Otoriter ve ahlakçı siyasetin hedefindeki
“Yeni Kadın”
Esra Sarıoğlu'nun Yükünü Atmış Bedenler: Türkiye'de Şiddet, Duygular ve Yeni Kadın adlı kitabı bu hafta Dipnot Yayınları tarafından basılıyor. Alev Özkazanç'ın kitaba yazdığı önsözü Tadımlık olarak sunuyoruz.
Kitap kapağından. Fotoğraf: Mehmet Temel, 2019.
Esra Sarıoğlu, Türkçedeki bu ilk kitabına önsöz yazmamı teklif ettiğinde, zevkle kabul ettim. Bir daveti zevkle kabul etmek ifadesi çoğu zaman klişe bir söz olarak görülür ki doğrudur, ne de olsa çoğu zaman üstlendiğimiz görevleri zevkten çok sorumluluk gibi başka tür duygularla yerine getiririz. Oysa benim bu daveti kabul etmemde zevk duygusunun daha baskın çıktığını söyleyebilirim. Daha önceden İngilizcede yayınlanmış olan bu kitabı, henüz son taslak halindeyken okumuş ve şöyle düşünmüştüm: Bu son yıllarda okuduğum en güzel akademik metin. Gerçekten de bu güzel metni okumak tam bir zevk olmuştu ve bu yüzden önsöz yazmak vesilesiyle metni bu kez de Türkçe çevirisiyle okumak fırsatını kaçırmak istemedim. İngilizce metin etkileyici bir sadelik ve güzellik taşıyordu, Türkçe çevirinin de aynı zevki verdiğini söyleyebilirim.
Okumanın zevkinden söz ettim. Bu zevk, o kadar çeşitli duygu ve düşüncelerden, kişisel ve kolektif deneyimlerden kaynaklanıyor ve bunlar o kadar güçlü biçimde içiçe geçiyor ki bunları tek tek ayrıştırıp adlandırmak oldukça zor. Yine de benim daha derinlerine inerek anlamaya çalıştığım bir duygu bu, bunu önemsiyorum çünkü bunun, kişisel bir duygulanım olmaktan çok öte kolektif bir yanı olduğunu ve bizi feminist bir akademik metnin neden ve nasıl “güzel” olduğuna dair ve bunun politik önemine dair düşünmeye sevk ettiğini düşünüyorum. Bu, elbette, bu önsüzün konusu olamayacak kadar büyük bir mesele, ama ben yine de önsözü arkaplandaki bu niyetle kaleme alacağım.
Şimdilik, bu zevkin boyutlarını birkaç temel başlık altında toplayabileceğimi düşünüyorum. En sade haliyle, söz konusu güzellik etkisi, biçim ve içerikle ilgili iki boyuta odaklanarak açıklanabilir, ancak şunu da belirtmek gerekir ki biçim ile içeriğin metinde ahenkli buluşması nedeniyle bunlar ancak analitik olarak ayrıştırılabilir şeyler olarak duruyor.
Biçim ile başlayalım. Biçim derken, metinde izlenen yöntem, kurgu ve anlatım özelliklerini kastediyorum. Kitap bu açılardan, sadelik ve açıklık ile incelmiş analizi olağandışı bir maharetle birleştiren etkileyici bir metin olarak dikkat çekiyor. Gerçekten, fenomenolojiden etnografiye, sosyolojik ve kültürel analizden siyasi tarih anlatısına kadar çok geniş kapsamda işlenen bir içerik, nadiren böyle sağlam ve sade bir kurguyla anlatılabilir. Kurgunun sağlam ve sade yapısını dengeleyerek destekleyen ise, etnografik materyalin yerli yerinde kullanımı ve duygular ve deneyimlere yoğunlaşması olmuş. Kitap boyunca bizi karşılayan hem bireysel ve hem de kolektif düzlemde anlatılan kısa öyküler, anlatılar, tanıklıklar ve fotoğraflar metne kolayca dahil olmamızı sağlıyor. Kitap bir yandan Esra’nın 2000’lerin ortalarından günümüze gelene dek genç bir feminist sosyal bilimci olarak yaşadığı deneyimleri aktarıyor ki bu deneyimlerin çoğu da araştırmaları sırasında karşılaştığı, birlikte çalıştığı, görüşmeler gerçekleştirdiği “Yeni Kadın”ların deneyimleriyle bütünleşiyor. Bir bakıma, kitap, konu edindiği Yeni Kadın’lardan biri olarak Esra’nın AKP Türkiye’sini deneyimlemesini sergiliyor diyebiliriz. Bu deneyim aktarımları o kadar etkili ki çoğu zaman Esra ile birlikte, sanki okuyucu olarak biz de oradaymışız, örneğin Esra’nın arkadaşı Nesrin ile yaptığı sohbetlerin bizzat tanığıymış gibi hissediyoruz. Bu sahicilik ve yakınlık hissinin bu kadar kuvvetli olmasında anlatımın güzelliği kadar, bazı anların görsel kayıtlarının da metne dahil edilmesinin payı büyük. Kitapta, bir tanesi Esra’nın 2011 yılında İstanbul’da bir süpermarkette etnografik çalışma yaparken çekilmiş olan fotoğrafı olmak üzere az sayıda görsel imge öyle etkili kullanılmış ki insan keşke daha fazla görsele yer verilmiş olsaydı diye düşünüyor. Esra’nın anlattığı öykü, aslında hepimizin öyküsü. Nitekim kitap, 2016’da Ayşegül Terzi’nin, giydiği şort nedeniyle otobüste ağır bir fiziksel saldırıya uğrama anlatısıyla başlıyor ve 2019 yılında Las Tesis eyleminde gözaltına alınan bir genç kadının fotoğrafıyla – ki bu aynı zamanda kitabın kapağı olarak seçilen görsel- sonlanıyor. Anlatılan bizim hikayemiz, hep birlikte yaşadığımız bu sert iklimde başımıza gelenler ve direnişlerimiz, ve umutlarımız ve hayal kırıklıklarımız.
Ancak bu öyküde beni kişisel olarak da içine çeken ve metinle ilişkimi belirleyen pek çok başka şey de var. Esra’nın aktardığı bazı temel deneyimler ve mekânlar aslında Esra ile benim kısa da olsa ortaklaşan hikayemizi anlatıyor. Metnin, bazen hüzne ve acı hafızaların canlanmasına neden olsa da bana zevk vermesinin nedenlerinden birisi de bu elbette. Esra ile olan tanışıklığımız, onun Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Toplumsal Cinsiyet anabilim dalında çalışmaya başladığı 2016 yılında başladı. Ne yazık ki Esra’nın genç ve parlak bir feminist akademisyen olarak fakülteye girdiği bu zamanlar, olabilecek en kötü zamanlar idi. Esra’nın kitabında çok iyi anlattığı otoriter geçiş sürecinden, Cebeci kampüsü ve özellikle de SBF ziyadesiyle etkilenmiş ve bu süreç nihayet 2016-2017’de yaşanan büyük kapsamlı ihraçlarla sonuçlanmıştı. Esra, sert bir darbeyle karşılaşmadan önce entelektüel, bilimsel ve politik olarak neredeyse altın çağını yaşayan fakülte ve kampüs ortamının bir parçası oldu. Esra’yı heyecanla yeni açtığı derslerine giren yetenekli bir meslektaş olarak, ama en çok en çok da ihraçlar sürecinde dayanışma sergileyen, SBF arka bahçe kolektifinin bir parçası olarak hatırlıyorum. Öte yandan hepimiz gibi o da darbenin etkilerini pek çok açıdan yaşadı. Esra’nın bu kitabın teşekkür kısmında adını cömertçe andığı ben dahil pek çok feminist akademisyenin o süreçte ihraç, zorunlu emeklilik, emeklilik ve istifa gibi yollarla tasfiye edilmiş olmamız, onun yeni umutlarla başladığı SBF’deki maceranın çok kısa ömürlü olmasına neden oldu. Bu nedenle bir bakıma Esra da bu süreçte üniversiteden tasfiye edilmiş olanlardan biri olarak görülebilir. 2015 sonrasında üniversitelerde ve özellikle de Cebeci kampüsünde yaşananlar o kadar büyük bir kolektif tahribata neden oldu ki kişisel öykülerin her birini hak ettiği değeri vererek anlatamıyoruz ne yazık ki. Her şeye rağmen, tasfiye edilmiş olan pek çok akademisyen yazmaya, araştırmaya devam ederek, gazetecilik gibi mecralarda üreterek zor koşullara direnmeye çalıştı ve düşünce dünyasına önemli katkılar yapıldı.
Alev Özkazanç, Ezgi Sarıtaş, Esra Sarıoğlu.
Esra’nın eseri de bu yeni Türkiye’de yolunu bulmaya çalışan, ama bu yolu ancak Berlin’de araştırmalarına devam ederek açabilen bir feminist akademisyenin ürettiği bu dönemin en nadide eserlerinden birisi olarak değerlendirilebilir. Ortak kamusal alanımız olan SBF ortamı dağılmış olsa da dayanışma çeşitli düzeylerde sürüyor ve ben de bu yazıyı biraz da bu dayanışma duygusuyla kaleme alıyorum. Bu ortaklığın anısını canlandırmak amacıyla, bir de kitabın ruhuna uygun olarak, 2016 yılından bir fotoğrafı burada paylaşmak istiyorum. Fotoğraf, 2016 yılında Cumhuriyet gazetesine düzenlenen operasyonu protesto etmek amacıyla Esra, ben ve Ezgi Sarıtaş’ın arka bahçede bir araya geldiğimiz anı gösteriyor.
Kitabın içeriğine gelince… Esra’nın sade, açık ve siyasi sonuçları açısından son derece ufuk açıcı bir tezi var. Çok kabaca söylersem, bu tez bize Türkiye’de 1980 sonrasında kadın hareketinin eşitlikçi kazanımları ile küreselleşme süreçlerinin birleşik etkisi sonucunda yeni bir kadınlık halinin -Yeni Kadın- ortaya çıktığını ve AKP’nin 2011 sonrası gelişen otoriter ve ahlakçı baskı siyasetinin bu kadını hedef aldığını, özellikle de son yıllarda yükselen ahlak bekçisi (vigilant) erkek şiddetinin bu bağlamda açıklanabileceğini ileri sürüyor. Bir açıdan bakılırsa kitabın içeriği çok sade ve net, başka bir açıdan bakılırsa kitap aslında Türkiye’nin tüm bir modernleşme tarihini, erken Cumhuriyet dönemini ama özellikle de başından itibaren AKP dönemini kapsayan çok geniş bir alanda çok katmanlı ve derinlikli değerlendirmeler sunuyor. Metin, Yeni Kadın’ın deneyimine odaklanan, esasen beden ve duygulanımları merkeze alan tarihsel sosyolojik bir anlatı kuruyor. Yeni Kadın’ın tanımlayıcı özelliği, utanç- mahcubiyet ve namusun üzerindeki yarattığı yükten sıyrılıp, bedensel olarak dünyaya açık yeni oryantasyonlar, duygulanımlar geliştirmiş olması. Bu açıklık onu bir yandan dünyaya, mekâna, etkileşimlere ve direnişe hazırlarken bir yandan da yeni bir tür şiddete açık hale getiriyor.
Bu anlatının hak ettiği ayrıntılı değerlendirmelere ve tartışmalı noktalara burada girmek gerekli değil, ancak genel olarak çok sağlam duran bu anlatının asıl gücünü ve güzelliğini bir anlatı karakteri taşımasından aldığını düşünüyorum. Anlatının merkezinde “Yeni Kadın” kavramının olması bana bunu düşündürüyor, çünkü Yeni Kadın, bazen gerilese de bastırılmaya çalışılsa da hiç yok olmayan, ters tepmeleri de körükleyen önemli bir değişim gücü olarak, yani bir tür hayalet olarak görünüyor. Nitekim, kitapta Yeni Kadın’ın ilk kez 20. yüzyıl başında Batı dünyasında kullanılan bir terim olduğunu ve değişimin, büyük toplumsal ve kültürel dönüşümlerin habercisi olarak yorumlandığını, tüketim kapitalizmi, kitle kültürü, şehir yaşamı, feminist aktivizm ve modernist anlatılarla ilişkili olarak ortaya çıktığını, Cumhuriyetin kuruluşunda da iyi eğitimli orta sınıf kadın olarak sahneye girdiğini, günümüzde ise özellikle hizmet sektöründe çalışan işçi sınıfından kadınlar olarak yeniden belirdiğini okuyoruz. Demek ki toplumsal bağlamı değişken olsa da yer ve zamandan bağımsız olarak Yeni Kadın daima değişim ve direniş çağrıştıran, yeni tür bir faillik barındıran özel bir bedensel ve duygulanımsal oluşum olarak tanımlanıyor. Esra’nın bu anlatıyı 21. Yüzyıl Türkiye’sine getirmesini de asıl olarak içinden geçtiğimiz zor zamanlarda radikal bir değişim, en azından onurlu bir direniş umudunu besleyen feminist bir siyasi anlatı olarak ufuk açıcı ve değerli buluyorum. Bu açıdan baktığımda, kitabın Gezi’den günümüze gelene kadar iktidar ile Yeni Kadın arasındaki gerilimlere dair, iktidar ile direniş arasındaki ilişkinin hangi evrelerden geçerek, iktidarı ne tür kaymalara zorlayarak bugüne geldiğine ve direnişi nasıl hala canlı ve hatta daha da canlı kıldığına dair değerlendirmelerini özellikle başarılı buluyorum.
Direniş umudumuzu tazeleyen bu kitabın zamanlaması da “manidar.” Ülkede, son yıllarda o kadar çok şeyi bir anda ve şok edici şekillerde tecrübe ediyoruz ki zaman ve zamanlama meseleleri bizim için çok hayati bir önem taşır hale geldi. Hepimizi derinden sarıp sarmalayan bu sarsıcı olaylar kişisel olan ile politik olanı tamamen iç içe geçiriyor öyle ki çoğu zaman bizler de araştırma nesnemizin bir parçası, hatta bazen kendisi haline geliyoruz. O yüzden neyi ne zaman yazdığımız, neyi ne zaman okuduğumuz da günün koşullarına göre farklı anlamlar yüklenebiliyor. Esra, kitabında, 2000’lerden itibaren kendi öyküsünün politik ortamla nasıl iç içe geçtiğini güzelce açıklamış zaten. 2000 ortalarında Yeni Kadın’ı ve onun sokağa, feminist direnişe yansıyan boyutlarını umutla gözlemlerken, AKP’nin utanç ve namus siyasetini yeniden diriltme sürecinde nasıl da iklimin değiştiğini anlatıyor. Kitabın son bulduğu 2021 ise, İstanbul Sözleşmesi’nden geri çekilme sonrası yaşadığımız karanlık döneme işaret ediyor. Bu arada, Yeni Kadın için Gezi sonrasını “zamanların en iyisi ve en kötüsü” olarak tanımlıyor. Bu açıdan, kitabın yayınlandığı bu moment bizim için önemli çünkü 19 Mart sonrası bu momentte de yine zamanların en iyisi ve en kötüsünü tecrübe ettiğimizi söyleyebiliriz.
Kitabı 19 Mart bağlamında bir kez daha okumak, benim için de farklı bir gözle bakmak anlamına geldi. Bir bakıma bu kitap, 19 Mart direnişini, genç kadınların direnişe katılmalarını öngörmüş gibi oluyor, ya da 19 Mart’ı daha iyi anlamamızı sağlıyor diye düşündüm. Ne de olsa 19 Mart da bazı açılardan Gezi ruhunun canlanmasını ifade ediyordu ve bu özellikle gençlerin direnişe kattığı bedensel varoluş ve duygulanımlar açısından geçerliydi. Nitekim, 19 direnişinde de gençlerin, özellikle de genç kadınların dünyaya, mekâna, etkileşime ve direnişe nasıl açıklık sergilediklerini gördük ve ne yazık ki bunun aynı zamanda cinsiyetlendirilmiş bir şiddete açıklık anlamına da geldiğine tanıklık ettik. Bu bağlamda, kitabın tezleriyle ilgili olarak 19 Mart direnişinden iki ders çıkarılabilir. İlki, gençlerin ve kadınların daha fazla şiddete açık hale gelmelerini önlemek, dünyaya daha fazla açılmalarını sağlamak için elimizde olan son fırsatı iyi değerlendirmemiz ve birleşik bir muhalefeti örgütlememiz gerektiği. İkincisi ise, 19 Mart sürecinde dikkat çeken seküler milliyetçiliğin ve onun daha da aşırı sağ versiyonlarının Yeni Kadın’ı da etkisi altına almasını önlemek için feminist siyasetin gerekliliğinin daha da aciliyet kazanmış olması.
Bitirirken, Esra’yı bir kez daha tebrik ediyorum. Kitapların değerleri ödüllerle ölçülemez ancak kitabın, Amerikan Sosyoloji Derneği (ASA) tarafından 2023 yılının Beden ve Bedenlenme dalında en iyi kitap ödülü aldığını da söylemeden geçmeyeyim. Bu takdirin de arkasında, kitabın bilimsel değeri bir yana, küresel düzlemde faşizm rüzgarlarının estiği bir iklimde ve özellikle de Trump Amerika’sında yaşayan muhalif sosyal bilimcilerin direniş ve değişim arzularının olduğunu düşünmek bana iyi geliyor ve küresel dayanışma duygularımızı destekliyor. Yine de ben, kitabın asıl değerinin Esra’nın gönül bağı kurduğu Türkiye’nin “Yeni Kadın’ları tarafından takdir edileceğini umuyorum.
ALEV ÖZKAZANÇ
Yükünü Atmış Bedenler:
Türkiye'de Şiddet, Duygular ve Yeni Kadın
çev. Çiğdem Çidamlı
Önsöz: Alev Özkazanç
Dipnot Yayınları
Ocak 2026
288 s.