• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

...Ve Königsberg’li çıkıyor mu?

Bilginin (episteme) kanaat (doxa) karşısında gerileme zamanları

Birinci Dünya Harbi'nden Rusya-Ukrayna savaşına kadar bütün çatışmaların müsebbibinin Kant olduğu iddia edilebilir mi?

Fransız Bilimler Akademisi'nin kuruluşunu konu alan Charles Lebrun'un tablosu, maliye bakanı Jean-Baptiste Colbert'in Kral XIV. Louis'ye akademi üyelerini takdim edişini tasvir ediyor, 1666. Wikimedia Commons.

MEHMET KÂZIM

@e-posta

DENEME

10 Eylül 2026

PAYLAŞ

Slavoj Žižek, 25 Mart 2026’da Europa 2057 konferansında sunduğu bildiride ilginç ve ürkütücü bir aktarım yapıyor:

Rusya’nın dış bölgesi Kaliningrad’ın valisi Anton Alihanov kısa süre önce, bütün hayatını Kaliningrad bölgesinde (Alman Königsberg’inde) geçiren Kant’ın Ukrayna savaşıyla “doğrudan bağlantısı” olduğunu söyledi. Alihanov’a göre, Kant’la başlayan Alman felsefesinin “tanrısızlığı ve daha yüksek değerlerden yoksunluğu”, Birinci Dünya Savaşı da dahil olmak üzere, bugünkü çatışmayı doğuran “sosyokültürel durumu” yaratmıştır: “Kaliningrad’da biz şunu cesurca öne sürüyoruz –hatta bundan neredeyse eminiz– ki, bugünkü çatışmanın etik ve değer temelli zemini tam da Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi ile Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi'nde atılmıştır.”[1]

Bunların ardından, Kant’ın Batıdaki hemen her şeyin babası olduğunu söylüyor Žižek: Özgürlüğün, hukuk devletinin, liberalizmin, rasyonalizmin ve hatta Avrupa Birliği fikrinin bile. Avrupa’ya duyulan nefretin metafizik düzeye yükseldiğinden, Ukrayna’nın bu Batılı değerleri (!) savunmak için Rusya’ya direndiğinden bile söz ediyor. Žižek Ukrayna’nın Batılı değerleri savunmak için savaştığına inanacak kadar safdil olabilir mi sorusunu bir kenara bırakarak, asıl Alihanov’un Kant düşmanlığıyla somutlaşan ve dünyanın birçok yerinde gördüğümüz bu yıkıcı zihniyetin üzerine düşünmek gerekiyor sanırım. İlk akla gelen, Alihanov’un Kant’ı gerçekten okuyup okumadığı ve okuduysa da anlayıp anlamadığı meselesi. Tam da burada Kant’a başvurmak gerek:

Bu bakımdan a priori bilginin kurucu ilkelerini içerdiği ölçüde anlama yetisinin, bilişsel yetiler arasında kendi bölgesi vardır ve genel olarak saf aklın eleştirisi tarafından açıklandığı üzere, diğer tüm aday yetilere karşı bu bölgenin güvenilir ve biricik sahibidir.[2]

Anton Alihanov

Benzerlerinin yaptığı gibi, danışmanlarının hazırladığı, cımbızla alınmış cümlelerden oluşan bir özet üzerinden mi konuşuyor, yoksa gerçekten okumuş mudur Kant metinlerini; bilemiyorum. Sanırım üç düzlemde bakmak gerek Alihanov’un söylediklerine: Birincisi dünyayı saran vulgar anlayışa uygun olarak, medeniyet silinmesi bağlamında. (Bir başka yazımda da değinmiştim; bunun Almancada tam bir karşılığı var: Zerstörungslust: “Yıkma Şehveti.”) İkincisi, Žižek’in de sözünü ettiği, kadim Avrupa kültürüne duyulan nefret. (Bugün Avrupa’nın bu kültürü taşıdığını söylemek mümkün olmasa da...) Üçüncüsüyse, iktidar payandası olarak dayanılan ve dayatılan kutsal din ve milliyet kavramları bileşkesinde bir zedelenmenin önüne geçmek.

Kant; Tanrı, ruh, ölümsüzlük gibi kavramların ampirik yöntemlerle bulunamayacağını söylemişti. Pratik Aklın Eleştirisi çalışmasında şöyle diyordu:

Şimdi yasaların tasarımına göre eylemde bulunan bir varlık, akıl sahibi bir varlıktır ve böyle bir varlığın yasaların bu tasarımına göre nedenselliği, bu varlığın bir istemesidir. (Arzu sözcüğü kullanılmamış bu çeviride Kuçuradi Hoca tarafından.) Öyleyse, en yüksek iyi için varsayılması gereken, doğanın en üst nedeni, anlama yetisi ve isteme aracılığıyla doğanın nedeni (bunun sonucu olarak da başlatıcısı) olan bir varlık, yani Tanrıdır. Sonuç olarak, en yüksek türetilmiş iyinin (en iyi dünyanın) olanağının koyutu, aynı zamanda en yüksek asli bir iyinin gerçekliğinin, yani Tanrı’nın varlığının koyutudur (Postulat). En yüksek iyiyi geliştirme, bizim için bir ödevdi; dolayısıyla bu en yüksek iyinin olanaklılığını varsaymak yalnızca bir hak değil, aynı zamanda ödeve bir gereksinme olarak bağlı olan bir zorunluluktur. En yüksek iyi de ancak Tanrı’nın varoluşu koşuluyla olabildiğinden, bunun varsayılması ödevle ayrılmaz bir biçimde bağlıdır; yani Tanrı’nın varlığını kabul etmek, ahlaksal bakımdan zorunludur.[3]

Kant’ın Tanrı’nın varlığını ahlaksal bakımdan kabullenme önerisi, ampirik yöntemlerle bulunamayacağı saptaması, Alihanov ve benzerleri için katlanılamaz bir düşünce biçimidir; çünkü kayıtsız şartsız, sorgulamasız bir inancı, kabullenmeyi reddetmektedir. Biraz açımlayalım bu konuyu: Kant, öncelikle bilginin meydana gelişinin, zihinsel sentez gücünün duyumlara aktarılmasıyla mümkün olabileceğini işaretler. Ancak, aklın bizi yönelttiği “yüce varlık” kavramının duyumlarla kavranabilmesi mümkün değildir. Kant’a göre, metafizik bir aşkınlığı kavramak, kanıtlamak beyhudedir. Yine de insan aklı hiçbir şarta bağlı olmayan bu varlığa ihtiyaç duyar; doğası gereği de ona doğru yönlenir huzur bulmak için. Tümüyle öznel bir durumdur bu. “Yetkin ve zorunlu varlık” için işaretler bulunmuşsa, dışta bir varlık olduğu düşünülüyorsa, Kant açısından bu bir kuruntudur olsa olsa. Ontolojik kanıt, kozmolojik kanıt, teleolojik-fizik kanıt başlıkları altında yapılan çalışmaları, metafizik yaklaşımları, kısırlıklarını ve dayandıkları kıyasların yanlışlıklarını birer birer ortaya koymuştur.

Kant, 40'lı
yaşlarında.
1768.

Immanuel Kant, dogmatik filozofların, “yüce varlık” ile ilgili kurdukları yapının yıkımına ontolojik kanıt eleştirisiyle başlar. Çünkü bu eleştiri yerine oturduğunda, diğer kanıtlar zaten geçersiz olacaktır. Bunu “en yetkin varlık” kavramının tanımı üzerinden yapar. Bir varlığın yetkin olabilmesi için öncelikle var olması gerekmektedir. Yani yetkin varlık tasarımından, gerçek varlık özelliğini kaldırmak mümkün değildir. Kant açısından buradaki yanlışlık şudur: “Varlık” sıfatı mantığa dair bir özellik sayılırken, onun dıştaki varlığına ulaşılabileceği kabulleniliyor. Yine Kant’a göre, kavramdan varlığa geçmek ancak deneyimle mümkündür. Oysa insanın böyle bir deneyimi söz konusu değildir. Bu da insanı ahlaki bir tavra, en iyiye ancak bu yolla ulaşabileceğine götürüyor. Buradan başa dönecek olursak, Alihanov’un inanç kaynaklı doxa’sına (kanaatine) karşı, Kant’ın deneyimi öncelleyen episteme’si (bilgi) dikilmektedir. (Belki bu noktada Alihanov’un kutsal yücesiyle Kant’ın estetik yücesi arasındaki ilişki ya da ilişkisizlik de düşünülmeli.) Belki de asıl mesele, Kant’ın aklın özerkliğinden yola çıkarak yeni bir değerler sistemi oluşturma arzusudur. Şu düstur, sapere aude (bilme cüreti), kutsal kabullenişe karşı bir mevzi teşkil eder.

Alihanov zihniyeti için Kant’ın bir günah keçisi olarak seçilmesi (René Girard’ı hatırlayalım) bir rastlantı değil kuşkusuz. Kant, başta Hegel olmak üzere birçok kişi tarafından eleştirilmiş, görüşlerinde çelişkiler olduğu söylenmişti. (Habermas da Kant’ın ortaya koyduğu modelin eksiklerine değinmişti; Kant’ın “siyasal akıl üreten topluluğa yalnızca özel mülk sahipleri dahil olabilirler” argümanı başta olmak üzere.) Ancak Kaliningrad valisi, eleştirinin ötesinde, onu savaşların sebebi olarak gösteriyor. Onun şahsında Avrupa kültürünü, düşüncesini (özellikle Alman düşünürler bağlamında) yargılıyor, mahkûm ediyor, hatta infazına karar veriyor. Orhan Koçak, "Toplumun Söylentileşmesi" başlıklı yazısında bize Sokrates’i hatırlatıyor:

Doxa kanaatlerin –ya da inançların– hükmüdür. Herkesin fikrini beyan etme hakkı vardır, üstelik kanaatlerin sağlam temellere oturması da gerekmez (…) çoğunlukla yaygınlıklarından ve tekrarlanmalarından destek alırlar. Bilgi hakikati hedefler, bu amaçla tanımlanır; hakikat de salt bir görüş meselesi değil, bağlayıcı ve evrensel olmalıdır. Bilgi meşrulaştırılmalı, sağlam argümanlara, olgulara dayalı kanıtlara, tarafsız nesnelliğe dayanmalı, hepsinin temelinde de logos yer almalıdır.[4]

Söylenti üzerine yazdığı yazının bir başka yerinde de şöyle diyor Koçak:

Ama biliyoruz ki, söylentinin en kadim ve daha ‘yüksek’ bir biçimi (Alihanov da ‘daha yüksek’ değerler diyordu), Rönesans’ın, hatta antik çağ Akdeniz’inin fikirler dolaşımından çok önce de etkindi çeşitli toplumlarda: Kehanetten söz ediyorum; geleceği okumaktan, Pisagor, Empedokles gibi Yunan kâhinlerinden, Avrasya steplerinin adsız şamanlarından. Ve bunun devamında tek Tanrılı dinler de bir söylenti (yayılan söz) formu olan rivayetle başlamış ve etkinliklerini de bu rivayet(ler)in aktarım süreci boyunca artırmış değiller midir?

Alihanov’un Kant’ı hedef alması; onu Ukrayna, hatta Birinci Dünya Savaşından sorumlu tutması yalnızca bireysel bir absürtlük değil; dünyayı saran, sarsan yeni bir faşist dalganın Kaliningrad tezahürüdür. Dünyanın, tarihin, ideolojilerin sonuna gelindiğine dair sayısız görüş dile getirildi, getiriliyor; kitaplar yazılıyor (Fukuyama), ancak asıl eylem gücünün siyasi, sosyal, ekonomik bağlamda yeryüzüne vuran bir koç başı olduğu hafife alınıyor. Dünyanın sonuna birçok bakımdan yaklaşıldığının en keskin belirtilerinden biri, ABD tarafından 2025 Kasımı’nda yayınlanan “ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi” belgesinde açık seçik ortadır: Medeniyetin silinmesi (civizational erasure). Marco Rubio’nun dile getirdiği gibi, Avrupa’nın değerler sisteminde, geriye döndürülemeyecek sert bir dönüşüm arzulanmaktadır ki, bu değerlerin tümden silinmesi anlamındadır. Muktedirler artık yönetmekle yetinmiyorlar. Kendileri öldükten sonra bile yaptıklarının kalıcı olmasını istiyorlar. (Geçmişin ayıklandığı hatta değiştirildiği bir gelecek tasarımı. Geriye dönük bir kara evrimsel seçilim.) Belki bir hayaletin geri dönmesinden korkuyorlar. (Komünist Manifesto’nun girişini hatırlayalım: “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor; komünizm hayaleti. Eski Avrupa’nın bütün güçleri bu hayaleti defetmek için birleştiler: Papa da Çar da, Metternich de Guizot da, Fransız radikalleri de Alman polis hafiyeleri de…”)

Slavoj Žižek, Avrupa Birliği'nin temelini atan Roma Antlaşması'nın (1957) 100. yılına atıfla, kıtanın geleceğini, sınırlarını ve küresel rolünü ele alan uluslararası bir jeopolitik tartışma, kültür ve medya projesi olan Europa 2057'nin lansmanında konuşurken. 

Söz konusu bildirisinde bunlara değinen Žižek şu soruyu soruyor: “Bugün bütün dünyaya musallat olan hayaletin bizzat Avrupa’nın kendisi olduğunu söyleyemez miyiz?” İki açık var bu soruda. Birincisi, yeni muktedirler “hayaleti” defetmekle yetinmiyorlar, tümüyle silinmesini istiyorlar. Öyle ki, bir daha mevcut dünyaya bir geçiş yolu kalmasın. İkincisi, entelektüelin fikir gücü de giderek etkisini yitirmektedir. Bugün Émile Zola’nın “İtham Ediyorum” (“J’accuse”) ile kopardığı fırtınayı (sonuçta o zamanki Fransız Cumhurbaşkanı Felix Faure’a karşı yazılmıştı bu mektup) koparacak, De Gaulle’e “Sartre, Fransa’dır” dedirtecek gücü yok entelektüellerin. Oysa Osmanlı’da bile vardı bu güç: Koçi Bey’in arizaları.

Tekrar Alihanov ve türevlerine dönecek olursak, “yüce” kavramının kutsal versiyonuna bakmak durumundayız. Alman filozof ve teolog Rudolf Otto, numinous (gizemli) kavramını ortaya atmıştı; açıklanamaz ama varlığı da tartışılamaz bağlamında. Otto bu terimi ilahi, kutsal gibi anlamlara gelen “numen” sözcüğünden türetmiştir. Tanrının ampirik olarak bulunamayacağı görüşüne yanıtı da hazırdır: Kutsalın varlığı öyle bir yüceliktir ki, rasyonel bir argümana ihtiyaç duymaz. Bunun yerine, insan kendi iç dünyasına yönelmeli, içindeki kutsalı bulmalıdır. Otto kutsalın, o tartışılmaz yücenin muazzamlığının (tremendum) korku, ezici güç ve enerji’den oluştuğunu söyler. Bir tehdit olarak gazap orada tüm ürkütücülüğüyle durmaktadır. (Görüldüğü üzere, Alihanov’un genellemesinin tersine, Avrupalı filozofların içinde de “daha yüksek değerlere” inananlar, destekleyenler vardır.) Eleştirmenler bunların kişisel, öznel duygular olduğunu, herhangi bir şeyin varlığına dair kesinlik gösteremeyeceğini, dolayısıyla da bir kanıt teşkil etmediğini söyleseler de, toplumlar bu sözleri pek benimsememişlerdir. Kutsal yücenin ezici gücü, etkisi, rasyonel argümanları toplumun geniş kesiminde etkisiz kılar ve çoğu kez metafizik çarpışmayı kazanır. Rasyonel sorgulama, olsa olsa Bourdieu’nün “entelektüel cenah” dediği, daha geniş kitlelerin önemsemediği şeyleri tartışan sınırlı bir topluluk içinde bir çarpışma olarak varlığını sürdürür.

Lacan tarafından ortaya atılan büyük öteki (le grand autre) kavramını hatırlayalım: Dünyaya geldiğimizde bir düzenleme olarak hazır olan bir anlamlandırma sistemidir söz konusu olan. Lacan, sanırım Sartre etkisiyle de, öznenin özünü (yer kaplayan olarak değil), öznenin gerçeğin de ötesinde var olan bir düzende (sembolik düzen) kendini ifade edebilmesi, kurabilmesi olarak tanımlar. Lacan’a göre özne, oluşma sürecinde daima büyük ötekiyi önceler. Özne, ötekinin alanında açılarak, ona dair arzuya yönelir. Bu aslında bir insanlaşma sürecidir; öncelikle dil vasıtasıyla. Bir kez daha Orhan Koçak’ın yukarıda andığımız yazısından alıntılayalım:

Önce dildir bu, bir gösterenler (signifiérs) toplamı; ve dille birlikte, dilin içinden, yasa, töre, normlar, kurallar, bunların maddi dayanak ve yaptırımcıları giderek devlet ve ideolojiler… Ama en etkin haliyle, her durumda bir otorite merciidir; bir jüri olarak da düşünülebilir: Ona sesleniriz; kendimizi onun nezdinde aklama, ona beğendirme, onaylatma ihtiyacı duyarız; isyan ederken bile ona hitap ediyoruzdur.

Kuşkusuz, bir egemenlik var burada; adeta Tanrı egemenliği. Yani Büyük Öteki ve Tanrı kavramlarının iç içe geçmişliği. Lacan’ın teorisinde bu, kuralları koyan, bizi izleyen, eylemlerimizi anlamlandıran ve toplumsal düzeni garanti altına alan mutlak otorite tarafından kurulan mekanizma sistemini ifade eder. Özetle, Lacan yöntemiyle psikanalizde Tanrı, söz konusu simgesel düzende, en saf ve nihai olarak Büyük Öteki olarak zuhur eder; ancak varsayımsal olarak.

Buradan “yüce” kavramına bir geçit açmak gerektiğini düşünüyorum. Tanımına bir bakılacak olursa, insanın zihinselliğinin ve hayal gücünün sınırlarını aşan, büyük, güçlü, muhteşem nitelikleriyle hayranlık, belki bir o kadar da korku ve tedirginlik yaratan bir kavramdır denebilir sanırım. Bu kavramı iki bağlamda düşünebiliriz: Kutsal olan, estetiksel olan. Alihanov’un Kant’ı ve aydınlanmacı Avrupa zihnini düşman ilan etmesi, onları Tanrısız ve daha yüksek değerleri benimsememekle suçlaması, kutsal olanla ilgilidir kuşkusuz. 17. yüzyılın sonlarında, İngiliz ilahiyatçı Thomas Burnet bir kitap yazdı: “Dünyanın Kutsal Teorisi.” Şöyle diyordu:

Dünyanın en büyük nesneleri bence seyretmesi en zevkli nesnelerdir ve göklerin büyük içbükeyinin ve yıldızlarca yurt edinilmiş o sınırsız bölgelerin yanında, yerkürenin geniş deniz ve dağları kadar zevk veren başka bir şey yoktur. Bu nesnelerin havasında, zihni büyük düşünce ve heyecanlarla esinleyen görkemli ve vakur bir şey vardır. Böyle anlarda, doğal olarak, Tanrı’yı ve büyüklüğünü düşünürüz. Ve SONSUZun sadece gölgesini ve görünüşünü (hissettiren) şeyler bile, ki kavrayışımız için fazla büyük olan şeyler böyledir, zihni aşırılıklarıyla doldurur ve ezer, onu bize zevk veren bir hayranlık ve afallamaya uğratırlar.[5]

(Otto’nun söylemine ne kadar yakın duruyor!) Alihanov’un kastettiği “daha yüksek değerler” tam da buradaki gibidir. Oysa “yüce” kavramını estetik bağlamda düşünmek, işin içine bireyi sokar ve oradan yola çıkılır; Kant’ın ve başka düşünürlerin yaptığı üzere. Birey söz konusuysa, sorgulamadan özgürlüğe pek çok kriter devreye girer. Gerilim, ayrışma buradan başlar. Kant’ın inanca yer açmak için bilgiden feragat etme cümlesi, bu gerilimin işaretlerinden biridir.

Estetik bağlamda, Longinus’tan sonra Edmund Burke’ün görüşleri Kant’ı bir hayli etkilemiştir. Burke iki estetik kavramı yan yana getirmiş (güzel ve yüce), Kant da bu iki kategoriyi bir arada düşünmeyi benimsemiştir. Burke acı, korku gibi duyulardan yola çıkarak, oluşan estetik tepkiyi fizyolojik terimlerle açıklamaya çalışmıştır. Barış Özkul bir yazısında bu konuya değiniyor:

Yüceyi ve güzeli, sıcaklık ya da soğukluk gibi, duyularla algılanan nitelikler olarak düşünür. Yüce artık soyut bir yükseklik ideali değil, sinir sistemine dokunan bir sarsıntıdır: Bedeni tedirgin eder, kalp atışını hızlandırır, algıyı gerer; dilin ve imgelemin yardımıyla bedende bir ‘titreşim’ yaratır. Dolayısıyla yalnızca dış dünyanın büyüklüğünü değil, algımızın sınırlarını da bize duyurur.[6]

Ancak yine Burke, “yüce” kavramını düşünürken karanlığı, bilinmezliği kazanın içine atar. Belirgin bir imgeyle zihnimizde canlandıramayacağımız öte dünya kavramını düşünelim. Bu konuda söylenti dışında bir şey bulamasak da, bir tür yücelik olarak, deneyimlenmemiş bir şeyden etkileniriz. Episteme (bilgi) yoksa da, doxa (kanaat) vardır. Orhan Koçak’tan mülhem söyleyelim: “Yüce efektinin koşulu ‘cehalettir’ (ignorance).” Tam da burada bir sorusu var Barış Özkul’un:

Burke’te yücenin varlık koşulu gibi sunulan bu ‘karanlık/cehalet’, bizi ister istemez dilin kökenine dair 18. yüzyıl varsayımlarına götürmez mi? İnsanın önce arzu ve korkunun eşlik ettiği doğal haykırışlarla kendini ifade ettiği, ancak zamanla yapay işaretlere ve uzlaşımsal bir dil düzenine geçtiği yönündeki anlatılar, Burke’ün yücesindeki obscurity vurgusuyla akraba değil midir? Ve Rousseau’nun ‘soylu vahşi’ figüründe, toplumsal ve dilsel inceliğin henüz bozmadığı, duyumu daha çıplak, tepkiyi daha dolaysız yaşayan bir ‘yüce özne’ tasarlanmış olamaz mı?

Burada “tasarlanmış” sözcüğü çok önemli. “Dil ortaya çıktığında ve bilgi aktarımı geliştiğinde o tasarıma ne oluyor?” diye bir soru da ben ekliyorum.

Kant güzeli ve yüceyi yan yana düşünse de, aralarında önemli farklar olduğunu da saptamıştı: Doğada güzel kabul edilen bir nesnenin duyumsanan güzelliğini biçimiyle ilişkilendirip, dolayısıyla sınırlı olduğuna işaret etmişti. Oysa biçimi belirsiz bir nesne de yücelik duygusu uyandırabilir; sınırsızlık bağı kurulabiliyorsa. İlkinde duyulan haz, ikincisinde bir niceliğe dönüşür. Güzel olanda doğrudan bir haz, zevk duyulurken, yüce olanda hayranlık, korku iç içe geçer; ki buna negatif haz diyor. Kant felsefesi epistemoloji üzerinden gelişmiştir. (Hegel mutlak bir ontolojiyi baz alırdı.) Kant’ın episteme’yi ontolojinin önceli olarak düşünmesi, onu şaşmaz bir ampirizme, dolayısıyla da maddeci bir düşünce biçimine yöneltmiştir. Newton fiziğine duyduğu ilginin, üzerine düşünmesinin altında da bu niyet yatar. Böyle düşünen biri; Tanrı’ya, ruha, ölümsüzlüğe ampirik yöntemlerle ulaşılamayacağını söyler elbette.

Biz yine başa dönelim. Alihanov’u bir simge olarak düşünüyorum. Kant, Tanrı’ya ulaşmanın bir ahlak ödevi olduğunu, en yüksek iyi olarak ancak bu yolla ona yaklaşılabileceğini ve ahlaken ona inanmanın zorunlu olduğunu söylerken, bunu bir postulat olarak, varsayımsal bir düzlem üzerinden ortaya koyar. Gerilim tam da buradadır. Bunu bir agon olarak bile düşünmez Alihanov zihni. Çatışacak, tartışacak, mücadele edecek bir şey yoktur, olmamalıdır. Ortadan kaldırılacak, silinmesi gereken bir şey vardır.Yüksek değerlere karşı çıkan, çıktığı zannedilen bir odak varsa, onu geçmişte bile işlevsiz bırakmak gerekir. Aslında Alihanov da büyüklü küçüklü tüm benzerleri gibi, yargısını dile getirirken, bir yasa koyma arzusunu da alt metinde ortaya koyuyor. Deleuze ve Guattari, Kafka’nın Şato’su üzerinden, yasanın olduğu yerde sadece ve sadece arzunun olduğunu söylemiyorlar mıydı? O yüksek değerlere Kant’ın ahlak ve en iyi kavramları giremez öte yandan. İşin aslı, bu zihin, bir aydınlanma diyalektiğinin oluşmasına karşıdır. Bütün muktedirler gibi, bir radyo efekti arzu etmektedir: Bir kişinin kimseyi duymadan konuşması, diğerlerinin hiç konuşamadan onu dinlemesi. 18. yüzyılın başında bu dünyadan göçüp gitmiş, bazı düşünceleri eleştirilmiş, hatta geride bırakılmış Kant’ın hedef seçilmesi rastlantı değildir. Yüce kavramı üzerinde bunca durmam da bu nedenledir. Bu zihin yüceyi doğada, sanatta aramaz; kutsalda ve onun yetkili uzantısı olarak devlet kavramında arar. Yüceyi estetik bağlamda düşünmez bile, hatta düşünülmesinden dahi hoşlanmaz. Kant’ın artık kendi fikirlerini söyleyemeyeceği, bu saldırıya karşılık veremeyeceği gibi bir adaletsizliği de umursamaz; hakikati de. Auctoritas non veritas, facit legem. Yasayı hakikat değil, otorite koyar. (Thomas Hobbes, Leviathan.)

Belki Kant’ı da bir simge olarak düşünmeliyiz; deneyimin, bilginin, düşünebilmenin simgesi. Felsefeyi, felsefecileri bu nedenle sevmiyor Alihanov gibiler. (Alan Badiou’yu hatırlayalım: Sokrates’den bu yana felsefenin gençleri “yozlaştırdığını”, özgürleştirdiğini ve hâkim siyasal düzenden, ideolojiden çıkardığını ironik biçimde savlıyordu.) Düşünmeyi sevmemek de yeterli değil bu tip zihinler için; tarihsel geri dönüşlere de ihtiyaçları var. Bizde pek çok örneğini gördüğümüz tarihî dizileri düşünelim: Buralarda bir tür patchwork çalışması yapılıyor. Hoşuna gitmeyen parçayı (hakikat) çıkar; yerine kendi arzuladığını, kurguladığını işlevsel hale getir ve yama. Artık iktidarın arzu ettiği bir yamalı örtü, tarihsel hakikatin üzerini örtmüştür. Alihanov ve benzerleriyse tarihselliğin nedenlerini tahrif ederler; Birinci Dünya Savaşı’ndan Rusya-Ukrayna savaşına kadar Kant’ı sorumlu tutmak gibi. Üstelik bireysel bir dil de kullanmazlar. Alihanov da bireysel dilini kurumsal dile (hem kutsal hem de devlet bağlamında) çeviriyor. Çünkü kurumsal dil son sözü söyler, güçlüdür ve hep kazanır. İnanç ve güç yıllarının retoriği bireyi bastırır ve sessizleştirir (Moretti). O radyodan yalnızca muktedirin sesi duyulur.

Antropoloji bize şunu öğretmişti: Ne zaman ki bir kültür zayıflar, yeni bir kültür edinilir. Ancak baskı altında bir gerçekleşme söz konusuysa, halklar ağır bedeller öder; kültürler onarılamayacak hasarlar alır. Artık bu durumda bir kültürel geçişten söz edemeyiz. Bu, yok edilmek istenen kültürel kodlara dair ağır bir kriz durumudur; üstelik dünyanın neredeyse her yerinde. Pek çok ideolojisi olan, ancak gerçekten güçlü bir ideolojisi olmayan bir dünyada yaşıyoruz şimdilerde. (Evrenselci büyük ütopyalar gelinen yerde işlevsiz mi; yoksa öyle olduğuna dair bir kanaat mı oluşturuldu ikilemini de girift bir soru olarak not edelim.) Oluşan ideolojik boşluğu da “daha yüksek değerler” dolduruyor kuşkusuz; hem de artan bir ivmeyle. Bu durumda şu sorular kaçınılmaz olarak gölgesini üzerimize düşürüyor: Königsberg’li hayatımızdan çıkıyor, daha doğrusu çıkarılıyor mu? Bununla ilgili farkındalığımız ne durumda ve itiraz mekanizmasının gücü yeterli mi? İklim değişikliği mücadelesinden bireysel selamet senaryolarına, gelen kıyameti ancak yavaşlatmakla mı yetiniyor zihinlerimiz? Alihanov gibiler geçmişi, medeniyeti, kültürü iğdiş edip dünyamızı her anlamda düzleştirmeye çalışırken; itirazlarımızı, engebelerimizi, düşüncemizi, algımızı nasıl koruyup nasıl anlatacağız hakikati; hep savunmada kalma sorunsalımızı ve Königsberg’liyi? Yalnızca dış dünyayı düzleştirmekle yetinmez bu yıkıcı zihin; içimizi de düz etmek, içeride ve dışarıda bizi yalnız, itaatkâr ve sessiz kılmak ister. “Daha yüksek değerler” manzumesi diğer tüm değerleri dümdüz ederken nereden kerteriz alacağız; neye tutunacağız? Körleştirici ışık saldırısına rağmen, bir deniz feneri gibi yol gösteren o yüceye, yanıp sönen ateşböceğine, şiire belki:

“Yalnız duymak mı? korktum ve her yerlerimle yalnız oldum

Oldum ki, düzlük dediğim o korkunç varlık

Bitmez tükenmez bir kaynaktan çoğalarak

Üstüme aktıkça benim

Ben kendimi koruyordum

Sanki bir çaresizlikten ödünç aldığım kendimi

Mesela ellerimi bir heykeli bozmayacak şekilde boşluğa uzatarak

Bir anlam vermek istiyor gibiydim düzlüğe

Ve birtakım görüntüleri üst üste yığaraktan

Bir anlam”

–Edip Cansever, “Pesüs”

 

 

NOTLAR

[1] Slavoj Žižek, “Yetmiş Yıl Sonra Avrupa”, Birikim, Sayı: 445, Mayıs 2026, s. 32.

[2] Orhan Koçak, “Königsbergli Girer”, K24, 8 Ocak 2026.

[3] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, çev. İoanna Kuçuradi, Ülker Gökberk, Füsun Akatlı, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara, 2016 (6. baskı), s. 136.

[4] Orhan Koçak, “Toplumun Söylentileşmesi”, K24, 13 Ağustos 2026.

[5] Thomas Burnet, “Dünyanın Kutsal Teorisi” (The Sacréd Theory of the Earth İngilizce çevirisinden yararlanılmıştır).

[6] Barış Özkul, “Estetik Yücenin Serüveni Üzerine Notlar”, K24, 12 Şubat 2026.

Yazarın Tüm Yazıları
  • aydınlanma
  • barış özkul
  • immanuel kant
  • orhan koçak
  • Slavoj Žižek

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Suat Derviş’in kitaplaşan yeni bir tefrikası:

Sevdiği Bendim

“Bir 'jet sosyete' hikâyesi olmanın yanında bir 'kadın işçi' hikâyesi Suat Derviş’in anlattığı.”

BEHÇET ÇELİK

Sonraki Yazı

DENEME

The Artilect War:

İnsan zekâsının ötesinde

Jacob Coxon'un geçen hafta Anthropic'ten istifa ederek YZ şirketlerini sorumsuzlukla suçlamasının ardından Hasan Cem Çal, ta 2005'te bu tehlikelere dikkat çeken ve sadece bilimkurgu olarak görülen The Artilect War üzerinde duruyor.

HASAN CEM ÇAL
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist