• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

İstanbul’da Bir Göçmen:

Göçmenliğin diyalektiği ve dilin ilk ölümü

“Luan Starova için İstanbul ne bir varış noktasıdır ne de kaybedilmiş bir cennet; daha çok, konuşulması gecikmiş bir zamanın adıdır.”

Luan Starova

SEMA VATANSEVER

@e-posta

İNCELEME

19 Şubat 2026

PAYLAŞ

Bazı göç hikâyeleri yalnızca yolculukları anlatmaz; zamanın neden durduğunu, neden ertelendiğini düşündürür. İstanbul’da Bir Göçmen (Kopernik, 2024), Luan Starova’nın[1] anlatı evreninde tam böyle bir yerden konuşur. Balkanlar’daki tarihsel kırılmaları göçmenlik anlatısıyla yankılarken, aynı zamanda felsefi düzlemde göçün özünü sorgulayan bir metin olarak karşımıza çıkar. İstanbul ne bir varış noktasıdır ne de kaybedilmiş bir cennet; daha çok, konuşulması gecikmiş bir zamanın adıdır.

Luan Starova
İstanbul'da Bir Göçmen
çev. Mehmed Yonuz
Kopernik Yayınları
2024
272 s.

Romanın merkezinde yer alan “Baba” figürü, temsil ettiği deneyim nedeniyle yalın bir karakter olmaktan ziyade, göçmenliğin düşünsel ve tarihsel yükünü, genetik mirasını taşıyan bir anlatı ekseni şeklinde yorumlanabilir. Baba’nın hayatı; Osmanlı’nın çöküşüyle başlayan, Arnavutluk’un bağımsızlık sancılarıyla devam eden, Yugoslavya’ya hatta Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna uzanan bir serüvendir. Destanlaşan bu hayatın ilmekleri, Hegelci diyalektiğin tez-antitez­-sentez üçlemesiyle dokunur: Doğum yerinden kopuş, yeni ortamda kök salma ve sürgüne katlanma. Starova, romanı ‒diğer anlatılarında da olduğu gibi‒ felsefi bir düzleme taşıyarak bu üç aşamayı göçmenliğin varoluşsal diyalektiğini oluşturacak şekilde kurar, inşa eder. Burada bilhassa “kurmak” fiilini kullanıyorum, çünkü kendisi aynı zamanda bir şair. (Bkz.: Kartaca Şiirleri) “Kurmak”, “yapmak”, “örmek”… düşünceyi uygun formda taşıyacak kelimenin/yazının dikkatle ve sabırla işlenmesine işaret eder. Baba’nın düşüncesinde göç yalnızca mekânsal bir hareket değil, zamanla ve kimlikle örülmüş bir düşünce biçimidir.

İstanbul’da Bir Göçmen’de dil meselesi göç deneyiminin en erken ve en sessiz kayıplarındandır. Hatta “ilk ölüm” gibi okunabilir. Kaybedilen dilin bellekteki yerini yitirmesiyle birlikte yaşanan eksilme… Baba iki dilin bir insanın içinde aynı ölçüde var olamayacağını seziyordur; biri ilerledikçe diğeri geri çekilir, gömülür, sessizce sona erer. Geride yarım kalmış bir ifade alanı kalır. Dil trajedisi minör edebiyat bağlamında okunabilir. Keçiler Dönemi hakkındaki makalemde, Balkan edebiyatında dilin yersizyurtsuzlaşmasının merkezî rolünü tartışmıştım.[2] İstanbul’da Bir Göçmen aynı izleği farklı düzlemlerde yansıtmaya devam eder. Devam etmek de yazarın anlatıları için yine bilinçli olarak kullandığım bir ifade, çünkü destanlaştırdığı romanları birbirini çerçeveler, anlatı kişileri ortak/aynı yahut akrabadır.

Baba, Fransızca hukuk ve felsefe kitaplarını yanında taşır, bu kitaplar bir tür yurt işlevi görür. Örneğin Montesquieu’nün Romalıların Yücelik ve Çöküşünün Nedenleri Üzerine Düşünceler’i, imparatorlukların kaderini anlamaya yönelik bir metin olmanın ötesinde, Baba’nın kendi hayatını düşünme biçimine de eşlik eder. Kitapların taşınması edebiyatın kültürel bellekle kurduğu ilişkiyi gösterir: Kimlik ve arayış kitapların sayfalarında yeniden kök salar. Baba’nın kitaplarla kurduğu sessiz dostluk bir tür içsel kurtuluş ve sığınma alanı yaratır. Starova’nın hemen hemen tüm romanlarında kitaplar yalnızca bilgiyi ve bilgeliği değil, göçmenliğin metafizik yükünü taşıyan nesnelerdir. Kitaplar bir tür iç mekân yaratır; geri dönülemeyen evin yerini tutmaz ama düşüncenin dağılmasını, yurtsuzlaşmasını engeller. Düşünceye bir form kazandırır. Bu ilişki Kül Kalesi romanında daha somut bir boyut kazanır. Baba’nın kitaplarla kurduğu bağ izler üzerinden de düşünülür; sayfalar geçmişle kurulan uzun ve katmanlı ilişkinin sessiz tanıkları haline gelir. Esasen Starova’nın romanında göç alışıldık dramatik çerçevelerin dışında ele alınır. Ani kopuşlar, yüksek sesli travmalar ya da büyük kırılma sahneleri yoktur. Sessizce taşınan, gündelik hayatın içine basit sayılabilecek nesnelerle sızan, kuşaktan kuşağa aktarılan bir yaşantı ağırlığı vardır. Bir yer değiştirme yahut geçiş değil; hiçbir yere tam olarak yerleşememe, kalıcı bir ‘aradalık’ hali. Aidiyet de, anlam da sürekli ertelenir; tamamlanması beklenen şey hiçbir zaman tam anlamıyla tamamlanamaz. Roman, Derrida’nın différance kavramını çağrıştırırcasına, anlamı teslim etmekten çok neden hep geciktiğini ve tamamlanmadığını düşündürür. Öte yandan kimlik sabit ve tamamlanmış bir yapı değil, sürekli müzakere edilen bir hal olarak karşımıza çıkar.

Anlatıcı konumundaki oğul, Baba’nın İstanbul yıllarının peşine düşerken sadece aile tarihindeki bir boşluğu doldurmaz; kendi konumunu da yeniden tanımlar. Ne bütünüyle tanıktır ne de dışarıdan bir araştırmacı. Suskunluğu bozarken onu anlamaya çalışır; anlatırken kırılganlığı korur. İncelik tam da burada ortaya çıkar: Geçmişi görünür kılmakla onu anlatının malzemesine indirgememek arasındaki hassas denge.

Ve İstanbul yılları… Aile hafızasında bilinçli bir suskunlukla “korunan” bu dönem romanda nihayet dolaylı, ihtiyatlı bir anlatıyla açılır. İstanbul’da Bir Göçmen’i farklı kılan İstanbul’u anlatması değil, İstanbul’un neden uzun süre anlatılmadığı düşüncesidir. Roman, “Balkan Destanı” içinde bir boşluğu doldurmak yerine, o boşluğun kendisini anlamlandırır. İstanbul bir şehir olmaktan çok bir eşiktir. Ne tam anlamıyla benimsenmiş ne de bütünüyle terk edilmiştir. Baba’nın hayatında yaşanmış ama tamamlanmamış bir zaman misali durur. Yani roman klasik anlamda bir “İstanbul anlatısı” sunmaz. Metnin sonuna iliştirdiğim mektup, İstanbul’un yazarın muhayyilesindeki yerini anlatının dışında ama ona temas ederek sezdirir.

Balkanlar’daki sınır değişiklikleri, işgaller, sürgünler, ideolojik çatışmalar bireysel hayatta sürekli bir yarım kalmışlık duygusu üretir. Starova’nın romanları bu yarım kalmışlıktan “küçük ama evrensel” bir ses çıkarır. Küçük kelimesini burada minör anlamında kullanıyorum tabii. Göçmenlik, kazananı ve kaybedeni olmayan, hayatın sonuna dek süren bir mücadeledir. Geri dönülecek bir ev olmayabilir ama ertelenmiş, saklanmış bir zaman, bir dil, bir anlam vardır. Luan Starova, Emine Sevgi Özdamar ve benzeri ulus-ötesi yazar örnekleri, edebiyatın ulusal kanonlarla sınırlı bir alan olmadığını gösterir. Ve bu sınırlar ötesi özgür ve özgün alan çoğu zaman majör anlatıların değil, minör seslerin açtığı çatlakların içinden konuşur.

Starova’nın “Balkan Saga” olarak adlandırdığı kitaplarının Türkçedeki parçalı yayın seyrine de değinmek istiyorum. Babamın Kitapları (2000), Keçiler Dönemi (2000), Tanrıtanımazlık Müzesi(2007) ve Kül Kalesi (Siciller) (2008) ilk olarak Yapı Kredi Yayınları tarafından ve Fransızca üzerinden[3] Orhan Suda’nın çevirileriyle Türkçeye kazandırılmıştı. Babamın Kitapları ve Keçiler Dönemi’nin –ilk kez yayınlanan Ervehe (Annemin Kitabı) (2023) ile beraber– son yıllarda Dergâh Yayınları tarafından yeniden yayımlandığını görüyoruz. İstanbul’da Bir Göçmen’in (2024) Mehmed Yonuz’un (Makedoncadan) çevirisi ve Kopernik Kitap etiketiyle okurla buluşmasıyla birlikte, bu dağınık ve farklı yayın hattı daha da görünür hale gelir. Yayınevleri arasındaki bu parçalanmışlık, yazarın eserlerinin Türkçede bütünlüklü biçimde okunmasını ve takip edilmesini güçleştirirken, metinlerin farklı yayınevleri ve çeviri hatları üzerinden yeniden basılması, okurla buluşturulma çabasının sürdüğünü de gösterir.

2022 yılının şubat ayında aramızdan ayrılan yazar ve akademisyen Luan Starova’nın mektuplarında “Grande Mere Hazbije” diye andığı Türk babaannesi Hazbije Hanım’dan ilham alan ve “Balkan Saga”yı Türkiye’ye bağlayan son romanının (баба, Publisher, 2021) henüz çevrilmediğini hatırlatayım.

Luan Starova

Ve “Son Söz” yerine…

25 mai 2021

“Ma tres chere Sema,

Le mots de tes messages me vont droit au coeur, c’ est le cas des derniers propos. Je Vous sens comme partie da ma saga balkanique. Comme je vous ecrivais precedement mon pere vivait toute sa vie a Uskup, avec son reve d’ Istanbul, dont il a garde profondement le secret dans la profondeur de son coeur. J’ai herite ce reve, qui se plonge dans mon oeuvre litteraire surtou dans La Fortresse de cendre, Le Livre de mon pere, Balkababilien et les autres. Si je prand facilment la liberte de vous faire ouvertement et directement du reve de mon pere, de vous envoyer de different document, car je vous vois aussi dans ce reve comme un enfant spirutuelle de mon pere, peut-etre grace aux apports providentiels de mes Chevres...”[4]

Luan

 

NOTLAR

[1] Luan Starova (14 Ağustos 1941-24 Şubat 2022), Arnavutluk’ta Ohrid Gölü’nün güney yakasında yer alan Pogradec/Pogradeci kentinde doğdu. 1945’ten itibaren Kuzey Makedonya’da yaşadı. Üsküp Üniversitesi’nde Karşılaştırmalı Fransız Edebiyatı profesörü olarak görev yaptı; ayrıca Kuzey Makedonya’nın Fransa nezdinde büyükelçisi olarak bulundu. Keçiler Dönemi romanı Fransa’da 1997 yılının En İyi Yabancı Roman Ödülü’ne layık görüldü. Edebi üretimini çoğunlukla Makedonca ve Arnavutça, zaman zaman da Fransızca sürdüren Starova’nın Babamın Kitapları, Keçiler Dönemi, Tanrıtanımazlık Müzesi ve Kül Kalesi gibi romanlardan oluşan uzun soluklu anlatı dizisi genellikle “Balkan Saga” olarak anılır. Eserleri yirmiden fazla dile çevrilen Starova, Balkan edebiyatının uluslararası ölçekte tanınan önemli seslerinden biri olarak kabul edilir.

[2] Bu paragrafta atıfta bulunulan değerlendirme için bkz. Sema Vatansever, “Luan Starova’nın Keçiler Dönemi Romanına Bir Bakış”, Balkanlarda Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları, 3(1), 2021, s. 107-125. DOI: 10.47139/balted.808765

[3] Arnavut asıllı Luan Starova’nın Fransız Dili ve Edebiyatı profesörü olduğunu, romanları hakkındaki edebi yazışmalarımızın Fransızca vasıtasıyla gerçekleştiğini ‒ve kişisel kanaatime göre entelektüel dünyasını, imgesel dilini majör bir dilde Fransızca kurduğunu‒ göz önünde bulundurursak, Fransızca üzerinden çeviri faaliyeti Starova özelinde bir kayıp değil, ayrıcalıklı bir alternatif gibi görünüyor.

[4] 25 Mayıs 2021

“Çok Sevgili Sema,

Mektuplarınızdaki kelimeler doğrudan kalbime dokunuyor, özellikle de son yazdıklarınız. Sizi Balkan Destanımın bir parçası gibi hissediyorum. Daha önce de yazdığım gibi, babam bütün hayatını Üsküp’te geçirdi; İstanbul’a dair düşünü ise kalbinin derinliklerinde saklı tuttu. Ben bu düşü miras aldım; bu düş eserlerime sinmiştir – özellikle Kül Kalesi, Babamın Kitapları, Balkan Babilliler ve diğerleri… Eğer babamın düşünü size açıkça ve doğrudan aktarma özgürlüğünü kolayca kendimde buluyorsam, size farklı belgeler gönderiyorsam, bunun sebebi sizi de bu hayalin içinde babamın manevi evladı olarak görmemdir; belki de Keçilerimin o beklenmedik katkıları sayesinde...” – Luan

Yazarın Tüm Yazıları
  • İstanbul’da Bir Göçmen
  • Luan Starova

Önceki Yazı

SÖYLEŞİ

Emre Eröz’le çağdaş müzik üzerine

“Üretimi mümkün kılan kurumlar alanın dolaşımını, söylemini ve dinleyiciyle temas rejimini de belirliyor; fakat bu yapı zamanla, başta eleştirdiği dogmaları kırmak yerine, kendi normlarını doğal ve değişmez ölçütler haline getiriyor.”

ASLI UZDİL

Sonraki Yazı

HABERLER

2026 Kahire Kitap Fuarının ardından:

Hafıza ile ihtimal aynı çatı altında

“Bu sene fuarda yılın şahsiyeti Necib Mahfuz’du ve fuar sloganı olarak Mahfuz’un 'Bir saat okumayı bırakan, yüzyıllarca geri kalır' cümlesi seçilmişti.”

MELEK DENİZ ÖZDEMİR
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist