• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Tuhaf kadınlarla buluşabilmek özgürleştirir

Bir değerlendirme yazısı olmanın ötesinde, tuhaflıkta ortaklaşmanın şaşırtıcı coşkusunu paylaşmayı amaçlayan bir paralel okuma denemesi...

Soldan sağa: Sevgi Soysal (Tante Rosa), Kjersti Skomsvold (Hızlandıkça Azalıyorum), Violette Leduc (Küçük Tilkili Kadın), Tiffany Watt Smith (Duygular Sözlüğü).

EBRU AK

@e-posta

DENEME

5 Mart 2026

PAYLAŞ

“Dibe vurmanın bir an için olsun verdiği yaşam öpücüğünden nasibini almayan var mı?”[*]

Bu metin, üç kadının farklı ve zorlu yaşamlarını anlatan kitapları bir araya getirmenin, kesişim noktalarını ortaya koymanın ötesine geçerek, karakterlerin paylaştığı ortaklıkları ve öğrencilerimle kendiliğinden gelişen okuma deneyiminin yarattığı etkileşimi görünür kılmayı hedefler.

Bir değerlendirme yazısı olmanın ötesinde, tuhaflıkta ortaklaşmanın şaşırtıcı coşkusunu paylaşmayı amaçlayan bir paralel okuma denemesidir. Hızlandıkça Azalıyorum (Kjersti Skomsvold), Küçük Tilkili Kadın (Violette Leduc) ve Tante Rosa (Sevgi Soysal), tüm gariplikleri kuşanmış ve sınırlarda gezmiş karakterler sunar. Kitapların künyeleri yazının sonunda yer alıyor; ancak yazarları, çevirmenleri ve kısacık konularıyla tanışmak paylaşımlarımızı artıracaktır. Bu üç kitap, “Yalnız değilsin” mesajını verir: “Benden bir tane daha varmış.”

Kadınları anlatan metinlerdeki sıradışılığın yalnızca beni heyecanlandırmadığını fark ettim. Geçen yıl, Feminist Eleştiri dersinin çıkışında Sultan Nur Yıldız elinde bir kitapla yanıma geldi; böylece Küçük Tilkili Kadın ile tanışmış oldum. Sevebileceğimi düşünmüş, okumam için verdi. Okudum, okur okumaz aklıma Hızlandıkça Azalıyorum geldi. O da Mathea ile tanışsın istedim. Geçen haftalarda da çevirmenlerin boşluğu da çevirebilmelerinin zor fakat bir o kadar da hayranlık uyandıran bir beceri olduğunu anlatmak için sınıfa Deniz Canefe’nin çevirisini (Hızlandıkça Azalıyorum) götürdüm. Ders çıkışı Rüveyda geldi. Kitabı sadece bir geceliğine ödünç istedi, sabahki derse getirmişti. Gece boyunca okumuş, defterine yazdığı notların fotoğraflarını yurt arkadaşlarıyla paylaşarak heyecanını yaymış. Heyecanlar tekerlendi tekerlendi, beni bu yazıyı yazmaya mecbur etti.

Okumak, sözcüklerle ve karakterlerle nefeslenmek ve bunu birbirimize bulaştırmak dünyanın en kıymetli iyileşme yöntemi olsa gerek. Öğrencilerimle çıktığım bu yolda bize eşlik eden kadınlar biraz tuhaf ve gariptir; sıradışılıkları iyi gelir, nefes aldırır, ait olamamanın izlerini çekinerek de olsa gururla taşımayı öğretirler.

Garip, TDK’ye göre ikinci anlamıyla “yabancı, gurbette yaşayan, elgin”; üçüncü anlamıyla ise “acayip” demektir. Tuhaf ise “şaşılacak şey, garip, acayip” olarak tanımlanır. Bu tanımlar, kitapların kahramanlarını anlamamızı kolaylaştırır, çünkü onların garipliği, ait olamamalarından kaynaklanır. Bu karakterler Homi Bhabha’nın üçüncü alanında mesken tutmuş; yalnızlık, yaşlılık, kamburluk veya iflah olmaz gözü karalık sınırları içinde, belki de zihinlerinde o sınırların da dışında var olmuşlardır.

Küçük Tilkili Kadın adlı kitapta kadının adından hiç bahsedilmemiştir. Bu nedenle ondan bahsederken “Tilkili Kadın” ismini kullanacağım. Hızlandıkça Azalıyorum adlı kitabın kahramanı Mathea’dır. Tante Rosa kitabındaysa, bitmeyen bir yaşama iştahıyla koşturan da Rosa.

Kitap Paris’te, bir çatı katında geçer. Çatı katının önceki sahiplerinin üç hizmetçi kız olduğunu Tilkili Kadın’ın anlatımlarından çıkarırız. Bir çatı katında küçücük bir dairede, sefaletin sınırlarında yaşayan yaşlı ve yalnız bir kadının iç dünyasına odaklanan kitabın yüzleştirdiği duygular gerçekliğiyle acıtır. Bu kadın toplum içinde görünmezdir; hayatta kalmaya çalışırken esrik bir var oluş mücadelesi verir. Çaresizliğini biraz olsun unutmak için metro vagonlarına biner, insanları gözlemler, karnını doyurmak için çöpleri karıştırır. Umutsuzluğu değiştiren, çöplerde bulduğu bir tilki kürkü olur. Bu omuz kürkü yoldaşı olur, can sıkıntısını ve kimsesizliği alır. Violette Leduc bilinç akışı tekniğiyle Tilkili Kadın’ın geçmişine ve bugününe gidip gelirken, yalnızlık ve yabancılaşma kitaptaki tüm köşe başlarını tutmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrasında otokurgu alanında, kendinden yola çıkarak kadınlık halleri, arzu, beden, toplum tarafından ötekileştirilme ve kuir deneyimlere odaklanan cesur metinler kaleme almıştır.

Tilkili Kadın kahve çekirdekleriyle oynadığı varoluş oyununu okurun gözünün önünde oynar; tren geçerken titreyen masadan çekirdeğin düşüp düşmeyeceğini gözetir. Hınzırca uzaklaşırız normal olandan.

“… Kadın bu istilacıya bir türlü alışamamıştı. Oysa ölü saatlerde her beş dakikada bir, yoğun saatlerde ise bir iki dakikada bir sarsıp duruyor onu.” (s. 9) Tren geçişleri gündüzle yaşamın yenilenmesini okura sesle ve devinimle anlatadursun; geceleri açlık ve bitkinlik evin süpürgeliklerinden döşemeye, solgun kapılardan çatı katı hizmetçi odasının üzerini kaplamış tozlara kadar oracıkta sessizce durmaktadır.

Yalnızlığın ve kimsesizliğin içinde evdeki haşerelere kulak veriyor, bir canlının hareketlerini tahmin etmeye çalışmak insanın yalnızken davranışlarına güzel bir örnek olsa gerek.

Kadın etrafı dinliyor, yanaklarından yaşlar süzülüyor, çünkü ahşap büfenin ve süpürgeliğin içinde düzenini kuran hayvancık yarın işini bitirmiş olacak. Oda bu denli kaderine boyun eğmiş olmasa hıçkıra hıçkıra ağlardı. Sekiz gün sonra kendisi nerede olacak? (s. 36)

Bir sonraki sayfada su içerken burnunu bardağa sokarak hatıralardan kurtulmak istemesine, hizmetçi kızların; Mariette, Lisette ve Odile’nin işten gelip çatı katındaki odalarında istirahat etmelerini Paris’in de sakinleştiği saatlere benzetmesine şahitlik ediyoruz. Yalnızken, kimsesizken ve çaresizken olanların tanığıyız; ertesi gün tavşanlar gibi meyve sebze kabuklarıyla beslenecek olan kadının nefesinin kokusu geliyor. Çaresizlik duygusu üç kitabın da ortak sözcüklerinden bir tanesi olabilir.

Tiffany Watt Smith’in Duygular Sözlüğü kitabındaki çaresizlik tanımındaki gibi (2015, s. 66), yabancıların gözlerindeki acımaya ve iğrenmeye katlanamazken kendimize de katlanamadığımız anların resmini çiziyor kahramanlarımız. Katlanamadıkları kendilerini yolda da koyamıyorlar, terk de edemiyorlar. Yine aynı kitapta Kierkegaard’ın çaresizlik tanımı dikkatimi çekiyor. “En zararlı şey kendini kaybetmektir, hiçbir şey olmamış gibi gerçekleşir” diyor. Bu kadınların çaresizliği metinden okuruna geçiyor, fakat dik başlı bir çaresizlik haylazca ve minnetsiz bir şekilde sayfalara yayılıyor.

Tilkiyi çıkarıyor, tekrar boynuna doluyor, ona alışıyor. Tek bir telle birbirine tutturulmuş bu öbek, ya düşerse… Onun çöp karıştırıcıları gibi çuvalı var mı ki? Yabası, kancası var mı? Onun sadece tırnakları var. (s. 50)

Çöpten alıp tilki kürkünü boynuna sarıyor, onunla kuvvetli hissetmek, bir hayvana sığınmak, ‒bir hayvanın postu da olsa‒ ona güç veriyor. Sayfalar ilerledikçe kitabın çevirmeni Berna Günen’e daha sık sesleniyorum. Ne de güzel bir anlatım! Sözcükleri hem canlı hem buz gibi havalarda yarılan eller gibi sızlatıyor okurunun içini diyorum. Yer yer yabancıyım metne, yer yer ne de yakınım yalnızlığına!

Hızlandıkça Azalıyorum adlı kitapta Kjersti Skomsvold, okurunu Mathea’nın kocası Epsilon’un varlığını nerelere koyacağını bilememesiyle de örülmüş; kambur, görünmez bir yaşlılık, yalnızlık ve kadınlık haliyle yüzleştirir. Skomsvold bu ilk romanıyla usul usul yaşama sızan sinsi bir yalnızlığı fark edip, öldükten sonra iz bırakmak için zaman kapsülü yapmaya koyulan, komşularıyla bir şeyler yapabileceğine inanan ve kocası Epsilon’la iletişim kurmak istedikçe kuramayan Mathea Martinsen’le kapıların ardında okurunu buluşturur. Norveç edebiyatının öne çıkan isimlerinden biridir; bireyin iç dünyasını lirik, sade ve yoğun olarak okuruna gösterir. Anlatımın duruluğuyla ve yaşamın sıradanlığında aydınlatıverdiği kesitlerle karmaşıklığı da okurunun kucağına bırakıverir. Yalnızlık, yaşlılık, görünür olma ve iz bırakabilme arzusu deyince ağdalı ve arabesk satırlar aklınıza gelmesin. Mathea da muziptir; kendisine de, gözlemcisi olduğu yaşama da şaka yapabilir:

Kendime bir şapka ördüm, şarap rengi, delikli, güzel bir motifi var. İlkbaharda kafamın biraz hava alması iyi olur diye düşündüm. Şapkayı taktığımda kendimi karların arasında bir böğürtlen gibi hissediyorum, aydan görünür müyüm diye merak ediyorum. Ben ve Çin seddi… (s. 99)

Görünmezliği hırçınca değil, nazikçe dönüştürüp iz bırakan olma arzusuyla zaman kapsülüne koymak için bir kâğıt yazıyor. Kendi hakkında tek yazabildiği “Yalnızca Mathea” olacakken, ismini geleceğe bırakabilecekken “Yalnız Mathea” (s. 42) yazdığını son anda fark ediyor. Kocası Epsilon’u hatırlıyor. Ondan geriye DNA da kalsın istiyor; adının üstüne kondurduğu öpücüğü “i” harfinin noktasını koymakla bir tuttuğu incelikli tasvir, kemikleri kıracak kadar sıkı sarılan bir yalnızlığa dönüşüyor.

Deniz Canefe ve Skomsvold’un birlikteliğini kafamda bir güzel canlandırıyorum. Çevirmenin hikâye anlatıcılığına her kitapta yeniden hayran oluyorum. Yaşamın en orta noktasından, olduğu gibi, öylece konuşan karakterleri, doğayı, kadınları ve hayvanları düşünüyorum. Zamanın akışkanlığını Türkçe sözcüklerle tatlı tatlı, yeri geldiğinde acı acı hissediyorum. Deniz Canefe’yi en çok durgun anlarda, kısa cümlelerde ve Mathea daha da gayretlendiğinde sevdiğimi fark ediyorum.

Tante Rosa, Sevgi Soysal, İletişim YayınlarıTante Rosa, Sevgi Soysal’ın kadınlık deneyimini ironik bir dille ve mizahla donattığı unutulmaz bir novelladır. Kahramanımız Rosa uyumsuzdur, yabandaki tarla dikeni gibidir, yaşamı boyunca toplumun kadınlara biçtiği rolle de çatışmıştır. Kitap Rosa’nın çocukluk düşleri, evlilikleri, cinsellik ve bedeniyle kurduğu ilişki, toplumsal baskılar, iz bırakma çabası ve özgünlük mücadelesinin anlatıldığı bölümlerden oluşur. Rosa’nın mizahla aktarılmış trajik yaşamında patriyarkanın ve toplumsal normların ezici yumruğu Tante Rosa’nın tüm arada kalmışlıklarında sezilir. Homi Bhabha’nın üçüncü alanında devam ettirilmiş bir yaşamdır. Yaşamını cesaretiyle o alanda her seferinde yeniden inşa eder.

Her üçünün de ortaklaştığı iç yakan duygu, umursamaz olmalarıdır. Günlerce bir halının üzerinde oturmak, ya da bir koltuktan kalkmadan oturmak, dalıp gitmek yemeden içmeden, yataktan çıkmadan düşünmektir.

Günler geçiyordu bu uykuyla uyanıklık arasında. İnsan hiçbir şeylere aldırmamaya başladı mı? Ne kendi durumunu ne de bütün durumları üstünde durmaya değer bulmadı mı? Bu bir kış uykusudur ki hiçbir yaz sökemez. Ne ışığı kapatıp uyuyor ne okuyor ne de sevişiyor. Yatıyordu. Bazen yorgandan ayaklarını çıkarıp saatlerce bakıyordu. Yarın yıkarım ayaklarımı, yarın yıkarım, yıkamıyordu. Ayaklarının az kirlendiğine şaşarak bakıyordu. İnsan geçmişini unutabilir. (s. 62)

Sevgi Soysal’ın Rosa’nın üzerinden anlattığı hikâye hem bireyseldir hem de kadınlık halinin evrensel eleştirisidir. Onun için Türk edebiyatının en cesur kadın yazarlarından biridir demek yanlış olmayacaktır. Dili sade, mizahi öğelerden yana zengin ve anlatımı biriciktir. Eserlerinde kadınlık hallerinin peşini bırakmayan beden, kimlik, toplumsal normlar ve politik ötekileştirmeler gibi yükleri metinlerine taşıyıp herkese göstermekten çekinmemiştir.

Kahramanlarımız kendilerini anlatıyorlar, en çılgın ya da en sefil halleriyle sayfalarda var oluyorlar. Farklılaşan anlatıcılarla da yaşamlarına tanıklık ediyoruz. Tilkili Kadın ve Mathea evi sığınak haline getiriyor; dağınıklığa, soğukluğa ve açlığa rağmen evden çok da çıkmak istemez oluyorlar. Tante Rosa yaşama karışmayı seviyor, itiliyor, kakılıyor eziliyor ama inatla sokaklara çıkıyor. Hiçbiri şikâyet etmiyor.

Nurdan Gürbilek’in Ev Ödevi adlı kitabının bölüm başlangıcında yer alan bir epigraf kadınların yaşam heveslerini anlatmaya yetiyor. “İçimde hâlâ kelimeler yoluyla canlanmak isteyen bir hayatın olması çok garip.” (s. 33) Tante Rosa’nın hevesini tuvalet temizlerken, Sizlerle Başbaşa dergisinin sayılarını takip ederken, buzdolabının kapısını açtığında gördüğü ekşi yoğurtla, buzdolaplı açlıkların olduğu Batı uygarlığına dair yaptığı yorumla (s. 59) yoksulluğunu bir iyi ki ye bağladığında da hissedebiliriz. Balığın, etin olmamasına sevinmeli mi, sevinmemeli mi? Tereddütlü bir haldeyken, ya da gerçek tam da burunlarının dibinde kokusuyla ve zalimliğiyle kıpırtısız dikilirken, yaşam sözcüklerde ve kadınlarda can bulmuştur. En çok da evleriyle, ev içlerinde vardır bu kadınlar. Dışarıda gözü kara, her işe atılan ve daldan dala konup azmin aç gözlülüğüyle yaşamaya çalışan Tante Rosa’dır. Nurdan Gürbilek, Ev Ödevi'nde, Gaston Bachelard’dan alıntı yapar; ışık imgesiyle evin görme duyusuna sahip olabilmesinden bahseder. “Penceredeki ışık evin gözüdür.” Bachelard evi geceye açılmış bir göze benzetir ve bir soru sorar: “Ya ışık dışarıda, karanlık olan evse?”

Kapıların ardında yaşamlar, öylece kalmanın örneklerindendir. Kapı vuruşlarını Doherty örneklendirir. Kapı vuruşuyla korkunç bir parantezin sona erdiğini, suçun işlenip bitmiş olduğunu, sıradan gündelik yaşam akışının yeniden başladığının ilanı olduğunu belirtir. (s. 85)Kapısı çalınan Mathea’dır, o da kapıyı açmaya cesareti olmayandır. Üç kitapta da akıp giden yaşama çağıl çağıl karışan öykülerin içinde an gelir durgunlaşırlar. Duraksamak, boşluğu anlatmaktır. Ait olamamayı sözcükler olmadan aktarırlar. Duran, bakan, gözlemleyen, aç kalan, her işi yapan, her yerden kovulan da olsalar vazgeçmezler.

Sara Ahmed, Feminist Bir Yaşam Sürmek adlı kitabında inatçılıktan bahseder. İnatçılığın öznenin derdinin sıkıntısının kaynağı olarak görüldüğünün ama feminist pencereden bakıldığında, inatçılığın onu büyütüp derinleştirdiğinin altını çizer. Feminist tarih yeniden yazımı, inat etmeyi bırakmamış kadınlarla daha da görünür hale gelmiştir. (s. 111) Üç kitabın yazarları da, kahramanları da inatçılıkta birbirleriyle yarışırlar.

Halide Velioğlu (2016), insanın kendi yıkımında nasıl bir rol oynadığını düşünmüş ve yıkımın mağduru yerine eylemi gerçekleştiren olmanın verdiği hazzı kısacık ama etkileyici şekilde belirtmiştir. Yaşama içteki bir perişanlık ve isyanla sığınmak belki de epigrafta da belirttiğim gibi özgürlüğün sandalıdır.

Üçünde de olan esriklik ve inatçı coşku tozlu eşyalarda, çöp kutularında, kaldırımlarda, kapı arkalarında ve kupkuru halıların üstlerinde oraya buraya savruluyor. Bir şal ya da bir taban döşemesi dile geliyor; sefaleti ve yapış yapış çaresizliği anlatıveriyor. Ötekiliklerin iç içe geçmişliğini göre göre okuduk; yaşlılık, kadınlık ve fakirlik yalnızlığın çatısının altında kucaklaşmış ötekiliklerdir diyebildik. Okuma deneyiminde kendiliğinden ortaklaşabilmek ve bir araya gelebilmek genç kadınlara dair umutlarımı daha da parlatıyor. İyi ki diyorum, bir sınıfta buluşup birbirimizden öğreniyoruz.

 

 


[*] H. Velioğlu, “Keyif/Acıyla Başkaldırıdan Dünya Ağrısının/Kadın Hallerine”, Cinsiyeti Yazmak(s. 46–54) içinde, editör Z. Direk,  Yapı Kredi Yayınları, 2016, s. 48

KAYNAKÇA

Watt Smith, T. (2018). Duygular Sözlüğü. İstanbul: Kolektif Kitap.

Leduc, V. (2024). Küçük Tilkili Kadın. İstanbul: Can Yayınları.

Skomsvold, K. (2023). Hızlandıkça Azalıyorum. İstanbul: Jaguar Kitap.

Soysal, S. (2015). Tante Rosa. İstanbul: İletişim Yayınları.

Gürbilek, N. (2016). Ev Ödevi. İstanbul: Metis Yayınları.

O’Doherty, B. (2010). Beyaz Küpün İçinde: Galeri Mekânının İdeolojisi. İstanbul: Sel Yayıncılık.

Velioğlu, H. (2016). “Keyif/Acıyla Başkaldırıdan Dünya Ağrısının/Kadın Hallerine.” Z. Direk (Ed.), Cinsiyeti Yazmak (s. 46–54) içinde, Yapı Kredi Yayınları.

Ahmed, S. (2018). Feminist Bir Yaşam Sürmek (Çev. Beyza Sümer Aydaş). İstanbul: Sel Yayıncılık.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Duygular sözlüğü
  • ev ödevi
  • Hızlandıkça Azalıyorum
  • kjersti skomsvold
  • Küçük Tilkili Kadın
  • Nurdan Gürbilek
  • sara ahmed
  • sevgi soysal
  • Tiffany Watt Smith
  • Violette Leduc

Önceki Yazı

DENEME

Çınlayanlar:

Sessizlik, rıza ve denetim üzerine...

Yeşer Sarıyıldız: “Yazarken birçok duygu eşlik etti elbette ama yazmanın benim için en rahatlatıcı tarafı, kendi kurmaca dünyalarımda toplumsal adaleti sağlayabilmek.” 

ADALET ÇAVDAR

Sonraki Yazı

DENEME

Kulisini kaybeden özne:

Maske ile benlik arasında

“Özetle, tekerlek bulundu ve geri alınamaz. Dijital çağ insanları olarak kaybedilmiş olanın yasını tutmak, nostaljik güzellemeler yapmak yerine bununla nasıl yaşanacağına dair paradigmalara omuz vermek daha anlamlı görünüyor.” 

G. BAHAR MELİK
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist