• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Evren Yesari:

"Ben yola bir kapıyı bulmak için çıkmıştım aslında..."

“...Eskiden vardıysa bile bu kapı zamanında buhar olup uçmuştu. Dolayısıyla ben de Buharkapı’yı bulmuş oldum. O dakikadan sonra semt tümüyle bana ait oldu, benim buluşum oldu, ben de vakerdim.”

Sulukule. Fotoğraf: Betül Şengel 

HAYDAR ALİ ALBAYRAK

@e-posta

SÖYLEŞİ

26 Mart 2026

PAYLAŞ

Dikkatin beş on saniyelik videolara harcandığı, hiçbir anlatıya birkaç dakikadan fazla tahammül edilmediği, ikinci ekran bağımlılığıyla “arkada aksın” dizilere teslim olunduğu günümüzde şeytanın bacağını kıralım diyerek bir romana, Vaker'e esin veren gerçek mekânları gezmek üzere buluşuyoruz yazarı Evren Yesari ile. Fatih Fener'de buluşuyor, Balat Çarşı boyunca yürüyoruz. Çocukken sık kullandığımı söylediğimde kırmıyor beni, Sultan Çeşmesi Caddesi'nden Ayvansaray'a doğru kaptırıyor, yokuşu bitirdiğimizde görkemli fakat yılların sillesini yemiş bir dizi ahşap konağı geçerek Karagümrük Stadı’na varıyoruz. Doğu Roma döneminde sarnıç olarak (Aetios Sarnıcı) hizmet veren bu alan 1945’te Vefa Spor’a kiralanmış, hayli zamandır da semtin takımı Karagümrük tarafından kullanılıyor. Ancak şu aralar yenilenmekte. İnşaat, romandaki stadın kaderini yaşamak için hızla yükseliyor belki de. Etrafında bir tur atıp Fevzipaşa Caddesi'nden karşıya geçiyoruz.

Devam etmeden, Fevzipaşa'ya değinmek isabet olur. Fevzipaşa Fatih'in üç önemli caddesinden biri… Paralel uzandığı Vatan ve Millet caddeleriyle birlikte ilçenin semtlerini kültürel yönden ayırıyor. Fevzipaşa ve civarı muhafazakâr yapısıyla bilinir; cadde aynı zamanda gelinlikçilerin merkezidir. Millet Caddesi'nin eski Eminönü sınırlarına uzanan kısmı ise kozmopolit bir keşmekeşe denk düşer. Millet ile Vatan caddeleri ise her iki tarafında nice hastane barındırır. Şimdi çoğu taşınsa dahi Çapa, Cerrahpaşa, Haseki, (eski) Vakıf Gureba (şimdi Bezmialem) ve Samatya başta gelen hastaneler arasındadır. Edirnekapı'dan Saraçhane'ye, Suriçi'ni boydan boya aşan Fevzipaşa da hayli önemli ve canlıdır.

Yesari anlattıkça geziyoruz, gezdikçe anlatıyor. Nihayet bir sokağa geliyoruz. Yesari'nin çocukluğunda doğal sınırları çizen, duygu ve düşünceleri üzerinde ister istemez tayin edici bir role bürünen sokağa… Taş Mektep’le başlayıp Sulukule'ye uzanıyor. Yürüyoruz. Sokağın bitiminde evvela birkaç gecekondu hemen sonra ruhsuz lüks yapılar dikiliyor karşımıza. Yesari kentsel talan sonrası inşa edilmiş villa tipi evlerle eski mahalle arasında eskiden dikenli tellerle çevrili bir utanç duvarı yükseldiğini, bu duvarın 2020 yılında İBB tarafından kaldırıldığını söylüyor. Şaşırtmıyor verdiği bilgi. Utanç duvarları her daim ayırdı insanlığı. Üstelik her coğrafyada…

Ekmekçi Baba Türbesi

Sur dibine varıyor, yeniden bir rampada buluyoruz kendimizi. Yesari yol boyunca sur kapılarını sayıyor. İçlerinde Buharkapı yok. Kayıp kapıyı hâlâ arıyor. Arıyoruz. İstikamet bu kez Fevzipaşa'nın Edirnekapı'ya açılan ağzı. Küçük bir U çizeceğiz aslında. Yesari buradaki surların ve kapının harap hâlde olduğunu, belediyeye ulaşıp durumu bildirdiğini belirtiyor. Ertesi gün saclarla çevrelemiş, bakıma almışlar. “Gazeteye yaza yaza hükümeti düşüreceksin,” diye takılıyorum, gülüyoruz.

Fevzipaşa'ya tekrar çıktığımızda ise bugün artık bir benzinliğin önünde kalan Ekmekçi Baba Türbesi’ne göz atıyoruz. Yazıtı gösteriyor Yesari, hikâyesini anlatıyor. Bir daha stada dönüyoruz yönümüzü. Caddede yürüyoruz. Yesari çocukluğundaki dükkânların değiştiğine tanıklık ediyor. Aynı yaya geçidinden karşıya geçiyor, Nişanca Caddesi'ne giriyoruz. Nişanca da Fevzipaşa'nın yanı başında. Karagümrük Stadı girişinden başlayıp Draman'a ilerliyor. Belki Draman'a, Çarşamba'ya uzanırız diyoruz ama çok geçmeden hatta eski Fethiye Mahallesi sınırlarına dahi varmadan Balat Çarşı'yı dik kesecek yokuşlara dalıyoruz.


Osman Cemal Kaygılı Suriçi'nin Roman ahalisini Çingeneler romanına konu etmişti. Daha sonra Romanlar hakkında birçok film ve dizi çekildi ama edebî yönden ihmal edildikleri öne sürülebilir. Metin Kaçan'ın Ağır Roman’ı da Haliç'in diğer yakasını konu alıyor. Oysa Sulukule hele popüler tabirle söylersek soylulaştırılmasının ardından pek işlenmedi. Bu uzun girişi şuna borçluyuz. Sen Sulukule'nin romanını yazdın. Buharkapı adı altında bir semt tasvir ettin ve okuru o kapının kemeri altından geçirdin. Semtin adını neden değiştirme ihtiyacı duydun?

Çünkü ben yola bir kapıyı bulmak için çıkmıştım aslında. Yaşadığım yerle ilgili birçok hikâye dolanıyordu ortalıkta. Yirmili yaşlarımın başından beri hep buraları merak eder, babaannemden dinlediklerimle kitaplarda yazılanları karşılaştırır, daha da çok araştırırdım. Her bilgi bana yeni bir kapı açardı. Dukas ve daha birkaç isimden, İstanbul’un fethi sırasında açık unutulan bir kapı sayesinde Türklerin şehre girdiği söylentisini okuyunca o kapıyı aramaya başladım. Çok çılgınca bir şey gibi gelebilir bu. Daha önce kimse gidip araştırmamış gibi, elimde hiçbir bilgi ve araç gereç, hiçbir yetkinliğim olmadan, büyük olasılıkla efsaneden ibaret bir bilginin peşine düşüp sur diplerini gezmeye başladım. Haliyle fiziki olarak bir kapı bulamadım. Eskiden vardıysa bile bu kapı zamanında buhar olup uçmuştu. Dolayısıyla ben de Buharkapı’yı bulmuş oldum. O dakikadan sonra semt tümüyle bana ait oldu, benim buluşum oldu, ben de vakerdim.

Mahallenin adının Buharkapı olmasının en önemli nedeni bu ama “neden Sulukule değil”in yanıtı bu değil. Sulukule değil çünkü kentsel dönüşümün işgal ettiği her mahalleden parçalar taşıyor Vaker.

Fener

Kitabın dikkat çekici tarafı tekniği. Katmanlı bir yapı kuruyorsun. Bir yandan anlatıcı hikâyesini anlatıyor bir yandan sosyal medyayı naklediyorsun. Bir deşifre estetiği söz konusu. Bu aynı zamanda doğallık ve yalınlık getiriyor. Kültürün zenginliğini keşfediyoruz. Bu teknik nereden çıktı?

Bu teknik mahalledeki arkadaşlarımı sosyal medyaya düşen bir video kaydında izlememden sonra ortaya çıktı. Ben zaten halihazırda yazıyordum Vaker’i ama daha klasik bir teknikle. O videoyu izledikten sonra, bu roman en sahici biçimde böyle yazılabilir dedim kendi kendime. Zor olacağını biliyordum, yazarken de üzerinde çokça düşünüp çalıştım ama hiç tereddüt bile etmedim eski yazdıklarımı silip atarken.

Fener Rum Okulu

Vaker katmanlı anlatısının yanı sıra canlı bir yapı sunmakta. Güncelle kadimi yani bir anlamda kültürü birbirine uladığını görüyoruz. Öte yandan kapalı bir dilin var. Suriçi'nde olan hatta Suriçi'nin bir köşesinde olan orada kalır duygusu geçti bana. Bu kapalılık gözünü korkuttu mu?

Vaker henüz bir düşünce halindeyken böyle bir korku hissettiğimi biliyorum. Belki bu yüzden bu kadar uzun sürdü romanı tamamlamam. Tekniği bu bağlamda işlevsel kullandığım yönünde yorumlar da geldi Vaker okurlarından. Ama şimdi tekrar düşündüğümde günümüzde böyle bir kapalılıktan söz edebilir miyiz emin değilim. İnternet ve sosyal medyayla birlikte herkes her şeye kolayca erişebiliyor.

Kapalılığa dille devam edeceğim. Burada yerel bir vurgudan söz edebiliriz. Kitabın adından tekerlemelere kadar, semtten insanlarla hayalî röportajlarda karşımıza çıkan o rahat söyleyişe, argoya kadar yoğun ve ağır bir işçilik göze çarpmakta. Bu yer yer yorucu da olabiliyor. Sana bu riski aldıran içinden geldiği gibi söyleme kaygısı mıydı?

İçinden geldiği gibi söyletme kaygısı dersek daha doğru olur. Ben onları serbest bırakmayı seçtim. Ağızlarına ne geliyorsa vakerdiler. Başka türlüsü sansüre girerdi.

Suriçi sosyolojik olarak hayli zengin bir tablo sunmakta. Yaşadığın yer ve civarı romanına nasıl yansıdı? Vaker'deki karakterler ne ölçüde beslendi?

Romandaki bazı isimlerin gerçekten de buralarda yaşadığını ama yekpare romandaki karakterler olarak var olmadıklarını, belki de sadece tek bir özelliklerinden hareketle bambaşka bir karaktere büründüklerini söyleyebilirim. Sözgelimi Tostçu Turan Amıcam diye birini ismen çok duydum ama hiç görmemişimdir. Görmüş ve tostunu yemişsem bile hiç hatırlamıyorum. Geçenlerde kafama takıldı, acaba kimdi bu adam diye mahalledeki arkadaşlara sordum. Herkes ismen biliyor ama kimse tanımıyor Tostçu Turan Amıcam’ı.

Bu yüzden mi Tostçu Turan Amıcam Vaker’de hiç tost yaparken görünmüyor?

Bak hiç bu yanıyla düşünmemiştim. Neden olmasın… Daha ilginç bir şey anlatayım: Tostçu Turan Amıcam’ı öyle benimsemişim ki, yeğenime dört beş yaşlarından beri, evden çıkarken, mahalleye Tostçu Turan Amıcam’a gidiyorum derdim. Dönüşte cebimden çıkardığım kuruyemişleri Tostçu Turan Amıcam’ın gönderdiğini söylerdim. Kuruyemiş getirmediğim günlerde yeğenim yanıma gelip sorardı Tostçu Turan Amıcam bir şey yollamadı mı diye.

Kentsel dönüşümden sonra Sulukule

Ben de kendimi naçizane “Suriçili” olarak tanımlıyorum hatta şakayla karışık Fatih'e yolum düşecekse "İstanbul'a gidiyorum" diyorum. İstanbul'u konuşalım isterim. Surların burçlarından şehrin periferisi görünüyor mu? Mesela Esenyurt'un romanını sadece polisiyelerde mi okuyacağız? Yahut wattpad'den?

Bu soruna hazırlıksız yakalandım HayAli. Ben bunun üzerine düşüneyim ama sen de İstanbul’a daha fazla gel ve bu konuyu geldiğinde masaya yatıralım.

Romanları kalıplara sokmak bu yüzyılın âdeti değil. Kaldı ki çeyrek asrı geride bıraktık ve artık türler arası yorumlara daha sık rastlıyoruz. Yine de Vaker'e ben bazı etiketler yakıştırmak istiyorum. Daha doğrusu bu görüşümü tartışmak niyetindeyim. Bana kalırsa hayalî bir polisiye yazmışsın. Anlatı boyunca bir Suzuki var. Zaman zaman çekiliyor, zaman zaman kendini hatırlatıyor. Polisiye dememin sebebi şu aslında. Ben bir okur olarak Suzuki'nin şoförünü son satıra kadar merak ettim. Öte yandan bu şoför anlatıda hayalî bir damarı besledi durdu. Bazı sahneler sayıklamalar biçiminde ilerliyor hatta psikozlara tanık oluyoruz. Bu heyecanı hem diri tutmuş hem çarpıtmışsın. Sen ne düşünüyorsun? Romanını hangi türe yakın görüyorsun?

Kentsel dönüşüm ve surlar  

Yazmadan önceki isteğimizle romanı yazıp bitirdikten sonraki hali bazen o ilk tasarıyla aynı olmayabiliyor. Hatta çoğu zaman ilk tasarı yazıya geçmiyor. Yazarken birçok şey öğreniyor insan, daha önce bildiklerini yanlışlayan, örgüyü darmaduman eden şeyler olabiliyor. Dolayısıyla önemli ve güzel olan bu süreç bence. Öbür türlüsü makineden istediğin bir şeyi almak gibi hissettiriyor bana.

Senin yorumuna gelecek olursam… Vaker’in polisiyeye yakınlığı konusunda haklısın. Öyle pek polisiye okuyan biri de değilimdir ama Suriçi sokakları hikâyeyi yönlendirmiş olabilir. Yazmaya başladığımda Suzuki’nin derdinin-korkusunun okurdaki merak ve heyecanı diri tutacağını düşünüyordum ama buralara varacağını, parçaların bu şekilde birleşeceğini düşünmüyordum. Demin sözünü ettiğim süreç işte bu noktaya getirdi Vaker’i.

Vaker’de Suzuki dışında ilginç karakterler var. Hikâyelerini merak ettiriyorlar. Malamet Efendi ve Kupa Dayım ilk akla gelenler. Bunları başarıyla öyküleştirmişsin, peki hiç karakter enflasyonu yaşamaktan çekindin mi? Bu riski aldığın ve kazançlı çıktığın ortada. Ben öyle düşünüyorum ama kolay değil birkaç ilgi çekici başı aynı anda yönlendirmeye çalışmak? Zorluk yaşadın mı?

Mahmut Yesari’nin İstanbul’un Antika Tipleri adlı eserini bilirsin… Suriçi’nde bu antika tiplerden hâlâ var. Bir dahaki Suriçi gezimizde kahvehanelerde, ara sokaklarda daha çok vakit geçirelim bence.

Ben bu yaşıma kadar gördüklerimden tanıdıklarımdan çok yararlandım. Bu anlamda çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Karakterleri yaratırken tanıdıklarımdan bildiklerimden düşlerimdekilerle birlikte bütünlüklü ve sağlam bir toplam oluşturmaya çalıştım. Çok zorlandım ve hatta hâlâ gerçek hayatta zorluk yaşıyorum ama bundan hoşlanmıyor da değilim. Bazen gerçek hayattaki Kupa Dayım’la Vaker’dekini birbirine karıştırdığım oluyor.

Vaker dijital platformlara uyarlanabilecek bir anlatı. İlgi çekici, tekniği bakımından kolaylaştırıcı ve karakter yönünden zengin. Yine temeldeki polisiye unsur ve yoksulluktan doğan suç atmosferi anlatıyı cazip kılmakta. Bu konuda girişimlerin olacak mı?

Yazarken benim de, “ya bundan ne güzel dizi olur bee” dediğim oldu ama bu işler nasıl olur hiç bilmiyorum açıkçası. Hatta bir tiyatrosever olarak sahnede de çokça düşündüm vakeren Suzuki’yi. Henüz böyle bir girişimde bulunmadım. İleride kendi yolunu bulacaktır Vaker de.

Vaker'in devamını değil ama yazarlığının seyrini sorayım isterim. Neler yapmak neler yazmak istiyorsun?

Yıllar önce yazmaya başladığım ve türüne fabl-roman dediğim bir taslak var. Vaker’e yoğunlaştığımdan beri yüzüne bakmıyorum. Belki ileride ona devam ederim. Onun dışında masamda şu an bir roman daha var. Onunla ilgili okuyorum araştırıyorum bolca. Aslında yazmaya başladım ama daha önce de değindiğim gibi ilk tasarımın tamamını sildim denilebilir. Tekrar yazma sürecindeyim.

Bu keyifli söyleşi için çok teşekkür ederim. Yeni çalışmanda kolaylıklar dilerim. Spoiler vermeyelim ama biraz bahsettin ve beni şimdiden heyecanlandırdın. Öte yandan hayatımda ilk defa kurgu ile gerçeğin iç içe geçtiği noktalarda gezindim. Mutlu oldum. “İstanbul”a daha sık geleceğim. Bakarsın bu gezi küçük bir Suriçi yayınının da temellerini atar. Kendi adıma öyle umuyorum.

Ben teşekkür ederim bu keyifli sohbet için. Buralarda hikâye bol, anlat anlat bitmez. Suriçi’nde olan Suriçi’nde kalmayacak böyle giderse...

 

 

* Yazıda kullanılan fotoğrafların tümü Betül Şengel'e aittir.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Buharkapı
  • Evren Yesari
  • kentsel dönüşüm
  • Sulukule
  • Vaker

Önceki Yazı

DENEME

Diktatörlerin ardından:

Edebiyatın ebedi adaleti

“Diktatörlüklerin yarattığı dünyada bazı hikâyeler özellikle unutulmaya yüz tutsa bile edebiyat zor olanı yazmak zorundadır. Bu nedenle edebiyatın sunduğu adalet bazen gecikmeli gelir, ama eninde sonunda gelir ve kalıcıdır.” 

CANSU CİVELEK

Sonraki Yazı

SÖYLEŞİ

Sekizinci Kıta için dört sonsuz soru

Levent Şentürk: “Batur’da mimarlık doğal bir boyut; yüzeyde ise mimarlık ve mimar, retorik bakımdan bir takıntı ve saplantı.”

SELAHATTİN ÖZPALABIYIKLAR
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist