• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Hüzünlü Kaplan:

Yazmak kurtarır mı?

“Yapıtın parçalı-melez yapısı Sinno’ya yaşadıklarıyla ilgili hem bir mesafe hem özgürlük tanıyor. On dört yaşına kadar düzenli olarak üvey babasının tecavüzüne uğrayan Sinno’nun Hüzünlü Kaplan'ının tek bir satırında nefrete yer yok.”

Neige Sinno

ŞULE S. ÇİLTAŞ

@e-posta

DENEME

16 Nisan 2026

PAYLAŞ

Yedi yaşından on dört yaşına kadar düzenli olarak üvey babasının tecavüzüne uğrayan Neige Sinno’nun Hüzünlü Kaplan adlı kitabının tek bir satırında nefrete yer yok. Literatürdeki tonlarca örneğin tersi sıra hareket ederek, “tecavüzcümün portesi” başlığı altında faili anlamakla işe başladığı ensestin dayanılmaz yıllarını çarpıcı, etkileyici bir üslupla her açıdan ele aldığı kısa bölümlerin hiçbirinde yok: “Öyleyse Portre”, “Loş Bir Oda”, “İyi Yanları da Var”, “Cinsel Özgürlük”, “Büyülenme”, “Korku Filmi Olarak Hayatım”, “Amerikan Melodramı Olarak Hayatım”… Bu bölümlerde irdelenen her kaynak, gazete kupürleri, romanlar (mesela Nabokov’un Lolita’sı), Marianne Juillard, Jenny Diski, April Ayers Lason gibi yazarların makaleleri; pek çok film arasında gidiş gelişler; bir içgüdüyle sürekli yorumlanarak başka başka biçimlere büründürülen, hararetle kınanan ya da nefret edilen tecavüz gerçeğinin bütün yönleriyle konuşulmasına, özellikle de düşünülmesine kapılar açıp kapatarak gelişiyor. Yapıtın parçalı-melez yapısı Sinno’ya yaşadıklarıyla ilgili hem bir mesafe hem özgürlük tanıyor. Nabokov karşısında o:

Bu romanda hoşuma giden, bir yandan da beni derinden rahatsız eden şey; kasıtlı olarak kötülük yapan, başka bir varlığı yok etmekte olduğunu bile bile bunu yapmayı sürdüren birinin kafasının içine girme oyunu. O, bu cehennemi sarmalın içinde, kendi dürtüleri, kendi hissedebildikleri ve yapabildikleri tarafından hem esir edilmiş hem de aşağılanmakta. (s. 29)

Tecavüzcüsü karşısında o:

Savunmasız bir yanım olduğu, aşırı yalnızlık ve yabancılaşma halinin beni kurban konumuna yatkın kıldığı doğruydu. O tutuklanırsa hiçbir gelirimizin kalmayacağını, dört çocuk ve temizlikçi kadın maaşıyla açıkta kalacağımızı biliyordum… Yaşanacak rezalet de cabası zira herkes öğrenmiş olacaktı. (s. 37)

Kendisi karşısında o:

Bu işin başına geldiği kişiyim ben. Burada konuşan ben kimdir? Dağdaki marjinallerin kızı olan kadın mı?… Yedi yıl boyunca çektiği çilenin yükünden nihayet dokunaklı bir tanıklık kaleme alarak kurtulan küçük kız mı? Belki tüm bunların; tam olarak kimin konuştuğunun… hangi zihinden doğduğunun bir öneminin olmadığı düşünülebilir. Oysa hangi yaşamdan geldiğine bağlı olarak anlatı da aynı anlatı olmayacaktır. Ben bu üç kız ve daha da diğerleriyim, tüm bu sesleri içimde taşıyorum. (s. 68)

Olayın verildiği gazeteler karşısında o:

Gazeteci, altbaşlıktaki ünlem işaretinden itibaren varlığını hissettiren öfkesinin de ötesinde, nasıl adlandıracağını bilemeyeceği kadar aşağılık bir “üvey baba”dan bahsetmenin imkansızlığına varana değin, ister istemez dönemin önyargılarını yansıtıyor. Ona göre genç kız kendini özgürleştirmek, kendini bu korkunç sırdan kurtarmak için konuşuyor. Artık içini döktüğüne, ağır yükünü başkalarıyla paylaştığına göre, kızın çok daha iyi olduğu varsayılıyor. (s. 68)

Annesi karşısında o:

… Belli ki annem kendine sorduğu, kendi sorularını okumuştu. Nitekim onun için üvey babamla ilgili ana mesele yalandı. Nasıl bunca zaman yalan söyleyebilmiş de annem hiçbir şeyin farkına varmamıştı.
…
Beni korkunç incitmiş olan ve bugün hala da inciten, onu öncelikle bir yalancı olarak görmesiydi… Eşi kızına yıllar boyunca tecavüz etmişti ama onun onda gördüğü bir tecavüzcü değil, bir yalancıydı. (s. 84)

Mahkeme belgeleri karşısında o:

Kanunen gereği görüşülüp düşünüldü;

[…] hakkında iddianame düzenlenmesine

Tecavüz suçuyla yukarıda atıfta bulunulan cinsel saldırı suçlarına ilişkin yasalar uyarınca yargılanmak üzere… (s. 100)

Mahkeme jürisi üyeleri karşısında o:

… Yurttaşlık görevinizi yerine getirmeniz gereği ısrarla vurgulanarak çağrılıyor, siz de yurtseverlik icabı kabul ediyorsunuz… ve adalet sisteminin işleyişi hakkında bir bilgilendirme oturumunun ardından, beraber Ağır Ceza Mahkemesi’nin yolunu tutuyorsunuz ve orada, birkaç saat içinde, davamın tamamı üzerinize boca ediliyor ve şimdi ne yapılacağına hep birlikte karar vermeniz gerekiyor. (s. 77)

Neige Sinno
Hüzünlü Kaplan
çev. Ebru Erbaş
Can Yayınları
Mart 2025
208 s.

Bu karşılıklı eşleştirmeler Neige Sinno kadar olayın diğer kahramanlarının kendi aralarındaki, birinin öteki, ötekinin diğeri karşısındaki eşleştirmeleri için de geçerli. Suçlunun cezasını çekmesinden çok, en azından mağdurun mağduriyetini gidermesi amacıyla çıkılan bu yolda; “fail-mağdur” çiftinin bir zekâ küpü oyunundaki gibi; üretkenliğe bağlı olarak, yorumlanarak, çarpıtılarak, sayıklanarak, başka fikirlerle harmanlanarak nasıl “evrenselleştiğine” “tanık oluyoruz”. Suç terimi bir vahamet düzlemine işaret etse de, kimse ona “dışkısını yedirmediği” ve “hayvanların kafasını kesişini izlettirmediği”nden, üvey baba için istenen ceza da yirmi yıldan dokuz yıla indirilecektir zira. İzahatlarla, kanaatlerle, resmî kararlarla, gerekliliklerle sürüklenen adalet beklentisinden geriye bir kafa karışıklığı; mağduru sosyal ruhsal etkileriyle daha da ağır tartan, elinde terazisi onun sahiden bağlı gözleri kalır. Toplum kurbanlar ya da suçlular için değil; on dört saat süren duruşmanın açık görüleceğini öğrenen mağdurun arkadaşları, ailesi, olayın yaşandığı köyden komşuları, eski öğretmenleri ve birtakım yabancılar olan temsilcileri aracılığıyla kendisi için neyin iyi neyin kötü olduğuna karar verecektir.

Aslında, bu “ne içindeyim bu çemberin ne de büsbütün dışında” anlatımında; öykü, roman, deneme, resmî belge, şiir gibi yazım türlerine biçim, içerik, mesele, görüş odaklı deformasyonların; bazen olumlamaların; bazen karşı karşıya getirmelerin; bazen birbirini geçersizleştirmelerin getirdiği başka mesafe ya da mesafeler için yazarın hem bu metin bağlamında hem de genel olarak edebiyata yaklaşımı bağlamında kendi yazım anlayışının içeriğini oluşturuyor da diyebiliriz. Olanları anlama arzusu ile anlamanın imkânsızlığı arasındaki çelişki hikâyenin belkemiği ise, metnin “estetik açıdan geçerli” olması için “dilin içinde olmak” arzusu ile hikâyesinden “sanat yaratma” fikri arasındaki paradoks yazının kendisi. Bu kadar referans, bu kadar karşı ya da destek kaynak, metni kendi kafasına hapsetmeden hem çok uzaklara gitmesine hem başına gelenler hakkında yazma olasılığını kendisiyle ve okurla tartışma girişimine açılıyor. Bu bir diyalektik değil; hiçbir çözüm bulunamıyor ya da sağaltanın söz ya da edebiyat olduğu anlamına gelmiyor; tam tersine, yazmak ancak çalışmanın, çalışmanın bir kısmının, tünelden çıkmayı içeren kısmının ifasıyla devreye girebiliyor. Sinno bu noktada Deleuze’ün, “Nevrozlarımızla yazamayız. Nevroz, psikoz hayatın devamı değil, süreç kesintiye uğradığında, engellendiğinde, ketlendiğinde içine düştüğümüz durumlardır. Hastalık süreç değil, sürecin durmasıdır” sözlerine sarılıyor.

Ya da Virginia Woolf’un, görünürde olanın ardında yatan ama söze aktarılıp gerçeğe dönüştürülmesi, aslında tamama erdirilmesi için zamanını bekleyen –bu da bir mesafe sayılabilir– bir darbenin ardından yazma edimine.

Gelgelelim kitabın ezici konusunun ufkunda hep (tecavüzü) yazmak, yazabilmek beliriyor.

Hakikatin dilde olmadığını bilirim. Hakikatin hiçbir yerde olmadığını bilirim. Anlatının, dile getirilenle illaki aynı doğada olmayan bir deneyim ortaya koyabileceğini bilirim. Bu dünyada oldum olası en çok ilgimi çeken şey, kurmaca olmuştur. Söylenenden başka bir şeyin söylendiği bu düzen beni büyüler. Söylenenin öte bir yere, hakikatin hiç dile getirilemeden beklediği bir dil gölgesine gönderme yapmasının doğal olduğu bir düzen. (s. 140)

Neige Sinno

Neige Sinno’nun içinde, yalnızca hayatının değil, yaptığı okumaların “ben”i de var. Bu iki “ben”i kullanarak tıkandığında diğerine, yani okuyan ve kaybolan “ben”e geçebileceğini bilmek; korku ya da üzüntüden ne zaman bahsedeceğini, bundan ne zaman uzak durabileceğini seçmesine olanak tanıyan bir ritim yaratmasını sağlamış.

Aynı mesafe ya da mesafeler okur için de geçerli. Özdeşleşmeye izin vermeyen metinde o da “sorunun bir parçası”. Bizimle konuşmayı seçen yazarın sesi sayesinde, bu tereddütlü soruşturmada bir süre sonra okuduğumuz kaynağın açık ve net olmasına, bizde nefret, ayakta kalmak, galibiyet, kurtuluş gibi keskin çıkarımlar uyandıracak bir doğruluk sözleşmesi yapmaya ihtiyaç duymuyoruz. Her başlığa rengini veren olguları bir toplum analizinin merkezine koymuyoruz; çelişkinin şekillendiği belirsiz, uyumsuz bir alanda yazarla yan yanayız. Edebiyatın gücü de, güçsüzlüğü de ellerimizin arasında. İlerledikçe, edebiyatı yaralarını iyileştirmeye çalıştığı bir yer olarak görmeyen bir yazarın yalnızca tecavüz yıllarına, üniversite yaşamına, annesi ve kardeşlerine, evliliğine, çocuğuna değil; bir mağduriyet duvarıyla sınır çekmediği dünyayla kurduğu ilişkiye de tanık oluyoruz. Belki de bu mesafelenme, yazar için de bizim için de başka bir benliğe, başka bir söylem öznesine, diğer benliğin başka bir kıyıdan deneyimlediklerini analiz eden bir benliğe erişim sağlıyor:

“Yine de çok daha kötüsünün olabileceği doğru.

Ben ayrıcalıklı bir konumdan yazıyorum ve bu ayrıcalık sadece hayatta kalmış olmamdan kaynaklanmıyor. Irk ayrıcalığı (white trash,[1] pirüpak değil ama yine de beyaz), milliyet, kültür ayrıcalığı. Ne küçük ne de büyük bir tecavüz benimkisi, göreceli bir tecavüz, insan hakları ülkesinde doğmuş olmamın sağladığı koşullarla, suçun fail ve mahkemeler tarafından tanınmış olmasıyla göreceli kılınmış.” (s. 52-53)

Önemli bir şeyi fark etmiş yazar. Biyografi türüne doymuş Fransız yazınının “sınıf kaçkını” kavramının ne kadar beyaz ırka özgü olduğunu keşfettiği gibi; ırkın toplumsal olayları, ilişkileri inkâr etmeye aracılık edebileceğini sezdiriyor. Hani şu bugün hiçbir şey olmayan ama günün birinde her şey olacak ve buradan yola çıkarak “sıradan insanları” kendisine katılmaya, sırayla bir şeyler başarmaya teşvik edecek “sınıf kaçkını” kavramı… Sinno da uzun süre kökenini oluşturan her şeyi; doğduğu dağı, alt sınıflardan gelen ailesini, fırsat eşitliği okulunu, hatta tecavüzü aynı kefeye koyduğundan bahsediyor; Sartre’ın Genet üzerine yazdığı, Didier Eribon’un da varoluş ilkesi olarak benimsediği: “Önemli olan bize ne yapıldığı değil, bizzat bizim bizden yapılan şeyle ne yaptığımızdır” güzel cümlesini benimsemek istediğinden. Ama ne yazık ki her insan; sosyal sınıfı, ırkı, cinsiyeti, kültürü ne olursa olsun, hayata aynı varoluşsal meydan okumayla atılamıyor.[2] Sinno, “bize yapılanların” olası ulamları arasında uçurumlarcasına farklar olduğu gerçeğiyle tecavüz vasıtasıyla yüzleşebilmiş: O, tecavüzü atlatamıyor; travmasının üstesinden gelemiyor. Hayatta kalanların kurban olarak görülmek istememelerinin tersine, üstüne basa basa tecavüze uğrayan kişinin tecavüz kurbanı, “üzerinde iradesi hilafına uygulanmış” bir saldırının kurbanı olduğunu söylüyor. Edebiyatın onu kurtaracağına inanmıyor; “ayağa kalk ve yürü” demenin çocuklara yönelik şiddet durumunda geçerli olmadığını söylüyor. Bir çocuğun cinsel istismara uğraması bir sınav, bir hayat kazası değil; ömrü boyunca varlığının temellerini çökertecek, derin ve sistematik bir aşağılanmadır diyor, “çocuğun rızası” argümanına: “Bir çocukla her zaman kapı ardına kadar açıktır. Bir çocuk rıza kapısını açıp kapatamaz” diye karşılık veriyor. Ve her türlü badireye karşı dayanıklılığın övülmesinin, bunları atlatan “güçlü” erkeklere ve kadınlara atfedilen değerin zararlı bir idealleştirmeye kapı araladığından, çünkü atlatamayanları daha büyük bir umutsuzluğa mahkûm edeceğinden bahsediyor. Bu açık sözlülük, kişisel hikâyenin acıklı anlatıdan, gözyaşlarından, sansasyonellikten uzak, dilsel ve estetik yaratıma dönüşmesinin, başka türlü bir aşkınlığa kavuşmasının karşılığı belki de.

Neige Sinno

Her yıl yüz binlerce insan tecavüze uğruyor; çoğunlukla susan, hayatını sessizce idame ettiren ama yine de düşünmekten geri kalmayan bu orduya biz de ekleyelim duyduklarımızı:

Türkiye’de, hastanelerdeki “Çocuk İzlem Merkezleri”nde ortaya çıkarılan, yaşları on iki ya da daha büyük kız çocuklarında tespit edilen gebelikler, gebelik şüpheleri; Meclis’te yıllarca sistematik olarak taciz edilen stajyer kızlar; büyük oranda düşük gelirli ailelere mensup istismara uğrayan çocuklar; istismara uğrayan özel öğretim öğrencileri… ABD Adalet Bakanlığı tarafından kendisi ve hatırlı çevresi için reşit olmayan kız çocukları tedarik etmek ve cinsel amaçlı insan ticareti yapmak suçlanan Jeffrey Epstein hakkında; içlerinde Donald Trump, Bill Clinton, Prens Andrew, Mick Jagger, Kevin Spacey, Woody Allen gibi çok sayıda tanınmışa atıfta bulunan on binlerce sayfalık belge, küçük çocukları taciz, fuhuş… Katolik Kilisesi’ndeki cinsel istismar; rahipler tarafından küçük yaştaki çocuklara ve savunmasız yetişkinlere karşı işlenen cinsel şiddet. Fransa’da her yıl çocuklara yönelik cinsel istismara ilişkin 20.000 şikayet. Amerika Birleşik Devletleri’nde, Şili’de, Almanya’da, İrlanda’da, Avustralya’da üstleri tarafından korunan rahiplerin işlediği düzinelerce pedofili vakası; okullarda, spor alanında görülen pedofili; tüm sosyal kategorileri etkileyen ama yüzde sekseni aile içinde gerçekleşen pedofili. Bazen bir yaşından küçük çocukları pornografik sahnelerde gösteren görüntüler ve videoların internet üzerinden alışverişi…

Umut etmek nerede peki? Ya da var mı öyle bir şey? Sersefil bir gulagda yıllar geçirdikten sonra, umut diye bir şey olmadığını ama ağacı, hayvanı, taşı yaşatanın içgüdü ve koruma ruhu olduğunu söyleyen Shalamov’a ekliyor Sinno:

Buradayım, ben hâlâ buradayım… Karanlık diyarlardan geçtik ve dışarı çıktık, hasarsız değil elbette ama en azından hayattayız. (s. 57)

Umuda dair bir önerisi olmadığı gibi, öngörüsü de yok Sinno’nun. O bugünün kalbinde, yaşadıklarının kendisine bir son, bir final biçmesine engel olacak bir “gedik” açıyor yalnızca; umudun gediğini.

 

 

NOTLAR

[1] Beyaz çöp. Beyaz ırktan olan düşük gelirliler için kullanılan bir argo tabir.

[2] Bu noktada, 2 Nisan tarihinde K24’te Kemal Aydoğan’ın Aynur Kulak’la yaptığı söyleşide  geçen, Édouard Louis’nin, “Ben edebiyat yapmakla uğraşmıyorum” sözlerini, söz konusu yazarı “asıl derdi yoksulluk ve yoksullukla doğan erkek egemenliği”, “özgürleştirme işçisi” gibi büyük laflarla anmasını; şu anda –hatta zamanı geçti bile– yaşadıklarını ya da otobiyografisini medyanın sahipleneceği ve “talebe uygun” şekilde anlatmanın taşıdığı ideolojik evren odaklı Fransa’daki tartışmalardan haberdar olmamasına veriyorum. Ayrıca, yine söz konusu yazarın gittiği okul olan École Normale Supérieure’ü, “fenomeni doğru yerlerinden” okuyabilmesinin –Jacques Derrida, Camus, Sartre, Didier Eribon da aynı tedrisattan geçtiği için yanılmayacaklarını hesaba katarak– üst sınır kabul etmesi, sınıf eleştirisinin kaynağı ve durumun tarihselleştirilmesi açısından başka bir açmaza işaret ediyor. Daha önce yazdığım gibi; Sartre, Eribon, Ernaux dahil hepsinin esini, sistemi hem Doğuda hem Batıda analiz etmiş, aynı École Normale Supérieur’de eğitim almış Paul Nizan, şöyle tarif ediyordu okulu:

“École Normale, tüm ulusların Fransız Cumhuriyeti’ne imrenmesine yol açan bir kurumdur: Bir ejderha misali yöneticilerle sarılmış Fransa’nın başlarından biridir o. Eğitilmeleri için para dökenlerin Elit dedikleri ve halkı İyiliği oluşturan erdemler olan gurur ve saygı yolunda tutma misyonunu üstlenmiş kibirli büyücüler takımının bir kısmı orada yetiştirilir. Orada papaz okullarındaki ve ordudaki birlik ruhu hâkimdir… Öğrencilerinin çoğu kendilerini sadece Elit’e mensubiyetlerini sağlama alacak şartlar içinde düşünürler. Hıristiyan Elit: Pek çoğu ayine gitmeyi sever. Üniversiteli Elit: Aralarında, iyi bir kariyerin etaplarını uzun bir yolculuk misali planlayanlar ve yirmi yaşına geldiklerinde meşhur profesörlerin kızlarıyla evlenmeyi hesaplayanlar görülür –Le Bulletin de l’École Normale kibirli ve gülünç soyağaçları yayımlar… Ve ille de Entelektüel Elit.”

Aden Arabistan’da geçen bu satırlar bir yana, Sartre’ın bu kitaba yazdığı meşhur önsözü atlamak büyük eksiklik olur. Elbette yazarlar için “analarını şöyle yazmalılar, babalarını şöyle yazmalılar” diyemeyiz, demedik de; ancak neyi nasıl yazdıkları önemli. Kapitalist model bizden toplumsal başarı talep ediyor; bu kapitalizmin kendisinin başarılı olmasının bir yolundan başka bir şey değil. Hayatlarımız çok yüksek bir zirve ve çok düşük bir dip noktası etrafında şekillenemez. Sadece tek bir seviye olmalı. Ortak iyilik seviyesi. Eşitlik seviyesi.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Hüzünlü Kaplan
  • Neige Sinno

Önceki Yazı

SÖYLEŞİ

N. Buket Cengiz’le söyleşi:

Edebiyatta göç, mekân ve kent hakkı

 “Göçmenlerin kenti yaşayabilme hakkı için önce kentte yaşama hakkına sahip olmaları gerekiyor. Bir insanın kentte yaşama hakkına sahip olması ne demektir? Kentteki varlığının meşru görülmesi. Kimin tarafından? Kendini kentin sahibi olarak hisseden, kentin eski sakinleri tarafından.”

ESİN HAMAMCI

Sonraki Yazı

DENEME

Zorba zamanlar: Ahmet Telli’nin kalemleri

“Büyük bir okyanustan mürekkep şiir dünyasının sakinidir Telli. Geçmişin akmaya son vermesi onun da mürekkebinin tükenmesi demektir.”

ÖZGÜR TABUROĞLU
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist