• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Diktatörlerin ardından:

Edebiyatın ebedi adaleti

“Diktatörlüklerin yarattığı dünyada bazı hikâyeler özellikle unutulmaya yüz tutsa bile edebiyat zor olanı yazmak zorundadır. Bu nedenle edebiyatın sunduğu adalet bazen gecikmeli gelir, ama eninde sonunda gelir ve kalıcıdır.” 

"Büyük diktatör" ve küçüğü: Great Dictator (Charlie Chaplin, 1940) filminden bir sahne / Rafael Trujillo

CANSU CİVELEK

@e-posta

DENEME

26 Mart 2026

PAYLAŞ

Gecikmeli de gelse edebiyatın kalıcı adaleti vardır. Hele ki söz konusu diktatörlükler ve baskı rejimleri olduğunda bu adalet zaman alır. Diktatörler gelir gider, rejimler değişir, arşivler kapatılır, tarihsel gerçeklikler bastırılır, tanıklar susar ya da susturulur. Yani hafıza yok edilmek istenir. Ama işte edebiyat geldiğinde suskunluğu bozar, belleği tazeler. Unutulmak üzere olan hikâyeleri yeniden çağırır, bastırılmış sesleri geri getirir, tarihin gürültüsü içinde kaybolan hayatları görünür kılar. Devletlerin susturabildiği, mahkemelerin kayda geçiremediği ya da toplumların konuşmaktan çekindiği yaşanmışlıklar edebiyat sayesinde adalete kavuşur, hafıza mekânlarıyla buluşur.

Edebiyatın bu müdahalesi yalnızca geçmişe dönük değildir; aynı zamanda bugünü ve geleceği de şekillendirir. Yazılan her metin yalnızca yaşanmış olanı kayda geçirmekle kalmaz, aynı zamanda nasıl hatırlanacağını da belirler. Bu anlamda edebiyat bir tanıklık alanı olduğu kadar bir mücadele alanıdır da. Kimin hikâyesinin anlatılacağı, kimin sesinin duyulacağı ve hangi hayatların görünür kılınacağı sorusu her zaman politiktir. Zaten iktidar araçlarının kontrol çabalarından biri de edebiyata müdahale edebilmektir.

Siyasi bilinmezliklerle dört bir yanımızın kuşatıldığı bugünün dünyasında politik kurmacalara yönelmem aslında benim için bir tür baş etme biçimi oldu. Bu romanlarda teselli buluyorum çünkü biliyorum ki bugün dünyayı yakıp yıkan politikacılar, kadınları ve çocukları koruyamayan iktidarlar edebiyata hesap verecekler. Edebiyat inatçıdır.

Latin Amerika edebiyatı modern dünyanın en güçlü politik edebiyat geleneklerinden biri. Bunun önemli nedenlerinden biri kıtanın uzun diktatörlük deneyimi olsa gerek. 20. yüzyıl boyunca birçok Latin Amerika ülkesi askeri rejimler, kişisel iktidar kültleri ve otoriter yönetimlerle küresel güçler için siyasal laboratuvara dönüşürken gündelik hayat deneyimleri ve toplum dokusunun dönüşümü politik kurmacalarda da işlendi ve böylece “diktatör romanı” (novela del dictador) dediğimiz bir edebi damar ortaya çıktı.

Edebiyatın bu bağlamdaki işlevini yalnızca temsil meselesi olarak değil, aynı zamanda bir bilgi üretim biçimi olarak da düşünmek gerekir. Siyasi kuram ile roman arasındaki ilişkiye odaklanan çalışmalar, bazı romanların belirli açılardan birer “vaka çalışması” gibi işleyebileceğini öne sürer. Bu yaklaşıma göre romanlar yalnızca var olan teorileri örneklemekle kalmaz; aynı zamanda yeni hipotezlerin kurulmasına, mevcut teorilerin somutlaştırılmasına ve hatta yeniden düşünülmesine katkı sunar. Özellikle diktatörlük gibi karmaşık siyasal olgular söz konusu olduğunda roman, liderlik, şiddet, ekonomi ve aile gibi farklı düzlemleri bir arada ele alabilmesi sayesinde teorik analiz için eşsiz bir alan açar. Bu noktada edebiyatın sağladığı şey deneyimler üzerinden bilgi üreterek hem kuramcılar hem de okurlar için sosyal ve siyasi teorik çerçevenin boşluklarını doldurmaktır. Bu nedenle kurmacalar yalnızca teoriyi yansıtan metinler değil, aynı zamanda onu zorlayan, genişleten ve kimi zaman dönüştüren araçlar olarak düşünülebilir.

Trujillo (ortada) ile Rafael Estrella Ureña (solda) başkan ve başkan yardımcısı olarak yemin ediyorlar. 16 August 1930.

Mario Vargas Llosa’nın Teke Şenliği ile Junot Díaz’ın Oscar Wao’nun Tuhaf Kısa Yaşamı. Yakın zamanda okuduğum bu iki roman bana Dominik Cumhuriyeti diktatörü Rafael Trujillo’nun ülkeyi otuz yılı aşkın bir sürede nasıl bir cehenneme çevirdiğini hatırlattı, ama aynı zamanda edebiyatın sağladığı kalıcı adaletten de kaçamadığını da: Her iki roman da Trujillo diktatörlüğünün yarattığı dünyaya farklı anlatı stratejileriyle bakıyor. Biri lakabı “teke” olan Trujillo’nun son saatlerine, diktatörlüğün kalbine giriyor; diğeri ise o iktidarın toplum üzerinde bıraktığı uzun gölgeyi, özellikle de kadınların ve parçalanmış ailelerin hikâyeleri üzerinden takip ediyor.

Rafael Trujillo’nun 1930’dan 1961’e kadar süren iktidarı Latin Amerika tarihinin en uzun ve en sert diktatörlüklerinden biriydi. Otuz yılı aşkın süre boyunca Dominik Cumhuriyeti’nde devletin bütün kurumları tek bir kişinin etrafında şekillendi. Ordu, bürokrasi, medya ve ekonomik hayat Trujillo’nun kişisel oyun bahçesine dönüştü. Bu tür rejimlerde şiddet yalnızca istisnai bir araç değildir; aksine gündelik hayatın sıradan bir parçası haline gelir. İnsanlar yalnızca devletten değil, birbirlerinden de korkmaya başlar. Böylece iktidar yalnızca yukarıdan dayatılan bir sistem olmaktan çıkar. Siyasi alanla yetinmeyip toplumun gündelik hayatına, ilişkilerine ve bedenlere kadar sızar. Korku toplumsal hayatın düzenleyici ilkelerinden birine dönüşür.

Las Mariposas (Kelebekler): Patria, Minerva ve María Teresa Mirabal (Soldan Sağa). Dominik Cumhuriyeti'nde Rafael Trujillo diktatörlüğüne karşı çıkan ve rejimine karşı gizli faaliyetlerde bulunan üç kız kardeş 25 Kasım 1960'ta öldürüldü. Bu cinayet Trujillo rejimi için sonun başlangıcı oldu.

Trujillo rejimi, erkek egemen güç düzeninin neredeyse sınırsızlaştığı bir iktidar biçimiydi. Gücün sarhoşluğu, korkunun yaygınlığı ve cezasızlığın verdiği dokunulmazlık hissi en büyük bedelleri kadınlara ödetti, özellikle de siyasal muhalefet geliştirenlere. Dominik Cumhuriyeti tarihinde bu erkek egemen iktidara karşı en güçlü direnişlerden biri de kadınlardan gelmişti. 25 Kasım 1960 yılında rejime karşı yürüttükleri mücadele nedeniyle vahşice öldürülen Mirabal kardeşler –Patria, Minerva ve María Teresa– özellikle kadın direnişinin ve kadın cinayetlerinin sembolüne dönüştü. Bu yüzden Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü olarak ilan ettiğimiz 25 Kasım’da erkek şiddetine kurban giden tüm kadınları Mirabal kardeşlerle birlikte anıyor, onların hikâyesini dünyanın ortak hafızasına yazıyoruz. Birkaç gün önce geride bıraktığımız 8 Mart’ın da hatırlattığı gibi bu hafıza yalnızca anma değil aynı zamanda mücadele çağrısı...

Mario Vargas Llosa
Teke Şenliği
çev. Peral Bayaz
Can Yayınları, 2003
14. basım, Aralık 2025
552 s.

Mirabal kardeşlerin hikâyesi bu açıdan yalnızca bir direniş öyküsü değil, aynı zamanda kadınların politik özne olarak tarih sahnesine çıkışının da güçlü bir örneği. Onların mücadelesi, diktatörlüklerin yalnızca erkekler arası bir iktidar oyunu olmadığını; kadın bedenleri ve hayatları üzerinden kurulan bir tahakküm biçimi olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Mirabal kardeşlerin mücadelesi Teke Şenliği’nde yaşamaya devam ediyor. Mario Vargas Llosa Dominik rejiminin karanlık anatomisini çıkardığı bu romanda tekenin öldürülmeden önceki son saatlerini izlerken korku toplumu üzerine kurulu iktidarın iç mantığının kız çocuklarına dek uzanan şiddetini görünür kılar. Urania Cabral’ın hikayesi romanın merkezindedir. Trujillo’nun en sadık yaverlerinden biri olan senatör Dr. Agustin Cabral gözden düşmeye başlayınca Trujillo’nun göz koyduğu, henüz on dört yaşındaki kızı Urania’yı yetmiş yaşındaki tekenin önüne yem etmekten kaçamaz. Daha doğrusu kaçmaz çünkü bu fedayı kaybettiği senato başkanlığı konumuna geri dönebilmenin ve banka hesaplarına konan blokajı kaldırtmanın son çaresi olarak görür. Ve Urania’nın hayatı geri dönülmez biçimde değişir. Urania’yı Trujillo’ya arabayla götürmek üzere gelen Manuel Alfonso’nun yol boyunca Urania’ya eğer “akıllı bir kız olursa” babasına yardım edebileceğini, “babasına makamını, prestijini, gücünü, görevini” (s. 527) geri kazandırabileceğini anlatması şiddetin kurduğu hegemonyanın nasıl bir boyuta ulaştığını açıklar:

“Ne kadar şanslısın küçük kız.” Sevincini, konuştukça artan heyecanını ona da sirayet ettirmeye çalışıyordu. “Bizzat Trujillo tarafından Casa de Caoba’ya davet edilmek…Ne büyük ayrıcalık! Böyle bir şeye layık görülenlerin sayısı bir elin parmaklarından azdır. Öyle diyorsam öyledir, inan bana.” Ve işte o zaman Urania, Manuel Alfonso’ya gecenin ilk ve son sorusunu sormuştu: “Bu partiye başka kim davetli?” … “Başka kimse gelmiyor. Bu senin için, özel bir parti. Sadece senin için! Düşünebiliyor musun? Anlıyor musun?... Bu piyangoda büyük ikramiyeyi kazanmak gibi bir şey, Urania.” (s. 526)

Babasına ve erkeklere olan öfkesi hiç dinmeyen Urania öğretmenlerinin desteğiyle ABD’ye okumaya gider. Urania, uğradığı cinsel istismardan kısa süre sonra Teke’nin bir suikastle öldürülmesine rağmen Dominik Cumhuriyeti’ne geri dönmez ve erkeklerle ilişki kurmayı reddeder. Kendisini rahatlatması ve yaşadığı acıyla yüzleşmek için halasına hikâyesini “Şimdi kırk dokuz yaşındayım ama her aklıma geldiğinde yeniden titremeye başlıyorum. O andan sonra, otuz beş yıldır titriyorum.” diye anlatır (s. 541) ve ekler:

[Sevgilim] filan yok…Hiçbir zaman olmadı ve bundan sonra da olmayacak… O günden sonra hiçbir erkek dokunmadı bana… Okudum, çalışıyorum, iyi para kazanıyorum, doğru. Ama hâlâ içim boş, korku dolu. (s. 544)

Vargas Llosa Urania’nın hikâyesini yazarak okura diktatörlüklerin kadınlar üzerindeki etkisinin yalnızca fiziksel şiddetle sınırlı kalmayan, uzun süreli travmalar olduğunu hatırlattı. Bu travma yalnızca bireysel bir yara olmayıp, toplumsal hafızanın da bir parçasıdır. Yazarın Urania’nın hikâyesini yazmaktaki amacı onu tekil bir istisna olarak göstermekten ziyade bastırılmış sayısız kadın deneyiminin edebiyattaki temsillerinden biri haline getirmekti.

Junot Díaz
Oscar Wao'nun Tuhaf Kısa Yaşamı
çev. Püren Özgören
İthaki Yayınları
Ocak 2020
336 s.

Urania’nın hikâyesinin sayısız benzeri vardı. Fakat Trujillo’nun yarattığı yıkım elbette rejimin doğrudan hedef aldığı ailelerle sınırlı değildi. İşte Junot Díaz’ın Oscar Wao’nun Tuhaf Kısa Yaşamı da o iktidarın uzun gölgesinin kuşaklar boyunca nasıl sürdüğünü anlatır. 2008 yılında Pulitzer Kurgu Ödülü’nü kazanan romanın merkezinde Dominik Cumhuriyeti’nden Amerika Birleşik Devletleri’ne uzanan parçalanmış bir göçmen ailenin hikâyesi vardır. Romanın en genç kuşağını temsil eden Oscar, bilimkurgu ve fantastik romanlara kafayı takmış, kilolu, içine kapanık bir “nerd”tür. Hayatının büyük kısmını kitapların ve hayal dünyalarının içinde geçirir; kadınlarla ilişki kurmakta zorlanır ve bakir öleceği düşüncesiyle neredeyse trajikomik bir korku yaşar. Ama Oscar’ın hikâyesi yalnızca kişisel bir büyüme hikâyesi değildir. Díaz, bu tuhaf ve kırılgan karakter üzerinden Trujillo diktatörlüğünün Dominik toplumunda bıraktığı derin yaraları, göç deneyimini ve diaspora hayatını anlatır.

Romanın merkezinde “fukú” adı verilen, beyaz adamın yerli halkların üzerinde yarattığı yıkımla başlayan ve Dominik tarihinin üzerine çökmüş bir lanet bulunur. Díaz’ın ironik anlatımında bu lanet yalnızca mistik bir motif değildir; Trujillo dönemiyle arşa çıkan tarihsel şiddetin kuşaklar boyunca süren etkisini simgeler. Oscar’ın annesi Belicia Cabral ve onun babası Abelard Cabral da Teke Şenliği’ndekine benzeyen süreçlerden geçip fukú lanetiyle yaşarlar: Trujillo’nun gözüne takılan bir kadın, parçalanan bir aile, Amerika’ya uzanan zorunlu göç yolları yeni kuşakların kaderine sızan bir tarihsel lanete dönüşür.

Trujillo’nun Dominik halkı üzerinde kullandığı güç, bir uçtan ötekine, bütün ülkeye düşürdüğü korku gölgesi zaten öylesine yoğundu ki istesem de abartamam… [Ülke] babasından kalma çiftlikmiş, kendisi de her şeyin, herkesin sahibiymiş gibi davranıyor, canının istediğini öldürüyor … kocaların elinden daha düğün gecesi karılarını alıyor, ertesi gün de sağda solda, yaşadığı “gerdek gecesiyle” övünüyordu. (s. 219)

Díaz’ın romanı biçimsel olarak da Vargas Llosa’dan oldukça farklı: Anlatıcı sık sık okura seslenir, dipnotlarla Dominik tarihine göndermeler yapar, İspanyolca ve İngilizce arasında gidip gelen bir dil kullanır. Bütün bu dağınık, enerjik anlatı tarzı aslında diaspora deneyiminin parçalanmış dünyasını yansıtır. Böylece roman yalnızca bir aile hikâyesi anlatmakla kalmaz; Trujillo döneminin gölgesinin diasporaya, yeni kuşakların hayatlarına ve hatta popüler kültüre kadar nasıl uzandığını gösterir.

Dikkat çekici bir diğer nokta ise Junot Díaz’ın aynı Vargas Llosa gibi ana karakterlerden birine “Cabral” soy ismini vermesidir. Tıpkı Urania gibi Belicia Cabral’ın ablası Jacquelyn de tekenin dikkatini çekmiş ve bu da Cabral ailesini parçalamaya yetmiştir. Díaz sanki Vargas Llosa’nın romanında açılan o karanlık yarayı kapatmak yerine daha da deşiyor ve hatta onu birkaç kuşak sonrasına ve başka bir coğrafyaya kadar taşıyor gibidir. Rastlantı olması pek mümkün görünmeyen bu tekrarın daha çok bir tür bilinçli hatırlatma işlevi üstlendiğini düşünüyorum. Okuru farklı metinler arasında dolaştıran bu tekrarlar hikâyeler arasında görünmez bağlar kurar. Böylece edebiyat yalnızca tekil anlatılar üretmekle kalmaz; birbirine eklemlenen, genişleyen bir hafıza ağı oluşturur.

Trujillo'nun dikta rejimi sırasında her evde bulundurulması gereken ve rejimin dört ilkesini (Dürüstlük, Hürriyet, Çalışma, Ahlak) içeren poster: "Bu evde Trujillo milli bir semboldür." "

Bu iki roman bize şunu gösterir: diktatörlüklerin yarattığı dünyada bazı hikâyeler özellikle unutturulsa, unutulmaya yüz tutsa bile edebiyat bu sessizlik alanına girme sorumluluğunu almak zorundadır; zor olanı yazmak zorundadır. Bu yüzden edebiyatın sunduğu adalet bazen gecikmeli gelir, ama eninde sonunda gelir ve kalıcıdır. Meydanlardan heykelleri toplanan, adı tarihin kirli sayfalarına gömülen diktatör çoktur. Ama edebiyat sayfalarına girmiş bir hikâyeyi ortadan kaldırmak zordur. Bu açıdan bakıldığında Vargas Llosa ve Díaz’ın romanları aynı zamanda diktatörlüğün nasıl işlediğine dair teorik tartışmalara bir kavrayış da sunar. Böylece bu romanlar, siyasi teorinin soyut kaldığı süreçleri somutlaştırarak diktatörlük deneyimini anlamak için vazgeçilmez birer düşünsel kaynak haline gelir.

Türkiye tarihi elbette ki bu tartışmanın dışında değil. Darbelerle, olağanüstü hallerle, kılıf değiştiren siyasi baskı rejimleriyle şekillenen bu ülke, şiddetin her türlüsünü uygulayan Trujillovari yöneticilerle dolu. Latin Amerika’da gelişen diktatör romanı geleneği ile kıyaslanınca Türkiye edebiyatında iktidarın merkezindeki öznenin tarihsel ağırlığıyla birlikte kurmacanın içine yerleşme biçimi sınırlıdır. Anlatılar çoğu zaman dolayım üretir; mesafe, yer değiştirme ve örtük anlatım teknikleri devreye girer.

Latin Amerika’da diktatör, adıyla, bedeniyle ve diliyle metnin içine girer; lider figürü anlatının dışına itilmez, kurucu bir eksene dönüşür. Bu tür bir yoğunluk, siyasal olanın yalnızca temsil edilmesini değil, çözümlenmesini de mümkün kılar. Türkiye bağlamında da diktatörlerin ve büründükleri kılıfların doğrudan adlandırıldığı, tarihsel yükleriyle birlikte kurmacanın içine işlendiği, mesafenin asgariye indiği bir hesaplaşma zemininin gelişmesi mümkün müdür? Tam da bu noktada edebiyatın gecikmeli adalet üretme kapasitesini yeniden düşünmek gerekir.  Türkiye’de henüz anlatılmamış ama anlatılmayı bekleyen hikâye çok.

Bugünün siyasi kararlarının geleceğin edebiyatında nasıl yankılanacağını tahmin etmek zor değil. Belki de bu yüzden edebiyatın iktidarlara yönelik görünmez bir inadı ve tehdidi var: sessizce bir köşede unutulabileceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Kaçamayacaksınız, kurtulamayacaksınız. Çünkü edebiyat var. İyi ki var.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • diktatörlük
  • Junot Diaz
  • Maria Vargas Llosa
  • Oscar Wao’nun Tuhaf Kısa Yaşamı
  • Teke Şenliği

Önceki Yazı

SİNEMA-TİYATRO-TV

10/40/70 : Dijital sinema ve histeresis

Film, yaşamın mikro-kozmosu ya da mikro-modeli olabilir mi?

HASAN CEM ÇAL

Sonraki Yazı

SÖYLEŞİ

Evren Yesari:

"Ben yola bir kapıyı bulmak için çıkmıştım aslında..."

“...Eskiden vardıysa bile bu kapı zamanında buhar olup uçmuştu. Dolayısıyla ben de Buharkapı’yı bulmuş oldum. O dakikadan sonra semt tümüyle bana ait oldu, benim buluşum oldu, ben de vakerdim.”

HAYDAR ALİ ALBAYRAK
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist