Suat Derviş’in kitaplaşan yeni bir tefrikası:
Sevdiği Bendim
“Bir 'jet sosyete' hikâyesi olmanın yanında bir 'kadın işçi' hikâyesi Suat Derviş’in anlattığı.”
Suat Derviş / Kitap kapağından ayrıntı (kolaj)
Suat Derviş edebiyatımızın en çalışkan, en verimli yazarlarının başında geliyor olmalı. Serdar Soydan’ın özenli, dikkatli çalışmaları sonucunda kitaplaşan roman ve yazılarını takip edebilmek hiç kolay değil. Soydan, 2018’te yayıma hazırladığı Kendine Tapan Kadın’da[1] yer alan yazısında, Derviş’in gazetelerde tefrika edilmiş otuz bir romanı andıktan sonra, bu otuz bir romandan sadece ikisinin, Hiç ile Çılgın Gibi’nin sağlığında kitap olarak basıldığını belirttikten sonra şöyle bir dipnot düşmüştü.
Suat Derviş, romanlarını tefrika edildikleri tarih ve yayınlara göre listelerken bazılarını unutmuş, pek çoğunun yerini de yanlış söylemiştir. Bu sebeple bugüne değin tüm bu romanların künyeleri bile bir arada verilememiştir. Yaptığım taramalar sırasında, yıllar içinde tüm bu romanları buldum. Şu an için mülakatlarında ve hakkında yazılan yazılarda adı geçen iki roman eksik bu listede. “Sonu Güzel” ve “Yetimî” isimli bu iki romanı, tabii ki henüz taramadığım kaynaklardaki adı bugüne değin kaydedilmemiş diğer romanları aramaya devam ediyorum. (s. 356)
Soydan bu yazısının ardından Sanat Kritik sitesinde yayımladığı bir başka yazıda temin ederek yayınevine ilettiği romanların sayısının kırk bir olduğunu belirtmişti.
Bu yaz Serdar Soydan ve İthaki Yayınları Suat Derviş külliyatına üç yeni cilt (dört roman ve bir çizgi roman) eklediler[2]. Bu kitaplarda yer alan Bitmeyen Korku, Bir Köşede Bir Kadın ve Üç Papatyalı Kadın, Tercüman’da Filiz Hataylı takma adlarıyla tefrika edilmişler ve bu üç roman Soydan’ın 2021’de yayımladığı listede bulunmuyor. Bu listede yer almakla beraber ancak bu yaz kitap halinde okuma imkânına kavuştuğumuz Sevdiği Bendim romanı ile Günahtan Kaçan Kadın çizgi romanıysa 1952 ve 1953’te Gece Postası’nda tefrika edilmişler.
2021 yılında Suat Derviş’in romanları, özellikle de 2018-2020 yılları arasında kitap olarak yayımlanan, vaktiyle gazetelerde tefrika edilmiş romanları hakkında K24’te bir dizi yazı yayımlamıştım. Kendine Tapan Kadın hakkında yazdığım yazıda Derviş’in toplumun farklı kesimlerindeki yaşayışları çok yakından bildiğine dikkat çekmiştim. Varlıklı bir aileden geldiği için bu çevreyi; gazeteciliği ve sosyalistliği sayesinde de toplumun en yoksul kesimlerini yakından tanıma imkânı bulmuştur Suat Derviş. Bu arada onun 1935’te İstanbul’un yoksul mahallelerindeki insanlarla yaptığı röportajlarının bir araya getirildiği Çöken İstanbul’un da 2021’de yayımlandığını belirteyim.[3]
Kendine Tapan Kadın’da, yoksul bir aileden gelip “Türkiye’nin et kralı” ile evlenerek lüks bir hayat süren, ama varlıklı kesimin yaşayışlarına ayak uyduramamış, onların arasına karışamamış Sârâ’yı tanımıştık. Bu yazıda anlatmaya çalışacağım Sevdiği Bendim’deki Nuran karakteri yoksulluktan gelmesi ve güzelliği sayesinde çok zengin bir milyonerle evlenmiş olması bakımından Sârâ’yı andırmakla birlikte sadece İstanbul’un değil Avrupa’nın jet sosyetesine bile iyi kötü uyum sağlayabilmiş biridir. Kendine Tapan Kadın, Suat Derviş’in iki ayrı çiftin hikâyelerini iç içe geçirerek kurguladığı bir romandı: Sârâ-Demir ile Nazan-Vahdet. Sevdiği Bendim’deyse dört değil üç kişi var. Nuran’ın yanı sıra, onun en yakın, hatta tek arkadaşı Selma ve Nuran’ın sevgilisi Yılmaz.
Bir başka noktada daha bu iki romanı birlikte anmak mümkün. Kendine Tapan Kadın hakkındaki yazıda, bu romandaki aşktan söz edilirken yeğlenen kelimelerin çatışma, savaş, muharebe terminolojisine yakın olduğunu vurgulamıştım. Sevdiği Bendim’de yeğlenen terminolojiyse ekonomiye yakın – para, alışveriş... Kendine Tapan Kadın’ın hemen 2. Dünya Savaşının ertesinde 1947’de, Sevdiği Bendim’in ise Türkiye’nin liberal dünyayla yakınlaşmaya başladığı 1952’de yayımlanmış olmasının bunda etkisi var mıdır, bilmiyorum. Hiç kuşkusuz Suat Derviş Sârâ karakteriyle de her şeyin alınır satılır hale geldiği bir toplumun eleştirisini yapmıştı, ancak Nuran karakteri sözleriyle ve iç konuşmalarıyla parayı bütün değerlerin en üstünde tuttuğunu çok daha rahat ve açık seçik belirtiyor. “Paranın her şeyden kuvvetli olduğunu hissediyorum. Aşktan da kuvvetli… Para her şey!” Keza öbür iki kişinin, Selma ve Yılmaz’ın da iç hesaplaşmalarında bu bahis sıkça öne çıkıyor.
Romanın konusu kısaca şöyle: Nuran dünya çapında zengin kocası Macit’i bir buçuk yıldır Yılmaz adlı çok yakışıklı bir bankacıyla aldatmaktadır, ne var ki bir gün Macit iki âşığı Boğaz’da bir arabada görür ve karısına baş başa neden görüştüklerini sorar. Aklına gelen ilk yanıtı verir Nuran. Yılmaz, çocukluk arkadaşı Selma’nın sevgilisidir ama bu iki âşığın arasında bir sorun çıkmıştır ve Yılmaz’la bu konuyu çözüme kavuşturmak için buluşmuştur. Bu söyledikleri Macit’e çok inandırıcı gelmeyince, Nuran kocasının kendisini boşamasından çok korkar; böyle olursa sahip olduğu bütün mülklerden, mücevherlerden, şatafatlı sosyete hayatından kopacaktır. Buna engel olmak için aklına gelen çare Selma ile Yılmaz’ın göstermelik bir evlilik yapmasıdır. Böyle bir şeyi çok yakınındaki iki insandan da isteyebileceğini düşünür.
Tahmin edileceği üzere bu önerinin kabulü ve hayata geçirilmesi hiç kolay olmayacaktır. Nuran’ın bulduğu çözüm çok hayalperestçe, sadece romanlarda, filmlerde uygulanabilecek bir şeydir; her üçü de bunun farkındadırlar. Roman boyunca bu üç kişi kendi aralarında ikili ya da üçlü olarak yahut iç konuşmalarında sıklıkla bunu yapmanın doğru olup olmadığını, hayata geçirilip geçirilemeyeceğini tartışıyorlar. Suat Derviş’in bu romandaki ustalığı ilk anda olur/olmaz, hayata geçirilir/geçirilmez diyerek kolayca çözülebileceği zannedilen bir “oyunun” ayrıntılara girildiğinde nasıl giriftleştiğini olay örgüsüne yedirmiş olmasında.
Sevdiği Bendim
İthaki Yayınları
Temmuz 2026
480 s.
Bunu sağlayansa kişilerin ve kişiler arasındaki ilişkilerin birçok farklı boyut, görünüm ve çatışmalarıyla birlikte işin içine katılarak anlatılması. Kişiler, düpedüz birer sınıfı, kesimi temsile indirgenmemişler; her üç roman kişisini de iç dünyalarıyla, karakterlerinin oluşumunu etkilemiş hayatları boyunca yaşadıkları inişler çıkışlar, yoksunluklar, hayaller, kaçışlar, tatminsizliklerle ve elbette toplumsal hayatın dayatmalarıyla tanıyoruz, bu nedenle oldukça canlı ve inandırıcılar.
Basit, popüler bir konu gibi görünen sahte evlilik mizanseni Suat Derviş’in kaleminde insanların iç dünyalarının derinlikleriyle, oradaki karanlıkla yüzleşmelerinin hikâyesi halini alıyor. Bir anlamda bu “sahte” evlilik oyunu “gerçek” yüzleşmelere vesile oluyor. Roman kişilerinin bu yüzleşmeler sonucunda kendilerine dair daha önceden bilmedikleri bir şeyleri öğrenmeleriyle olayların düz bir çizgi halinde geliştiği zannedilmemeli. Olay örgüsü birtakım içsel karmaşaların peyderpey farkına varılıp ardından düğümlerin teker teker çözülmesi şeklinde ilerlemiyor. Aksine bunların farkına varmak her seferinde kişilerin harekete geçmesine vesile olmuyor. Geri çekilmeler, derinliklerde takılıp kalmalar, ne yapacağını bilememenin neden olduğu kitlenmeler kaçınılmaz olarak yaşanıyor. Meselelerin, kişilerin birbirleri karşısında giderek daha açık ve dürüst olmalarının sonucunda hal yoluna girdiği de düşünülmemeli, aksine çoğu kez diller tutuluyor, sessiz kalmak yeğleniyor ya da iletişim kazaları meydana geliyor.
Yanlış anlamalar popüler roman ve filmlerde gerilimi yükseltmenin bir yolu olarak sıkça yeğlenir. Sevdiği Bendim'in roman kişileri arasındaki iletişimsizlikler yanlış anlamalara dayanmıyor, sessiz kalmak, bir gizi çözmek yerine sorunu ortada olduğu gibi bırakmak kişilerin seçimleri. Bu tutumu girdikleri ahlaki sorgulamaların sonucunda yeğliyorlar, ya da müdahale etmenin bir başka roman kişisinde (ya da ikisinde birden) olumsuz etkisi olacağını ve buna hakları olmadığını düşünmeleri nedeniyle.
Ahlaki sorgulamaların dayandığı iki temel mesele olduğunu söylenebilir. Birincisi “para” konusu. Bu sahte evliliği para karşılığında mı, yoksa zor durumdaki arkadaşına yardımcı olmak için mi kabul etmiştir Selma? Giderek bu para bahsi Yılmaz için de birtakım karmaşalara neden olacaktır. Öbür ahlaki sorgulamaysa, kişinin kendi arzularından ne gibi nedenlerle feragat edeceği sorusu çerçevesinde beliriyor. Arzuyu baskılayarak doğru olduğu düşünülenleri yapmayı seçmek gerçek anlamıyla iyilik midir? Bu “iyi” davranış doğruların söylenmesine, öbürlerine de doğru tutumun hangisi olduğunun gösterilmesine yeğlenir mi? Kendini kandırmanın, saklanmanın, yüzleşmekten kaçınmanın sonucu iyilik olabilir mi?
Roman boyunca kişilerin bu meseleleri iç dünyalarında sorguluyorlar, ama Sevdiği Bendim’in çok daha önemli yanı, romanın içerdiği zengin duygu repertuarı bence. Farklı kişilerin birbirlerinden oldukça farklı duyguları olması değil sadece; aynı kişinin zaman içinde, bazen çok kısa aralıklarla çelişen, çatışan duygulara kapılmaları. Bu duygular çeşitliliğini aşk ya da arkadaşlık ilişkilerinde yaşanan iniş çıkışların, kopma ya da yeniden bağlanmaların neden olduğu heyecanlar şeklinde tasnif etmek de indirgemeci bir yaklaşım olur. Kendini kurmakla, var etmekle, bir kişilik edinmekle de ilgisi var, elbette yaratılan personaların yırtılmasıyla da…
Romanın, hayata geçirilmesi pek de mümkün olmayan bir fikre, projeye dayanması ilk anda anlatılanların inandırıcılığını zedeliyor, “hafif” roman duygusu veriyor. Suat Derviş de böyle bir izlenimin kaçınılmaz olacağını sezmiş olmalı ki Selma’ya şunları söyletmeyi uygun bulmuş.
Evlenmeden evlenmek; bir kadının namusunu kurtarmak için para ile tutulan bir kimsenin âşıkla evlendirilmesi… Bunlar Almanca hocamızın ‘Hintertreppe Romane’ dediği servis kapısı romanları için, yani adi romanlar için bir mevzu olabilir. Fakat hayatta böyle bir şey olamaz. Sen eskiden okudun da kötü bir tercüme romanda mı böyle bir şey gördün, yoksa sinemada mı seyrettin, bilemem. (s. 285)
Benzer bir şey Yılmaz’ın da aklından geçecektir.
Ucuz romanlarda okunmuş, kötü filmlerde görülmüş sahte izdivaçları bugünkü normal hayatta tatbik etmeye kalkışmak en hafif olarak gülünç telakki edilebilirdi. (s. 368)

Sevdiği Bendim’in gazetede tefrika edilmek için kaleme alındığı da akılda tutulmalı. Suat Derviş’in ilgi çekici, sürükleyici, gün gün takip etme isteği uyandıracak bir metin olmasına özen gösterdiğini zannediyorum. Bununla birlikte, yukarıda andığım nedenlerle ve meseleleri farklı boyut ve veçheleriyle tartışmasından ötürü kesinlikle “hafif” bir roman değil. Roman salt tertiplenen oyunun tutup tutmayacağı, birtakım duygusal meselelerin nasıl çözüleceği (ya da çözülüp çözülmeyeceği) gibi sorulara dayanmıyor, bir yanıyla insan ilişkilerinin meta halini aldığının anlatısı. Bunun yanı sıra kişilerin psikolojilerinin derinlikleriyle, duygu durumlarındaki ve iç dünyalarındaki karmaşalarla birlikte çizilmiş olması; olayların merak ya da heyecan yaratmakla sınırlı olmadan, meselelerin ilk anda görünmeyen karmaşık düğümlerinin zamanla ortaya çıktığı ve roman kişilerinin açmazlarını derinleştirdiği şekillerde birbirini takip etmesi Sevdiği Bendim’i konusu itibariyle ilk anda akla gelecek izlenimlerin çok ötesine taşıyor.
Bir “jet sosyete” hikâyesi olmanın yanında bir “kadın işçi” hikâyesi Suat Derviş’in anlattığı. Daha çok Nuran’ın gündelik hayatına dair ayrıntılar anlatılmakla birlikte bir ticarethanede çalışan, “ben daima iyi bir işçiydim ve iyi bir işçi kalacağım”[4] diyen Selma’nın gündelik hayatı, özellikle çalışma hayatı da romanda görünürlük kazanıyor. Suat Derviş’in iş yerindeki erkeklerin kadın çalışanların yanında pervasızca şakalar yaparak onları taciz etmelerine, buna karşılık kadınların aldıkları farklı tutumlara çektiği dikkat önemli. Selma, kendi kendisine şunu sorar: “Neden bu adamlar çalışan bir kadınla her türlü çirkin şakanın yapılabileceğine kanidirler?” Daha ilginciyse Selma’nın iç sesinde patronuna, “Neden bana hep erkeklerden daha az maaş verdin?” diye sorması. Sevdiği Bendim’deki bu bölümlerin, işyerlerindeki görülmeyen ya da görmezden gelinen sözlü taciz ve “eşit işe eşit ücret” talebinin edebiyatımızdaki erken görünümleri olduğunu zannediyorum. Bu iki meselenin iç içe geçmiş olabileceğine yaptığı vurgu da çok önemli.
Bu neydi? Sırf terbiyesizlik mi? Yoksa bir iş rekabeti mi? Kadınların iş sahalarını sevmemeleri için, onları iş hayatından kaçırmak, tiksindirmek ve bu yerleri yine eskiden olduğu gibi erkeklere sağlamak için kasten yapılan bir mücadelenin bir kısmı mı? Yoksa (…) ‘Çalışan kız mı? Onların hepsi namussuzdur,’ diyen ve hakikatte kendisi namussuz olan bir zihniyet mi? (s.155)
Güncele, romanın yayımlandığı zamanların günceline dair dikkat çektiği bir husus daha var Suat Derviş’in. Romanda birkaç kez (daha çok da Yılmaz’ın) dile getirdiği bir “bizim nesil” meselesi. Ebeveynlerinden ve onlardan öncekilerden çok farklı, yeni bir kuşak oldukları, “asrî” oldukları düşünen Yılmaz’ın romanın başlarında Nuran’la ilgili içinden geçirdikleri şöyledir.
Her şeyi hoşuma gidiyor! Sözleri, zihniyeti, romantiklikten kaçışı, tabiiliği ve modernliği… Benim neslimin insanı. (s. 62)
Bu nesil konusu daha sonra, kendi neslinin karakteristik özelliği olduğunu düşündüğü bir tutumun dışında hareket ettiğini fark etmesinin ardından Yılmaz’ın gündemine yeniden girer.
Yılmaz (…) tabiatı icabı kimsenin hayatta ıstırap çekmesinden hoşlanmaz, komplikasyonları sevmez. Hayatı âdeta tek boyutlu ve basit görürdü. Bu neviden dramatik, trajik, hissi sahneleri modası geçmiş telakki eder, modern ve muasır insanların nefislerine ve şuurlarına daha ziyade hâkim olmasını, eğer romantik duyguları varsa bunların tezahürlerinin gülünç olduğunu idrak etmeleri ve bunları gizlemelerini isterdi. (s. 365)
“Kendi neslindeki bütün gençler gibi, hatta iyi hislerini ve iyi hamlelerini de daima gülünç olmak korkusuyla yapma[dığını]” düşünen Yılmaz, yaşadıklarının neticesinde kendisi ve nesli adına bir özeleştiri de yapar – bunu Suat Derviş’in romanın tefrika edildiği yılların “asrî” (roman bugün kaleme alınsa muhtemelen “cool” diye anılacak) gençlerine bir eleştiri olarak da düşünmek mümkün elbette.
Bizim neslin birçok şeylere kıymet vermediğimizi, birçok mefhumları eski ve demode bulduğumuzu zannedersiniz. Onları manasız ananeler telakki ederiz. Ve eskiden doğru bilinmiş birtakım kaidelere boş vermek isteriz. Ama iş öyle değil. Bize eskiden gelen fikirler[i], telakkileri topyekûn her şey eskidir diye koparıp atamayız. Bunların içinde iyileri, saklanılması icap edenleri var. İnsanlığı insan eden miraslar var. (s. 341)
Romanın başlarındaki bir diyalog da bu bağlamda oldukça ilginç. Yılmaz oyun da olsa bir nikâhın kendisine mühim göründüğünü söyledikten sonra, “Galiba eski kafalıyım,” der, “Ben her zaman kendimi modern zannederdim.” Selma’nın yanıtıysa şöyle olur: “Ben de her zaman kendimi çok geri kafalı zannederdim. Böyle bir şeye bir gün razı olacağımı, ölürdüm de aklıma getiremezdim.”
Bir yanıyla kişilerin kendilerinin olduklarını zannettikleri kişiyle, persona’larıyla örtüşmediğinin, bir yanıyla da değişim dönemlerinde birçok şeyin yanında zihniyetlerin de karmaşıklaştığının belirginleştiği bir diyalog bu. Elbette, edebiyatımızın vazgeçilmez temalarından toplumsal değişimin algılanması ve yaşanmasıyla ilgili olarak da not edilebilecek bir ayrıntı aynı zamanda.
Suat Derviş’in kitap haline getirilen tefrikalarını okurken insan ister istemez yazarın bunların kitaplaştığını görememiş olmasına üzülüyor. Hızlı bir şekilde, günü gününe yazılmış olduğunu tahmin edebileceğimiz bu romanlar bu halleriyle de yetkin birer edebiyat yapıtı ama yazarının sağlığında kitaplaşacak olsalardı bu metinleri nasıl düzelteceğini, neleri eksilteceğini ya da ekleyeceğini merak ediyoruz. Elbette Suat Derviş’in sağlığında yayımlanmış olsalardı edebiyatımızda yerlerinin neresi olacağını ve neleri değiştirebileceklerini de.
NOTLAR
[1] Suat Derviş, Kendine Tapan Kadın, İthaki Yayınları, 2018, 361 s.
[2] Suat Derviş, Sevdiği Bendim, İthaki Yayınları, 2026, 408 s. Suat Derviş, Üç Papatyalı Kadın/ Günahtan Kaçan Kadın çizgi romanıyla, İthaki Yayınları, 2026, 191 s. Suat Derviş, Bitmeyen Korku / Bir Köşede Bir Kadın, İthaki Yayınları, 2026, 248 s.
[3] Suat Derviş, Çöken İstanbul, İthaki Yayınları, 2021, 342 s.
[4] İthaki Yayınları Suat Derviş’in romanlarındaki karakterlerin iç konuşmalarını italik olarak vermeyi yeğliyor.
Önceki Yazı
Leylâ Erbil'in Kalan'ı:
Lahzen hatırladıkça
“6-7 Eylül’ün tarihsel bir insan hakları ihlali olarak incelenmesiyle Kalan’daki temsili yan yana getirildiğinde, mesele edebiyatın tarihi nasıl anlattığı olmaktan çıkar. Asıl soru, bir toplumun kendi şiddet geçmişiyle nasıl yaşayacağıdır.”