David Szalay’ın Beden’i, merkezine aldığı István karakteri üzerinden yirmi birinci yüzyıl dünyasında “aşk”, “yakınlık”, “geçmiş”, “statü”, “arkadaşlık”, “ilişki” ve “zenginlik” gibi meseleleri tartışmaya açan, Macaristan’daki sakin bir apartman dairesinden giderek dünyanın farklı coğrafyalarına yayılan bir roman olarak dikkat çeker. Erkeklik, sınıf ve göç deneyimi üzerine kurduğu hikâye; inşa edilen biçimsel yapı; karakter psikolojisini geri plana iten radikal anlatım tarzıyla ön plana çıkan roman, birçok açıdan üzerine düşünmeye değer bir metin olarak görülebilir. Okura iç dünyasını kapayan, bir noktada onu reddeden, bunun yerine onu farklı dikkatlere davet eden István; hayatın akışı içinde sürüklenen, çoğu zaman ne düşündüğü bile bilinmeyen bir figür olarak belirir. Bu yönüyle Beden, yirmi birinci yüzyıl romanında yeniden gündeme gelen “dışsallık” (exteriority) estetiğinin en güçlü örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.
Romanın hikâyesi ilk bakışta oldukça yalın görünür. Macaristan’da büyüyen István’ın gençliğinden orta yaşlarına kadar uzanan yaşam çizgisi hikâyenin ana izleğini oluşturur. David Szalay’ın amacı bu noktada klasik anlamda bir büyüme veya olgunlaşma romanı yazmak değil, çok geçmeden sapacağı yeni yollara giderken bir alt hikâye geliştirmektir. István’ın hayatındaki dönüm noktaları, karakterin bilinçli tercihleri sonucunda ortaya çıkmaz; aksine, çoğu zaman dışsal güçler tarafından belirlenir ve bu yönüyle roman, giderek daha da katmanlaşır. Tesadüfler, ekonomik koşullar, ilişki tercihleri, savaş, göç ve sınıfsal hareketlilik onun yaşamını şekillendiren ana başlıklar olarak gelişir. Bütün bu meselelerin kesişim kümesinde yer alan István, olayları yöneten değil, olayların yön verdiği bir karakter olarak hareket eder. Romanın dramatik gücü de tam olarak bu noktada ortaya çıkar: modern bireyin özgür iradesine ilişkin liberal mit, roman boyunca sistemli biçimde aşındırılır.
Bu açıdan bakıldığında Beden, modernitenin temel varsayımlarından biri olan özerk birey fikrine yöneltilmiş güçlü bir eleştiri olarak okunabilir.
On dokuzuncu yüzyıl romanında karakterler çoğunlukla kendi kaderlerini belirlemeye çalışan özneler olarak belirir. Emma Bovary de Anna Karenina da Goriot Baba da bu tür karakterlerdendir. Kimi zaman kendi yaşamları üzerinde doğrudan söz sahibidirler, kimi zaman akıntıya karşı mücadele eder, sürüklenirler. Oysa Szalay’ın dünyasında birey, tarihsel ve toplumsal kuvvetlerin ortasında savrulan kırılgan bir varlıktır sadece. István’ın yaşamındaki büyük dönüşümlerin çoğu kendi kararlarının ürünü değildir. Çocuklukta yaşadığı travmatik ilişki, askerlik deneyimi, iş hayatındaki yükselişi ve giderek farklı bir noktaya evrilen romantik ilişkileri onun tercihlerinden çok çevresindeki insanların ve koşulların etkisiyle şekillenir. Böylece roman giderek bireysel iradeden çok yapısal belirlenimlerin biçimlendirdiği bir hikâyeye dönüşür.
Romanın en dikkat çekici özelliklerinden biri anlatım tarzıdır. Szalay, önceki eserlerine kıyasla (The Innocent, All That Man Is, Turbulence gibi) Beden’de daha yalın ve arındırılmış bir dil kullanır. İç monologlar daha da azalmış, karakter ve onun tasviri daha az yer tutar olmuştur. Okur, roman boyunca hiçbir zaman tam anlamıyla István’ın zihnine girmez, onun iç sesini duymaz, onun duygularına yakınlaşmaz; aksine, onu yalnızca davranışları, sözleri ve başkalarının ona verdiği tepkiler aracılığıyla/üzerinden tanır. Bu tercih ilk bakışta bir tür noksanlık gibi görünse de romanın estetik gücü tam da bu eksiklik hissinden doğar; çünkü Szalay, karakter psikolojisine odaklanmak, onu açıklamak yerine István’ı çoğu zaman görünmez kılarak okuru sürekli olarak yorum yapmaya zorlar. Bu yönüyle de okurun romandaki yeri ve hikâye karşısındaki konumu da sürekli olarak değişir, tartışmaya açılır. Karakter kadar okur da farklı bir yere konumlanır.
Beden’in çağdaş edebiyatta sıkça rastlanan “içsellik romanı” geleneğine karşı(t) bir yerde durduğunu söylemek mümkün. Karakterlerin bilinç akışlarına ve duygusal deneyimlerine odaklanan romanların aksine Beden, okura hiçbir zaman olaylar karşısında karaktere dair duygusal açıklamalar, yönelimler, ifadeler barındırmaz. Karakterinin ne hissettiğini söylemez. Onun yerine bedenin, davranışın ve eylemin kendisini anlatır. Tam da bu nedenle romanın başlığı olan “beden”, yalnızca canlı/biyolojik bir organizma olmanın ötesinde, aynı zamanda deneyimin fiziksel boyutuna işaret eder. İnsan varoluşunun öncelikle bedensel bir deneyim olduğu fikri romanın temel eksenlerinden biri olarak bu fikirden hareketle gelişir. Roman, başlığından itibaren bu fikir üzerinden hareket eder.
Szalay’ın bedene verdiği önem özellikle cinsellik sahnelerinde belirginleşir. Roman boyunca cinsel deneyimler yalnızca arzu veya romantizm bağlamında ele alınmaz. Cinsellik aynı zamanda iktidarın, sınıfın ve toplumsal ilişkilerin işlediği bir alan olarak sunulur. István’ın henüz gençlik yıllarında yaşadığı ilişki, arzudan çok sömürü ve manipülasyonla ilgilidir. Roman ilerledikçe cinsellik farklı biçimlerde tekrar okur karşısına çıkar; ancak her seferinde karakterin psikolojisini açıklayan bir unsur olmaktan çok toplumsal konumunu belirleyen bir güç olarak işlev görür. Bu açıdan roman, bedenin toplumsal dolaşımını ve ekonomik ilişkilerle kurduğu bağı dikkat çekici bir şekilde görünür kılar.
Erkeklik meselesi de romanın merkezinde yer alan ana izleklerden biri olarak kitapta belirir. Szalay’ın erkeklik anlayışı geleneksel kahramanlık anlatılarından farklı ve uzak bir yerde durur. István, daha önce de belirtildiği üzere güçlü görünse de aslında son derece edilgin bir karakterdir. Hayatını yönlendiren kararları çoğu zaman o değil, onun adına/yerine başkaları verir. Onun sessizliği, gücün değil kırılganlığın göstergesidir. Bu nedenle bir tür erkeklik krizi üzerinden yorumlanabilecek roman, erkekliği saldırgan bir özne konumundan çıkarıp nesneleşmiş bir deneyim olarak ele alır. István çoğu zaman arzunun öznesi değil nesnesidir. İnsanlar onu kullanır, yönlendirir ve ona anlam yükler. Kendisiyse çoğu zaman bu süreçleri yalnızca yaşar. Bu noktada okurun zihnine birbirine paralel olarak düşünülebilecek, iki farklı coğrafyadan iki roman ve iki karakteri hatırlayan bir değer çıkar: Albert Camus’nün Meursault karakteriyle (Yabancı) Aziz Nesin’in Yaşar’ı (Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz). Szalay’ın István’ı da tıpkı Albert Camus’nün Meursault ve Aziz Nesin’in Yaşar’ı gibi kendi hikâyesinin kahramanı, merkez noktası olamaz. Etken değil edilgen bir pozisyonda hikâye boyunca sürüklenir.
Romanın tartışmaya açtığı bir başka önemli konu sınıf meselesi. István’ın hayatı boyunca yaşadığı sınıfsal hareketlilik, eserin temel yapısal unsurlarından biridir. István’ın Macaristan’daki mütevazı yaşamından başlayarak Londra’nın elit çevrelerine kadar uzanan yolculuğu, Avrupa’nın son otuz yıldaki ekonomik dönüşümlerinin de bir panoramasını sunar. Ancak bu yükseliş klasik bir başarı/yükseliş hikâyesi gibi gelişmez, en azından olaylar o şekilde ilerlemez. Aksine, sınıf atlamanın beraberinde getirdiği yabancılaşma duygusu sürekli olarak vurgulanır. István yeni çevrelere girdikçe daha mutlu veya daha özgür olmaz. Toplumsal konumu değişse de varoluşsal yalnızlığı devam eder. Roman boyunca István’ın içerisinde olduğu ilişkiler ağının da bir parçası olduğu türlü deneyimlerin bağ kurulabilir, derinleştirilebilir, özgürleştirici olmadığı bize sık sık hatırlatılır. Annesiyle ilişkisi de, iş arkadaşları ve sevgilileriyle deneyimleri de benzer şekilde gelişir.
Özerk bir başlık olarak göç deneyimi de romanın önemli katmanlarından biri olarak görülebilir. Macaristan’dan ayrılan István, Avrupa’nın farklı şehirlerinde peş peşe dolaşırken/dolanırken yalnızca fiziksel değil kültürel bir yer değiştirme de yaşar. Göç, burada kimlik inşasının romantik bir anlatısı olarak sunulmak yerine karakterin aidiyetsizlik hissini derinleştiren bir süreç olarak ön plana çıkar. István hiçbir yere tam anlamıyla ait değildir/olamaz. Tam da bu noktada romanın günümüz dünyasının en temel krizlerinden biri olan göçe, aidiyetsizliğe, yersizlik yurtsuzluğa dair bir anlatı geliştirdiği söylenebilir. Bütün bu duygulanımlardan uzak kalmak onu belirli noktalarda hissizleştirir, dünyayla bağını zayıflatır, elit ortamlardaki varlığını tuhaflaştırır, davranışlarını anlamsızlaştırır. Belirli bir kimliğe sahip olmak, bir yere/kişiye karşı aidiyet hissetmek, kültürel anlamda birtakım alışkanlıklara sahip olmak onun için anlamsız birer unsura dönüşür.
David Szalay’ın Beden’i erkeklik, sınıf, göç, beden ve dil gibi meseleleri işlerken radikal bir dışsallık estetiği aracılığıyla insan yaşamının açıklanamaz ve çoğu zaman anlamsız görünen yönlerini görünür kılar. István’ın hayatı bireysel bir hikâye olmaktan çıkarak çağdaş insanın varoluş koşullarına dair geniş bir alegoriye dönüşür. Tam da bu nedenle Beden, yalnızca bir karakterin değil, bedenin içine hapsolmuş bütün insanların romanı olarak görülebilir.