital haliyle yazıyı var eden sistemi kendi üstüne kıvırmasıdır. Word processor hem programını hem de onu var eden kodu iç içe yazsa ne olurdu? Soru budur. Cevap ise Land’in metni.

Dördüncü ve son metnin tahliline geçmeden, bir intermezzo: Bu metinde işler vaziyette olan, bozuk olsa dahi iş gören makine, model makine, bilgisayar mıdır sadece? Yoksa mesele daha ziyade dizisel kodlar mıdır? İkincisi olduğu düşüncesindeyiz, ama tabii bilgisayar tarafından işlenebildiği kadarıyla; bilgisayar her tür kodu çözmek konusunda mahir, ehil, kadir bir işletim sistemine işaret ettiği oranda, ana model odur; fakat DNA dizisi de, basitçe ACTG de türlü varyasyonuyla, eşanlı olarak devrededir. Land sanki metni DNA dizisini işleyen, aynı anda alfabetik olmayan ifade biçimlerini de, “noktalama işaretleri”ni de, yıldız imi (#) ve sağ ve sol parantezi de (()) kateden, dizileri çaprazlama kesen, cross-serial bir yapı olarak tahayyül etmiştir ve dizileri durmadan çoğaltıyorsa, bunun nedeni bir bakıma ona yüklenen metnin anlamının ona kısa devre yaptırması gibidir.

Diğer türlü, metne model olan makineselliğin ve onun bozulumsallığının bir gerekçesi olmazdı; dolayısıyla gerekçe, Land’in “viroteknik” olarak adlandırdığı, semiyotiği aşan bağlamın, boyutun bir metin olarak okunup yorumlanması sonucunda gerçekleşebilecek olan muhtemel çöküş, crash’tir. Bu nedenle metin kendi anlamını hem yansıtır hem de onun altını oyar gibidir; dolayısıyla şu spekülasyonu yapmak meşrudur: Metin halihazırda her tür sürecin giderek daha da makinesel ve replikatif (asla reprodüksiyonel değil, hatta belki mutasyonel; Anna Greenspan ve Suzanne Livingston’un Future Mutation: Technology, Shanzai and the Evolution of Species’ini takip edecek olursak) bir hale geldiği bir yeryüzüne dairdir ve bu vasıfla aynı yeryüzününü işleten sistem tarafından kendi üstüne kıvırılır, katlanır; metin bir nevi derisi kalkmış bir terminatör ya da hasar görmüş bir cyborg’dur. Hipervirüs budur: Türü ayrı fakat mahiyeti farklı iki virüsün bir makus mutasyonu.

Dördüncü olarak ise “A zIIgothIc–X=coDA–(CookIng–lobsteRs–wIth–jAke–AnD–DInos)” söz konusudur. Model bu düzeyde artık bir tür meta-makine olarak kriptograftır ve bir metni deşifre etmektense şifrelemek üstünden iş görmüş gibidir. Öyle ki, metin yalnızca çarpık çurpuk harf öbeklerinden oluşur ve kelime demeye bin şahit isteyen ifade birimlerdeki yarı-elipsisler (sesli harflerin büyük harf haline getirilmesi, ama ayrıca “o” sesli harfinin bir tür derece imi gibi görüleceği kadar küçültülmesi, böylelikle de kelimenin “yarı-okunurluk” halinin sağlanması) üstünden kendini okumaya açar; eğer ki okunması olasıysa hâlâ. “Okunurluğun eşiğinde” bir metin diyelim.

Jake ve Dinos Chapman’ın Chapmanworld adlı sergilerine eşlikçi olan, sergiyle aynı adı taşıyan bir kitapta yer alan bir metindir esasen bu ve serginin siyam ikizleriyle dolu içeriğini kendince yankılar: Metin bir dizi üstünde, dizgisel bir dilsel hattı (uzun ve kısa tirelerin yarattığı, metin boyunca devam eden, tüm kelimelerin yarı-elipsislerle dizildiği hat) takip ederek çoğalır; her kafası kesildiğinde iki kafası çıkan bir hidra misali kendi kurucu bileşenlerini çoğaltır ama aynı zamanda onların kendi içinde bölünmesini de sağlar; hiçbir bileşen kendi bütünlüğünü tam manasıyla koruyamaz; bir düzensiz, kaotik amalgamın devre parçası gibidir. Tutarlı olan tek şey de bu kaostur, tam da bu nedenle metne uzaktan da, yakından da bakıldığında görülen ve okunur şey aynıdır: Magnifiye edilmiş bir karınca duası. Tutarsızlığın tutarlılığı.

Yazılan şey siz okuyun diye yazılmayacaktır: Land’in Chapman’lar için yazdığı metnin saiki budur. Metin bu anlamda öncelikle bir tasarımdır, sanattan çok tasarımdır, zira kendine has bir “düzenlenme ilke”si vardır ama yine de “kullanılabilirlik” diyebileceğimiz koşulu sağlar; yalnızca bunu “insan adına” yapmaksızın. Metnin bir “genel imge”si olmaması da bundandır: Metin uzaktan baktığınızda ne okunabilir ne de görüntüsü açısından dilseldir; daha ziyade eciş bücüş dilsel öğelerin tamamen sistemsizce sayfa üstünde bir dağılışını andırır. Diğer taraftan, metnin bir “özel imge”si de vardır ve bu tam da metnin literal anlamıyla “yakın okuma”sı sırasında ortaya çıkar: Metin, “satır araları”nda değil de “harf araları”nda “okunabilir” hale gelir; zira tam da yavaşça, tane tane ve yakından, bir miyop gibi okunduğunda, yüksek sesli yarı-heceleme ve organik zoom-in sırasında, belirli bir göz kısıklığında “bir şeyler ifade eder” bir hal alır. Ama işte tam olarak bu durum, bu “okuma optimizasyonu” onu “zenolojik”leştiren şeydir: Okuyucu olarak kendimizi bir makine gibi ayarlarız ki, okuma “mümkün” olsun. Zihnimizi metnin yabancılığına göre formatlamak: Bir xeno-okuma.

Nick Land

Ama tabii metnin en temelde yaptığı, başa dönersek, kriptografik bir modellemedir. Makine kriptograftır, ama hakikaten, bu metin özelinde, “gelecekten gelmiş” bir tanesi gibidir; öyle bir şifreler ki, öyle bir “metne döker” ki, “bir zamanlar” okunabilir olan okunamazlaştırılmıştır ve okunabilirlik artık metnin berrak yüzeyi değil, envai çeşit çöp iziyle dolu tortusu olmuştur. Bir nevi, metin bir başka tür, species okuyabilsin diye bir “dönüştürücü”den, converter’dan geçirilmiş bir metni andırır ve her dönüştürülen metin gibi, türlü ve kapsamlı bozulumla maluldür; büyük harf özgüllüğünü yitirir, es/boşluk yerini dizgisel diziselliğe bırakır, eşitlik/denklik işareti kendi içinde parçalanan öğeleri birbirine açar… Delilik! Ama her halükârda, teori-kurgusal bir spekülasyon için kapı yine aralıktır: Bu metni okuyabilir, şıp diye okuyabilir hale geldiğinizde, “metnin dalgaboyu”yla, teorik olduğu kadar kurgusal o yabancı “bilinç düzeyi”yle senkron olacaksınız; dolayısıyla da metnin içeriğiyle. Metnin kendi okunabilirliğini bir tür bilişin limiti, daha doğrusu alt-limiti olarak ataması. Okumanın deşifre etmekten ayırt edilemediği okuma temrini.

Bitirelim; toparlayarak, ama indirgemeden. Land’in teori-kurgusu yapısal bir tanesidir; yazının anlamla değil, işlevle ilgili olduğu bir raddede ortaya çıkar. Bunun anlamı (varsa) şudur: Yazı bir sistemin, sıkı sıkıya teknolojik olduğunu söyleyebileceğimiz bir sistemin modeli halini aldığında, sistematik olmadığında fakat sistemikleştiğinde, diğer bir deyişle belirli bir sistem gibi iş görmeye başladığında, ortaya teori-kurgu çıkar. Böylesi bir yazının “anlamsız” görünmesi normaldir, zira anlamla hiçbir işi yoktur; işlev, sistemlerin işlevi ve bunların “yazıya aktarım”ı her şeydir ve bu, ucu açık bir deneydir. Dolayısıyla, bu bağlamda teori-kurgu, herhangi bir kurgusal formla da özdeşleştirilebilir olmayan, ana babasız, piç bir yazım tarzıdır: Sağlamasının yapılması için üst düzey bir soyutlamaya gereksinir; türlü tekno-sistemin yazıya geçirilmesi, gömülmesi ana sorunsalıdır. Öyleyse, şu kesinlik arz edecektir: Land daha en baştan teori ile kurgunun özerkliğini ayrı ayrı tanımamıştır, ki onu en büyük teori-kurguculardan biri, beki de en büyüğü yapan da budur. Teori ile kurgunun birbirinden ayrılamaz denli eklemli, neredeyse birbirine kaynatılmış, iç içe mühürlenmiş hale geldiği noktada, teori-kurgunun azami kuvvetinde yazar o. Teori-kurgunun “n”inci kuvvetinde.

Ama bir yandan da tüm bu yazım, teori-kurguyu bir bileşke olarak sağlayan, diğer bir deyişle dünyayı hakkında teorilerin üretilip durduğu bir kurgu haline getiren bir olağanüstü pozitif geribildirim kapasitesine, gücüne sahip, kendi çıktısını girdisi olarak işleyen her devre gibi ivmelenmeye yazgılı bir siyasal-iktisadi sistem olarak kapitalizm söz konusu olmasa, var olamazdı; bu nedenle de teori-kurgu, bu haliyle, Land’in onu evirip çevirdiği şeklinde, ivmelenmenin bir semptomudur. Bu perspektiften de Land, bir ivmeci olarak (her ne kadar bu kesinlikle bir “erdem” olmasa da) tutarlıdır; kendi verdiği nasihati kendi uygular: İvme bir “sistem operasyonu”ysa, onun yazıdaki ifadesi de ivmenin imzasını, izini, imprint’ini taşımalıdır (ve taşır). İşte, teori-kurgu, Land için başka bir şey değildir: Yazıyı ivmelendirmek. Ama yine işte, bunu da mutlak bir yersizyurtsuzlaşma mantığına uygun yapmak. Yazı sisteme “dair” olmamalı, ama “sistemden” olmalıdır ve teori-kurgu da bundan başka bir şey olmayacaktır: Sistem-yazı.

Öyle bir yazmak ki, öyle bir kaçış çizgisi çekmek ki, yazı için öyle bir kayboluş ufku tahayyül etmek ki, yazıyı var eden bileşenler de yazıyla birlikte, yazının icrası sırasında ortadan kalksın. Yazı kendi dışına, dışarıya, daha da net bir ifadeyle (ve Lovecraft’çı bir tabirle) “dışarılık” denen şeye açılsın. Land’in bir yerlerde yazdığı gibi: Capital is pure exit.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Nick Land

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Hanioğlu’nun Atatürk’ü ve yeni resmî tarih

“Kemalist eski resmî tarih anlatısını sorgulamamak nasıl geçmişi kavramak açısından sorunluysa, yeni resmî tarihler de benzer sorunlar taşır. Dahası, güçlerini yitirmiş düşünsel iktidarları ve ölü otokratları sorgulamak, yenilerini sorgulamaktan çok daha konforlu bir iştir.”

NURAY MERT

Sonraki Yazı

İNCELEME

Canlı maddenin kuvvetleri

“Canlılık sadece zihinde, ruhta veya canda bulunmaz. Bennett için madde ve şey de belli bir düzeyde canlılık taşır. Bennett’ın yaşamsal materyalizm adını verdiği fikri çerçeve, insan-olan ve olmayanlar arasındaki etkileşimleri anlamaya yönelik bir yaklaşım sunar.”

ÖZGÜR TABUROĞLU
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist