Canlı maddenin kuvvetleri
“Canlılık sadece zihinde, ruhta veya canda bulunmaz. Bennett için madde ve şey de belli bir düzeyde canlılık taşır. Bennett’ın yaşamsal materyalizm adını verdiği fikri çerçeve, insan-olan ve olmayanlar arasındaki etkileşimleri anlamaya yönelik bir yaklaşım sunar.”
Madde, nesne ve şey arasında fark olduğunu Jean Bennett, Canlı Madde: Şeylerin Politik Ekolojisi (Akademim, 2010) kitabında bir kez daha hatırlatır bize. Nesne her zaman bir özneyle birlikte ifadeye kavuşur. Madde ve şey karşı-maddeyle, şey-olmayanla ve cisimlerle yarattığı bir dinamik sonucunda bazı nesnelerin oluşmasını sağlar. Bu sırada tinsel, metafizik, soyut kuvvetlere de başvurulur. Fakat her zaman “şeylerdeki güç” kullanılır. Canlılık sadece zihinde, ruhta veya canda bulunmaz. Bennett için madde ve şey de belli bir düzeyde canlılık taşır. Böyle şeylerden oluşan monofizik bir yeryüzünde her şey nitel değil, nicel olarak yatay bir canlılık düzlemine yerleşir. En umulmadık şeyler bile canlılıkla donanır; “yiyeceklerin, emtianın, fırtınaların, metallerin” de canlılık işareti iradeleri vardır. Şeyler, insan-olmayan “eyleyenler” veya canlı failler olarak “kendi yörüngeleri, eğilimleri” bulunan varlıklardır.
Bennett’ın “yaşamsal materyalizm” adını verdiği fikri çerçeve, insan-olan ve olmayanlar arasındaki etkileşimleri anlamaya yönelik bir yaklaşım sunar. İnsan-olmayan şey öznel bir iradenin gölgesine, belirlenimine sığmadıkça bu canlılığı daha açıklıkla gösterir. Bennett, yaşam felsefecilerinin, dirimselciliğin izinden gitmeyi gerekli görür. Ona göre Spinoza, Nietzsche, Thoreau, Darwin, Bergson, Driesch ve Deleuze bu açıdan ve mesafeden yeniden okunmalıdır. Quentin Meillassoux’nun “öznemsici” dediği yönelimi göze alır bu esnada. Her varlıkta öznelik, canlılık ve yaşamsal irade bulgulayan düşünme alışkanlığına kendisini bırakır. Madde ve yaşam arasındaki hattı belirsiz kılmak gereklidir ona göre. Diğer türlü, şeylerin gücü ve insana yapabilecekleri de gözden kaçabilir. Bu “çıkarcı” görünen yaklaşım esasen şeylerle mutabakat veya “canlı madde ve yaşam dolu şeylerle daha akıllı ve sürdürülebilir bir etkileşim” için zorunludur. (s. 10) Örneğin, “karşımda çöp, süprüntü, artık ya da geri dönüşüm değil, biriken canlı ve potansiyel olarak tehlikeli bir madde yığını” görmek, insani dünyanın esenliği için faydalı olabilir. İnsan bir şekilde insan-olmayanlarla bir arada olmanın yollarını arayıp bulmalıdır.
Canlı Madde:
Şeylerin Politik Ekolojisi
çev. Başak Ağın
Akademim Yayınları
Eylül 2024
240 s.
Nesnenin özne tarafından gölgelenen kısmında maddenin, şeyin canlılığı bulunur. “İnsanın kibri” bu dirimi görmeye mani olur. İnsan denen fail de, “insan dışı güçlerin” içinde gezindiği bir varlıktır. İnsanı güçlü kılmanın yanında, onu sakatlayacak bir karşı-dirim kaynağını öznenin gölgesi çekildikçe ayırt ederiz. İnsan olmamaları, bu eyleyenlerin veya şeylerin cansız olduğu anlamına gelmez. Her varolanı bu canlılık dizisi içine yerleştirdikçe; yaşam ve madde, insan ve hayvan, irade ve iradedışı, organik ve inorganik ikilikler de şüpheli hale gelir. İnsan kesin sınırlarıyla resimlenemez ve hep başka bir canlılığın uzanımı gibi ortaya çıkar; “kök hücrelerin, elektriğin, gıdanın, çöpün ve metallerin hareketleri ve etkinlikleriyle” oluşan bir ekosistemin parçası olur. İnsan da insan-olmayan sıfatı edinir biraz. Bu monofizik dünyada Spinoza gibi “her şeyin aynı özden yapıldığını” ve buna kısaca insan-olmayan demek mümkündür. İnsan-olmayan nesneler iç içe geçerek, Timothy Morton’un hipernesnel diyeceği türden vakalara yol açar.
Böyle bir monizmin ilk ifadesini Lucretius, De rarum natura ile ortaya koyar. Orada “her şeyin aynı tuhaf şeyden” oluştuğunu dile getirir. Bennett, pek çok monistin tasavvur ettiği gibi, insan-olmayanın, eyleyen canlı şeylerin “pürüzsüz bir uyum” içinde olmadığını yazar. Epiküros’un clinamen adını verdiği böyle tuhaf şeylerin akışındaki sapmalar onlardaki düzene göre daha belirleyicidir. Burası “çeşitli ve değişken maddeselliklerin çarpıştığı, birleştiği, biçim değiştirdiği, geliştiği ve parçalandığı çalkantılı, içkin bir alandır”. (s. 14) Epiküros’un “boşlukta düşen ve savrulan” atomları temel bir eğilim oluşturur. Atomların savruluşundan, karmaşık ruh hallerine ve fikirlere kadar benzer bir tuhaf canlılığın izlerini takip edebiliriz. Böylece ontolojik bir tasvirle, etik, estetik bir başkası arasında ortak bir değişkene ulaşırız. Her yerde tuhaf şeylerin uğultusuna tesadüf ederiz. Tuhaflık kavramsal bir kıymet edinir; “şey” gibi içi boş zannedilen bir sözcük de... Eşyanın doğası üzerine düşünürken, çekinmeden “tuhaf”, “şey” gibi kavramsal görünmeyen kelimelere başvurabiliriz. Burada kullanılan “tuhaf” ve “şey” sözcükleri, bir anlaşılmazlığı işaretlemek veya başka bir kavramın yerini doldurmak üzere cümle içinde kullanılmaz.
İnsan-olmayan “tuhaf bileşimler” veya “şeyler”, yeni özneler değil de, nesneler veya maddeler sayılmalıdır. Şeyler kuvvetleri nispetinde, etkin veya edilgin biçimlerde başka bir canlılığın parçası olur. Bazen böyle bitişmeler, yığılmalar, öbekleşmeler mevcut bedenleşmeyi daha kusurlu da yapabilir. Bu toplaşmada her zaman yaşamsal gücü, istenci artırma çabası hüküm sürmez. Fakat meydana gelene tesadüfi, keyfî bir toplanma da denemez. Kuralları tam olarak belli olmayan bir semiyotik hayata geçer bu sırada. Herhangi bir senteze varmayan böyle karşılaşmalar sırasında işaretler, bedenler, teknik malzemeler buluşabilir. Böyle bir semiyotiği hareket halinde görmek için yeni materyalist bakış insanmerkezlilikten kurtulur. Bu sırada “insan-dışı güçlere karşı geliştirilmiş, sabırlı, duyusal bir dikkat gereklidir”. (s. 18) İnsani güç istencinin yarattığı meyilleri takip etmekten ziyade, gayrişahsi toplaşmalara ve ayrışmalara ilgiyi yöneltmek lazımdır. Ontolojik, etik, estetik ve hatta siyasal katmandaki eyleyicilerin insan-olmayan varlıklar gibi düşünülmesi, insan öznesinin gölgelediği, kararttığı bir alana bakmayı kolaylaştırır. Deleuze ve Guattari’nin “makine” dediği ontolojik unsurlara da benzeyen bu şeyler bir araya gelerek daha karmaşık makineler oluşturabilir veya aynı makinenin arıza yapmasına neden olabilir.
Daha eski materyalizmlerin madde adını verdiği daha türdeş parçalara göre, yeni maddeciliğin şeyleri, nesneleri, cisimleri veya makineleri niteliği daha belirsiz varlık birimleridir. Onların temel ortaklığı öznenin temsiline ihtiyaç duymamalarıdır. Bu konuda bir çeşit “inatçılık” sergilerler. Sadece maddi şeyler değil, simgesel, kültürel nesneler de böyle bir sebata ve dirence sahiptir. Simgesel nesne öznenin zihnine bağlı bir bileşen değildir; “kendi olumlu ve üretken güçleri” vardır. Şeyler, öznenin temsiline uygun hale geldiğinde nesne konumu edinirler. Fakat onlarda da ele geçirilemeyen sayısız suret bulunur. Özne ona işlevsel bir yüz yakıştırsa da, o yine de kendinde-şey durumunu korur. Her nesne “asla nesneleştirilemeyen” bir şey boyutu taşır. Spinoza da conatus derken temsile, nesneleşmeye, öznenin vesayetine sığmayan bu dirençli tarafı işaretler. Conatus o şeyin “kendini sürdürme kararlılığı” sayılabilir; öznenin temsiline teslim olmayan “şey-gücü”dür. Thoreau’nun şeydeki “vahşilik” ifadesi de benzer bir ima taşır. Aynı vahşilik, o şeyin kendinde-şey olmasının da koşuludur. Mutlak, burada bilgi nesnesi olmaya direnen, “hiçbir şey olmayan” anlamını da taşır. İnsan düşüncesiyle korelasyonu kurulamayacak olandır.
Yeni materyalizm maddeyi bu kendinde-şeylik muhitinden, mutlak bağlamından koparıp onda bir mekanizma, otomatizm veya organizma görüp, canlılığını, dirimini yok eden bir metafizikten kurtarır. Bennett’ın canlılık dediği, sadece biyolojik varlıkların sıfatı olmaktan çıkarak, “konatif” güçlerin varlığını sürdürme çabasının karşılığı gibi anlaşılabilir. “Ölü bir fare, plastik bir kapak, bir iplik makarası”, böyle bakıldığında yaşamsal güçlerle donanmış sayılabilir. Canlılık sadece ruh taşıyan varlığın sıfatı değildir. Onu derleyip toparlayan bir tinsel düzenden muaf şeyler, uyumlu bir organizmada, mekanik bir tasarımda, tertibatta bir araya gelmek zorunda değildir. Bir şey bir başkasının saklı ekolojik ek yerlerinden diğerine tutunup onun bağlantılarını çözebilir. Bir bütünde buluşan parça, insan tüketiciye öyle görünmese de, “imkânsız birliğini korur”; plastik su şişesi kapağı gibi. Âtıl zannedilen vasıfsız nesne, tekil bir şey olmaya devam eder. Dahil olduğu “semiyotik bağlam” tam olarak onları kendi parçası yapmaz. Böyle nesneler, yerleştikleri yerler ve zamanlar içinde eğreti dururlar. Bu uyumsuzluğu ancak “gördükleri karşısında şaşırma” yetisine sahip bir bakış temalaştırabilir. Bu “mucizevi” bakış, parçayı büyük karşısında küçük düşürmez. Küçük şey, içine karıştığı bütünde kendisine ait titreşimleri veya vibrasyonu canlılık işareti gibi korur. Güncel ifadesiyle, belli bir vibe yayar etrafına. Bu titreşimlere duyarlı fikir içerisinden, “çöp tepeleri canlıdır” diyebiliriz. Şey, yaşam belirtileri şüpheli görünse de ölü değildir: “Şey-gücü, cansız şeylerin canlanma, hareket etme, dramatik ve incelikli etkiler üretme konusundaki tuhaf yeteneği” sayılabilir. (s. 35) Canlılık ile can veya ruh bağlantısı, bu zombi gerçekliği karşısında geçersizleşir. İfadesi titreşimler olan, vibe yayan şeylerin tuhaflığıyla baş başa kalırız. Organik bir yana, inorganik olanların da sahip olduğu, ifade ettiği bir güçtür bu. Yeni materyalizmin maddesi biraz böyle tuhaf şeylerdir. Böyle bir genelleşmiş şeylik “kendisini örgütleme” yetileriyle donanır; “madde ve enerjinin en mütevazı biçimlerinin” bile sahip olduğu bir yetenektir. İnorganik maddede de bir “yaratıcılık” payı bulunabilir.
Maddenin, nesnenin, cisimlerin veya şeylerin yaratıcılığı yeni materyalist yönelimlerin temel tezi sayılabilir; Kafka’nın koşabilen, emekleyebilen iplik makarası Odradek gibi. Böyle bir nesne, “hareketsiz maddeyle yaşamsal hayat arasında” bazı duygulanımlar üretebilir. Amacının belirsiz olması, onun kendine özgü bir yaratıcılıktan yoksun olduğunu göstermez. Odradek’in “ardında ciğer olmayan kahkahası” ondaki tuhaf canlılığın işaretidir. Kurmaca varlığına, organizmasız canlılığına rağmen; yaratıcı, hisli bir eyleyendir. O bir özne, birey veya kişi değildir ama nesne, şey ya da fail olmanın farklı niteliklerini taşır. Alışkanlıkla özne saydığımız varlıkların yarattığı dehşetli asimetriye, “korkunç güçlere” maruz kalsa da; onun tekilliği bir titreşim şeklinde de olsa; bir yerlerde saklanır, kayıt altına alınır.
Önceki Yazı
Sistem-yazı:
Nick Land’in teori-kurguları
“Land’in teori-kurgusu, yazının anlamla değil, işlevle ilgili olduğu bir raddede ortaya çıkar. Bunun anlamı (varsa) şudur: Yazı teknolojik olduğunu söyleyebileceğimiz bir sistemin modeli halini aldığında, sistematik olmadığında fakat sistemikleştiğinde, ortaya teori-kurgu çıkar.”
Sonraki Yazı
Kurtuluş:
Kürt temsilinin devletçi tekrarı
“Son yıllarda sanatın kolektif travmayı onarma, hafızayı yeniden kurma ve yüzleşme alanı açma potansiyellerine dair geniş bir literatür oluştu. Sinema, görsel-işitsel araçları sayesinde bu potansiyelin en güçlü taşıyıcılarından biridir. Ancak Kurtuluş, bu çoğul imkânları araştırmak yerine tek boyutlu bir şiddet anlatısına yaslanır.”