• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Geçmişi bugünde konuşturmak: Homeros

“İlyada daha çok savaşçı erkek topluluğunun, savaş halinde çaresiz kadınların, kölelerin, alınıp satılan kadınların üzerinden ilerlerken, Odysseia’da kadın tehlikeli, büyülü ve bağlayıcıdır.”

Wright Barker tarafından 1889 yılında yapılan tablo Yunan mitolojisindeki büyücü tanrıça  Kirke'yi, büyüleyerek vahşi hayvanlara dönüştürdüğü insanların arasında tasvir ediyor. / Sağda: Bir vazo resminde savaş tanrıçası Athena.

TÜRKAN CİM IŞIK

@e-posta

DENEME

9 Nisan 2026

PAYLAŞ

Çanakkale Manfred Osman Korfmann Kütüphanesi’nde yazdım bu yazıyı. Bugün düzeltmek için son kez uğradım. Üç kişiyiz toplam. 1890 tarihli bu yapı, Cumhuriyet döneminde tütün deposu olarak kullanılmış. 2006’da belediye satın almış ve Çanakkale-Tübingen Troia Vakfı’na kütüphane olarak tahsis edilmiş. Seksenli yıllardan itibaren Troya kazılarını yöneten, vakfın kuruluşunda çaba harcayan ve çok sevilen Korfmann, 2005’te vefatından önce kütüphanesini Çanakkale’ye bağışlamış; böylece bu kütüphanenin de bir bakıma kurucusu olmuş. Kütüphanede Homeros üzerine düşünürken, Melih Cevdet Anday’ın bir yazısı düştü aklıma. Anday, Tanpınar’ın kendisine Euripides’i sevip sevmediğini sorduğunu ve, “Ben eskisi kadar sevmiyorum” dediğini aktarır bu yazıda. Aynı metin, başka bir zamanda bambaşka şeyler söyleyebilirdi demek.

Biraz önceye gidelim. 2002 yılında Homeros’un dizeleriyle ölümsüzleşen Troya’nın hemen karşısında, destanın önemli mekânlarından biri olan Bozcaada’da (Tenedos), Homeros Okuması ve Ozanın Günü adlı bir etkinlik başladı. Kurucuları Manfred Korfmann, Haluk Şahin ve Cevat Çapan’dı. Bozcaada ile Troya arasında antik söylencelerden bu yana devam eden ilişki böylece gerçek bir zemin buldu. “Gül parmaklı ağustos şafaklarını” uyandırıp defalarca çeşitli dillerde dinledik, dinliyoruz ozanın dizelerini.

Homeros'un temsili büstü. British Museum.

Roland Barthes ilk kez 1967’de yayınlanan “Yazarın Ölümü” adlı denemesinde, metnin anlamının yazarın niyetine değil, okurun yorumuna bağlı olduğunu anlatır. Yani okurun doğmasının karşılığı yazarın ölümüdür. Okuyucu metni yeniden kuracak özgürlüğe sahiptir. Yazarın niyetinden bağımsızdır bu. Bazı metinler ise defalarca okumaya açıktır. Okur kendi anlama biçimleri ve tarihsel değişimler etrafında geçmişe yeniden bakarak başka anlam katmanlarının açılmasını sağlar.

Batı edebiyatının temeli kabul edilen ve anlatı geleneğinin merkezini oluşturan bu dizelerin içindeki antik Yunan, Anadolu mutfağına ait bazı sunumların, yeme alışkanlıklarının, kullanılan araç gereçlerin izini sürmek amacıyla bu kış yeni bir okuma yaptım. Aslında İlyada için 2010 yılında yapmıştım ve beni çok heyecanlandıran şu dizelerle karşılaşmıştım.

“Mutlu bir adamın buğday arpa tarlasında,

Orakçılar karşılıklı sıra olur yürürlerse nasıl,

Biçip biçip yere düşürürlerse sarı başakları

Troyalılarla Akhalar birbirlerine öyle saldırdı.” (İlyada, 11. Bölüm)

Bu dizeler beni çocukluğumda bir sahneye götürmüş, buğday tarlalarında şarkılar söyleyerek son kalan sıraları birbirlerine doğru, abartılı beden hareketleriyle deren gövdelerin inip kalkışındaki ahenk ve o folklorik ritüel yeniden aklıma düşmüştü.

İlyada, Troya Savaşı’nı anlatan bir metin. Savaşın son zamanlarını... Planlar, saldırılar, ölen kahramanlar ve öfke... Mutfak üzerinden anlatırsam, tanrıların ve onların yönlendirdiği tanrıçaların sürekli yön verdiği, akıl oyunlarıyla ve kurnazlıklarla savaş sürüp giderken şaraplar sağraklara doluyor; kızaran etlerden çıkan dumanlar dolana dolana göklere ağıyor; etle, şarapla savaşçılar karınlarını doyuruyordu. Keçiler, koyunlar, öküzler, domuzlar ve geyikler kızarıyor, kesilen hayvanlar ve toprağa dökülen şaraplar tanrılara sunuluyordu.

İki kitapta da (İlyada ve Odysseia) tam olarak bir tarif olmamakla beraber; sofra malzemeleri, hayvanların kesimi ve yemeğe hazırlanışı, içki kapları, sunum ritüelleri, armağanlar arasında sofraya ve mutfağa dair izler sürmek mümkün. İlyada’nın 5. Bölümünde Ares’in yarasını iyileştirmek için kullanılan yöntem, Anadolu’nun bazı yerlerinde hâlâ kullanılan, teleme peynirinin ve incirin çekirdekleriyle beraber dövülmesiyle elde edilen öze ılık sütün ağır ağır karıştırılarak akıtılmasıyla yapılan incir uyutması tatlısının atası olarak görünüyor.

Ak sütle incir özü karıştırılır da hani,

Çarçabuk koyulaşıverir sulu süt,

Mayalanıverir göz önünde,

Saldırgan Ares’i iyileştirdi paian Tanrı.

Göz açıp, kapayıncaya dek…” (5. Bölüm)

Biraz araştırınca, Sayın Rıdvan Gölcük’ün 2024 yılında teleme üzerinden, alıntı yaptığım bölümle tarihsel bağ kurduğu çalışmaları olduğunu öğrenmiş oldum. Bir diğer tarifse, 11. Bölüm’de Tenedoslu savaş ganimeti Hekamede’nin kölesi olduğu Nestor’a hazırladığı kykeon olarak görünüyor. Bozcaada yani Tenedos bu savaşta yakılıp yıkılıyor; taş üstünde taş kalmıyor.

Hekamede önce bir masa çekti önlerine; parlak koyu tezgâhlı, güzel cilalı bir masa. İçinde içkiye katık olacak bir soğan ve sarı bal bulunan bronz bir tabak koydu masaya. Yanına kutsal arpa unu geldi. Güzel kadın, bir kabın içinde, pramnos şarabıyla onlara kykeon hazırladı. Bronz bir rendeyle, içine keçi peyniri rendeledi. Üzerine arpa unu serpti ve kykeon hazır olunca onları içmeye davet etti.

Yemeklere eşlik eden şaraplar ise yalnızca bir içki değil destanlarda. Savaşanlara cesaret veren, tanrıları kutsayan törenlerde toprağa dökülen ve denize rengini veren kutsal bir içecek. Odysseia’da ise sofra başka başlıklarla karşımıza çıkar. Savaş sonrası Odysseus’un eve dönüşteki on yıl süren yolculuğu anlatan destanda, sofra misafirperverliğin bir simgesidir aynı zamanda. Yine şarap, et ve tahılın baş rolde olduğu yiyeceklerle hazırlanır sofralar. Hazırlama biçimleri değişmez. Kykeon bu kez sihirli otlarla zenginleştirilmiş bir unutkanlık iksiri olarak çıkar, güzel belikli, insan sesli Kirke’nin konağında karşımıza. Sofralar, içecekler, yiyecekler, baharatlar ve otlar... En çok et! Peki, bunları kim hazırlıyordu? Nerede pişiyordu onca tahıl? Kadınlar nerede yiyordu? Başka bir pencereden bakmaya başladım. Metnin eril dili beni hayrete düşürmeye başladı ve bu kez buradan yeni bir okuma başladı.

Carol J. Adams, Etin Cinsel Politikası adlı kitabında şöyle yazar: “Et kraldır.” Eti tanımlayan bu sözcük, erkek gücünü simgeleyen bir sözcüktür. Et yiyenlerin, et dışındaki her yiyecek için genellikle kullandığı bir terim olan sebze, aynı etin erkekle özdeşleştirilmesi gibi, kadınla özdeşleştirilmiş ve bilinçaltı düzeyde kadının toplayıcı olduğu zamanı canlandırmıştır. Yine aynı kitaptan alıntılayayım: “İktidar sahipleri hep et yemişlerdir; beslenme alışkanlıkları yalnızca sınıfsal ayrımı açığa vurmaz, aynı zamanda ataerkil ayrımı da belli eder. Kadınların, ikinci sınıf yurttaşların, ataerkil kültürde ikinci sınıf sayılan yiyecekleri yemesi daha olasıdır: Etten ziyade sebzeler, meyveler ve tahıllar.

Akhalar’ın kamp sofralarında başlayan bu dile örnekler okudukça çoğalıyordu. Başka bir bölümde, savaş ganimeti olarak köleleştirme (Briseis ve Hekamede), sahip olma, hatta el koyma (Briseis için Akhilleus ve Agamemnon’un küslüğü) yöntemiyle savaşın kaderini belirleyecek öfkeler doğuyordu. Kadınların kaderi olan dokuma tezgâhlarının başlarında (Hekabe ve Andromakhe) erkeklerinin işlerine karışmadan, bağlılık ve adanmışlıkla, çektikleri acıların dizelere dönüşmesini okuyordum ve okudukça hayrete düştüm. Hatta tanrılar arasında da bu düzen devam ediyordu. Zeus ve Hera arasında sürekli bir gerilim vardı. Kurnazca oyunlar. Zeus baş edemediği zekâsıyla Hera’yı şiddet uygulayarak, cezalandırarak sindirme yolunu seçiyordu. Mitoloji burada bir mesaj veriyordu sanki: Tanrılar bile böyle davranıyorsa, ey siz faniler?.. Hatta neredeyse tek tanrılı dinlerin dayanağı olabilecek bir açıklıkta verilen bir mesaj.

Kalypso’nun adası, Herbert James Draper, 1897. Atlas'ın kızı olan Kalypso, Troya Savaşı'ndan dönen Odysseus'a âşık olur ve ölümsüzlük vadiyle onu bu adada alıkoyar.

Odysseia’da, beşinci bölümde, Kalypso yedi yıl duraklamasına sebep olur Odysseus’un. Ancak sonunda gitmeye karar verdiğinde, tanrıların da araya girmesiyle onu bırakır. Odysseus’u bırakması için Hermes’i gönderen tanrılara seslenir:

“Amma da kıskançsınız tanrılar! Yazık size,

Çok görürsünüz bir erkekle yatmasını bir tanrıçanın.”

Ancak Kalypso’nun bu sorusu destanda yanıtsız kalır. O da boyun eğer buyruğuna Zeus’un.

Kirke önemli kadın figürlerinden biri. Onuncu bölümde, hizmetçileriyle yaşadığı konağında özgür bir kadındır. Destanda büyü ve tehlike diliyle aktarılır. Öyle ki, kendi alanına ve kendini savunma gücüne sahip olan Kirke, tehlikeli bulduklarını hayvana çevirirken, kahramana büyüsü işlemez ve itaatkâr bir kadına dönüşür.

Odysseia’nın kapanışı ise oldukça kanlı bir kavuşmayla olur. Savaş ve sonrasındaki yolculukla beraber 20 yıl bekleyen Penelope’nin sarayına yerleşen arsız ve zorba taliplilerini işkencelerle öldürür Odysseus. Taliplilerle beraber olan 12 kadın hizmetli de idam edilir. Bütün anlatıyı kuran erkek dilidir. Hizmetli kadınlar birer köledir. Kadın bedeni hem kullanılır hem de kefaretini ölerek öder.

Homeros metinleri mutfak, sofra ve kadınlar üzerinden bugünden değerlendirildiğinde, toplumsal düzenin cinsiyetler üzerinden kendini yeniden ürettiği alanlara dönüşüyor. İlyada daha çok savaşçı erkek topluluğunun, savaş halinde çaresiz kadınların, kölelerin, alınıp satılan kadınların üzerinden ilerlerken, Odysseia’da kadın tehlikeli, büyülü ve bağlayıcıdır. Ancak çok kurnaz Odysseus hepsiyle baş eder. Her iki destanda da kadının emeği görünmez ya da erkek kahramana hizmet için görünür olabilir. Penelope gizlendiği iç odalarda dokur ve Odysseus’u bekler, Andromakhe evde iplik eğirir, Kirke itaatkârlaşır ve Kalypso’nun eleştirisi duyulmaz. Birbirinden farklı kaderlere sahip kadınların hikâyesi, erkeğin serüvenini görünür kılan bir malzeme olmaktan öte gitmez.

İlginç olan şudur: Metin varlığını kadın karakterlere borçluyken, savaş ve yolculuk erkekler üzerinden anlatır. Simone De Beauvoir’ın İkinci Cins adlı kitabında bahsettiği, “kimliğin inşa süreçleri” burada tam olarak örneğini bulur. Kadınlar döngüsel emeğe, kapalı mekânlara, bekleyişe ve acıya mahkûm içkin varlıklar olarak yer alırken, erkekler aşkın varlıklardır. Tarih yazar, savaşır, ölümsüzleşirler.

Bazı büyük metinler hiçbir zaman tek okumaya sığmaz. Melih Cevdet Anday’ın 1963 tarihli “Bilge ve Masal” yazısının bana hatırlattığı buydu. Barthes da bunu imlemişti. Belki de Homeros’un ölümsüzlüğü buradan kaynaklanıyor. Yalnızca anlattıklarından değil, sessiz bıraktıklarından. Okumanın mücevher kutusu tam da burada açılıyor.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • homeros
  • ilyada
  • Odysseia

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Para Gürültüsü:

İleri saran dünya, geri alınan zaman

“Para Gürültüsü, üretici emeğin dönüştürdüğü dünyanın artık emeğe ihtiyaç duymadığı günümüzde yoksulluğun ne olduğunu, zamana nasıl tutunulacağını, ‘yuva’nın nerede kurulup bozulduğunu soruşturan bir anlatı.”

DİLA KELEŞ

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Turgay Fişekçi:

Günlük hayatı şiirle yeniden kurmak

“Fişekçi’nin şiirleri günlük hayatı kucaklar ve onu sıradışı bir hale getirirler; günlük hayatın dilini öyle bir kullanırlar ki, onu yeniden inşa ederler. Ve işte bu şiirde, küçük ve sıradan olan, artık büyük ve önemlidir.”

CANBERK DOĞALI
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist