• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Emre Eröz’le çağdaş müzik üzerine

“Üretimi mümkün kılan kurumlar alanın dolaşımını, söylemini ve dinleyiciyle temas rejimini de belirliyor; fakat bu yapı zamanla, başta eleştirdiği dogmaları kırmak yerine, kendi normlarını doğal ve değişmez ölçütler haline getiriyor.”

Emre Eröz, Paris Konservatuvarı konser provasında.

ASLI UZDİL

@e-posta

SÖYLEŞİ

19 Şubat 2026

PAYLAŞ

Besteci Emre Eröz’ün son yapıtlarından Where the Vision Bleeds, dinleyicisi üzerinde güçlü bir çekim yaratıyor kuşkusuz. Tanımlaması pek kolay olmayan bu etki, beni Eröz’ün müziği üzerinden çağdaş müziğin estetik ölçütlerine ve dinleyiciyle ilişkisine dair yeni bir perspektiften düşündürdü. Sorularımı doğrudan besteciye yöneltme fırsatı bulduğum bu söyleşide, Eröz ile çağdaş müziğe bakışı ve kendi bestecilik pratiği üzerine konuştuk.


Emre Eröz. Fotoğraf: Manuel Abella

Çağdaş müzik alanında estetik ölçütlerin ve kurumsal değerlendirme kriterlerinin kesin biçimde tanımlanabildiğini söylemek pek mümkün görünmüyor. Bu durum, alanı kaçınılmaz olarak belirsiz bir mücadele zeminine dönüştürüyor ve seçilen her iş aklımıza “neden bu müzik?” sorusunu getiriyor. Senin çalışmaların, ISCM Sun River Prize’da birincilik, Città di Udine Composition Competition’da finalistlik ve Duo Signal Commission Competition’da ikincilik gibi derecelere hak kazandı. Sence sınırları net olmayan bu değerlendirme ortamında, jüri ve kurumların senin müziğinde ayırt edici bulduğu neydi?

Çağdaş müzikte estetik ölçütlerin ve kurumsal değerlendirme kriterlerinin bütünüyle “tanımsız” olduğunu düşünmüyorum. Bana kalırsa belirli bir çerçeve var ve bu çerçeve en somut biçimde partisyon düzeyinde ortaya çıkıyor: detaycı işçilik, malzemeye gösterilen özen, yazının tutarlılığı, yoğunluk ve denge kararlarının bilinçli oluşu… Yani her şey tamamen keyfi değil; bazı göstergeler, bazı ortak diller var.

Ama sorun şu ki, bu dil hiçbir zaman tek bir merkeze bağlanmıyor. Jürinin kimlerden oluştuğu, hangi estetikle yakınlık kurduğu gibi etkenler devreye giriyor ve alanı ister istemez kırılgan bir zemine taşıyor. Bu da, söylediğin gibi, her seçimi sorgulatıyor. Dolayısıyla değerlendirme yalnızca yapıtın niteliğiyle değil, onu dinleyen ve temsil eden bağlamla da ilişkili. Açıkçası ben bunu bir problem olarak görüyorum. Bu problemin varlığı, yani ortak bir dil içinde anlatı kurabilme meselesi elbette yarışmaları ya da kurumları değersiz kılmaz. Ancak hem emeğin ve düşüncenin hakkını vermek hem de yarışmaların spesifik bir estetik arayışında olabileceği gerçeğini dile getirmek gerektiğini düşünüyorum.

Jürinin benim müziğimde neyi ayırt edici bulduğu konusunda ise kesin konuşamam; bu tür kararlar çok katmanlı. Belki, partisyon düzeyindeki detaycı işçiliğin ve titizliğin duyulduğunu söyleyebilirim.

Eylül 2025’te IRCAM’da, elektronik ve akustik enstrümanlar için yazdığın Where the Vision Bleeds başlıklı yapıtının prömiyeri gerçekleşti. Program notlarında yapıtın ses dünyasının bir “görüşün çözülüşünü” çağrıştırdığı, görüşün dağılıp parçalandığı ve yeniden kurulduğu, melodik evrenin ise lirizm ile tuhaflık arasında salınarak dinleyiciye “rahatsız edici bir aşinalık” duygusu sunduğu ifade edilmiş. Bu “rahatsız edici aşinalık” hissi, çağdaş müzikte kitsch, anımsatıcılık ve avangart-deneysel arasında açılan bir estetik hareket alanının varlığını düşündürüyor. Kendi müziğini bu alan içinde bir yerde konumlandırıyor musun; bilinçli olarak temas ettiğin ya da özellikle mesafe koyduğun uçlar var mı?

Oradaki “rahatsız edici aşinalık” ifadesi, anımsatıcılığın estetik bir seçim olarak kullanmasından çok, çağdaş müziğin ana akımında, özellikle konservatuvar çevresinde yerleşmiş bir işitme terbiyesinin içine başka bir alışkanlığın sızmasıyla oluşan bir gerilimi temsil ediyor.

10 Eylül 2025 IRCAM konserinden

Burada “aşina” olunan şey çağdaş müziğin kendi iç referansları değil; pop-rock gibi başka müzik dünyalarından gelen, bedensel ve refleksif bir işitme hafızası. Bazı melodik jestler, bazı enerji örgütlenmeleri ya da tını çağrışımları, disiplinli bir kompozisyon yazısının içinde belirince tanıdık geliyor ama aynı anda yer değiştiriyor; bağlam değiştiği için de bambaşka bir etki yaratabiliyor.

Aslında benim için ironik bir durum, çünkü bu “rahatsız edici” his bende uyanmıyor. Benim duyuşumda bu bahsettiğim birliktelik zaten doğal olarak var, hatta kaçınılmaz; rahatsızlık varsa, daha çok belirli bir dinleme yöneliminin içinde ortaya çıkıyor. Yani ben tanıdık bir refleksi disiplinli bir yazı pratiğinin içine taşıdığımda, bana normal gelen şey başkası için fazla tanıdık ya da “yanlış yerde” gibi duyulabiliyor.

Dolayısıyla kendimi belirli bir eksende konumlandırmaya çalışmaktansa, farklı dinleme rejimlerinin birbirine sürtündüğü bir alanla ilgileniyorum. Mesele bir “yabancı estetiği ithal etmek” değil; zaten bedenimde ve kulağımda yerleşik olan, daha kapsayıcı bir müzik dünyasından gelen alışkanlıkları, çağdaş müziğin disiplinli yazı pratiğiyle karşı karşıya getirmek. “Rahatsız edici aşinalık” dediğim şey de bu karşılaşmanın doğurduğu, hem tanıdık hem de yerinden edici his.

Where the Vision Bleeds partisyonu

Elektronik araçların kendi pratiğinde konvansiyonel bir enstrüman kadar içeriden ve uyumlu olduğunu anlıyoruz. Peki, elektroniğin ayrıksı bir unsur olarak yarattığı gerilim de zaman zaman estetik yaklaşımının bir parçası oluyor mu?

Elektroniği Where the Vision Bleeds özelinde “eklemlenen bir katman” gibi düşünmek zor. Dışarıdan yapıştırılmış bir efekt dünyası değil; formu kuran, zamanı kesen, mekânı açan, tınıyı biçimlendiren bir bileşen. Bu yüzden çoğu zaman konvansiyonel bir enstrüman kadar içeriden çalışıyor, hatta bazen parçanın karakterine dönüşüyor. Kimi zaman real-time ile enstrümanın içini açarak kimi zaman çok kanallı tape ve mekânsal kurguyla trio’nun erişemeyeceği bir ses dünyasını kurarak müziğin düşüncesini taşıyan bir araç. İçeriden çalışması da tam bu yüzden: “Ses eklemek” için değil, sesin nasıl var olduğunu, nerede durduğunu ve nasıl değiştiğini kurmak için orada.

Çağdaş müziğin diğer disiplinlerle karşılaştırıldığında daha sınırlı bir ilgi ve talep gördüğü yönünde yaygın bir görüş var. Sence bunun ardındaki estetik ya da kurumsal etmenler neler? Çağdaş bir besteci ne için, kim için üretir; temel motivasyonu nedir?

Çağdaş müziğin görece daha sınırlı bir ilgi görmesini öncelikle dolaşım ve kurumsallaşma biçimleriyle ilişkili görüyorum. Üretimi mümkün kılan kurumlar aynı zamanda alanın dolaşımını, söylemini ve dinleyiciyle temas rejimini belirliyor; fakat bu yapı zamanla, başta eleştirdiği dogmaları kırmaktansa, kendi normlarını doğal ve değişmez ölçütler haline getiriyor. Bu da alanı yalnızca estetik olarak değil, toplumsal olarak da daraltıyor. Çağdaş müzik kendi dinleyici kitlesini büyütmek yerine; müzisyenler, konservatuvar öğrencileri, kurumların içindeki profesyoneller ve zaten bu dilin kodlarına aşina küçük bir topluluk olan mevcut çevresini yeniden üretmeye başlıyor. Yeni dinleyicinin alana girmesi için süreklilik taşıyan bir merak kültürü, dolaşım zinciri ve tekrar deneyim üretme kapasitesi oluşmuyor.

Çağdaş görsel sanat ekosisteminin daha kucaklayıcı bir perspektifle işlediğini düşünüyorum. Galeriler ve kurumlar izleyiciyle teması sonradan eklemlenen bir olgu gibi değil, çoğunlukla işin merkezi olarak ele alıyor ve daha güncel iletişim yöntemleri kullanıyorlar. Kamuyla temas eden programlar, konuşmalar, rehberli turlar, atölyeler, eğitim içerikleri ve kültürel erişim çalışmaları gerçekten işliyor.

İşin deneyim boyutunda da belirgin bir fark var. Örneğin galeri deneyimi, izleyicinin kendi temposuyla ilerlediği, parçalı ve esnek bir karşılaşma; girip bakabilir, dolaşabilir, kısa kalabilir, tekrar gelebilirsin. Konser deneyimiyse zamana kilitli; belirli bir saatte başlıyor, belirli bir süre boyunca sabit bir akışa tabi oluyorsun ve bu tür bir ilk karşılaşma dinleyici için zorlayıcı olabiliyor.

10 Eylül 2025 IRCAM konserinden

Bu meselenin çözümüyse “daha anlaşılır yazalım” gibi basit bir strateji olmamalı elbette. Belki en başta şu soruları sormalıyız: Kurumlar yeni dinleyiciyle süreklilik taşıyan bir ilişki kurabilecek dolaşım ve iletişim dili üretebiliyor mu? Programlama, sunum biçimleri, mekân politikaları ve eğitim pratikleri gerçekten yeni bir dinleyici kitlesi yaratmaya mı yönelik, yoksa mevcut küçük topluluğun beğenisine mi hizmet ediyor?

Çağdaş bir besteci ne için, kim için üretir sorusuna gelince; müziğimle gerçekten bağ kurabilecek insanların olduğunu düşünmek beni motive ediyor. Müzik yazmak bir iletişim biçimi ve özellikle konserler de bu iletişimin en çıplak, en doğrudan ânı. Dinleyiciyi “yok sayan” bir yaklaşımla sahnede etki üretme çabasını tutarsız buluyorum.

Gündemde yeni projeler var mı?

Şu sıralar Editions Henry Lemoine ve Paris Konservatuvarı’nın (CNSMDP) siparişi olan bir fagot etüdü seti yazıyorum. Bunun yanında IRCAM ve Le Fresnoy ile yürüyen bir siparişim daha var. Le Fresnoy Fransa’da görsel ve işitsel üretim yapan bir sanat kurumu ve bu kurumla işbirliği çerçevesinde Ysé Sorel’in bir kısa filmi için elektronik müzik yazıyorum.

Bir başka proje de arkadaşım Malena Fouillou ile. Malena bir müzik bilişimi tasarımcısı ve ses mühendisi. CNSMDP etiketiyle çıkacak bir elektronik müzik derlemesi hazırlıyor ve projede benim de bir müziğime yer vermek istedi. Albümde farklı kuşaklardan, alanın güçlü isimleri var; bu açıdan bu proje benim için büyük bir anlam taşıyor. Yoğun bir üretim döneminde olduğumu söyleyebilirim. Aynı zamanda, Beauvaisis Konservatuvarı’nda elektronik müzik, orkestrasyon ve solfej dersleri vermeye devam ediyorum.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • elektronik müzik
  • Emre Eröz
  • müzik
  • Where the Vision Bleeds

Önceki Yazı

DENEME

Perili köşk

“Her hikâyenin mekânı olabilecek, kahramanlarının eylemleriyle şekillenecek, ama kahramanları bir türlü eyleme geçemeyen, tamamlanmamış bir mekân; bir heterotopya olarak Perili Köşk, ya da heterotopya olarak İstanbul...”

TUĞÇE KAPLAN

Sonraki Yazı

İNCELEME

İstanbul’da Bir Göçmen:

Göçmenliğin diyalektiği ve dilin ilk ölümü

“Luan Starova için İstanbul ne bir varış noktasıdır ne de kaybedilmiş bir cennet; daha çok, konuşulması gecikmiş bir zamanın adıdır.”

SEMA VATANSEVER
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist