• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Zorba zamanlar: Ahmet Telli’nin kalemleri

“Büyük bir okyanustan mürekkep şiir dünyasının sakinidir Telli. Geçmişin akmaya son vermesi onun da mürekkebinin tükenmesi demektir.”

ÖZGÜR TABUROĞLU

@e-posta

DENEME

16 Nisan 2026

PAYLAŞ

Ahmet Telli, “bulaştığı nesneleri nefessiz bırakan” bir maziyle aralıksız yüzleşir. Hatıraların şimdiki zamana ve mekâna fazla yer bırakmadığını bazı sözcüklerden anlarız; yosun, gölge, kekre, külrengi, solgun, tenha, unutma, yorgun, kekeme, yığılma gibi. Böyle sözcükler zamandaki habis birikmenin ifadesi bazı desenler oluşturur. Zamanın tortuları mekânı da daraltır. Böyle bir zamanın akışı sıhhatsiz ve işgalcidir. Hali ve geleceği ele geçirmek üzere akar. Onlarla bir deltada buluşmaz, geniş bir zamanın dokusuna dahil olmaz. “Nice cesetleri bıraka bıraka kıyıya” ilerler. Bu hidrolik modele göre bazen aynı akış tümüyle durur, geçmişte bir yerde takılır. Bu kesinti şimdide bir sarsıntı, sallantı gibi duyulur. Şair dışında pek çok kişi buna alışır ve zamandan yoksun, gayrisahih bir dünyada bu sayede günlerini daha rahat geçirirler. Arada keyifli saatler bu zamansızlıkta mümkündür. Zaman kesilmese bile mutlaka akışında bir tortulaşma yaratır, delta açar. Doğrudan varoluş okyanusuna karışmaz. Kendi kalıntısını ardında bırakır. Şair biraz da bu yapıyı gözetir ve denetler; onun sıhhatsiz akışına mümkün mertebe yön vermeye çalışır. Büyük bir okyanustan mürekkep şiir dünyasının sakinidir. Geçmişin akmaya son vermesi onun da mürekkebinin tükenmesi demektir. O zaman harcıâlem, beylik dizelerden başkasını kaleme alamaz.

Telli’nin tükenmez kalemlere olan sevgisizliği burada bir mecaza imkân verir. Tükenmezkalem tükenmiş bir mürekkebin kalıntısıdır. Oysa onun sevdiği dolmakalemler bu okyanustan çekilen canlı mürekkeple tekrar tekrar doldurulurlar. Okyanuslar küçük su birikintileri, kirli ıslaklıklar bırakır ardında. Şair bu mürekkebi eğip bükerek harflere dönüştürür. Zamandan mürekkep bir şiir harfler sayesinde kendi şiir mekânını açar. Harf de ses ve renk gibi maddidir, cisimsiz değildir; mürekkebin pek çoğu zamanında suya yazılmış harflerle sarf edilmiş olsa da. O yüzden idareli kullanmalıdır. Şiirlerdeki tutumluluk da biraz bundan olabilir. Bu kıtlıkta şiirin katığı sere serpe akmadığından, “kalemden damlayan yeşil aguya” dönüşebilir. Dolmakalemin, hokkaya batırılan yazı aletinin veya divitin daldığı okyanusun son kalan parçaları kirlenmiş, rengini değiştirmiş olabilir. “Zehirli” bir mürekkeple şimdi ve geleceği kurmanın yolları aranır bu durumda: “Cam yeşil kıvamındaydı zamanlar /Şimdi yaşıyorsun yosun tutmuş gibi her şey.”

Geçmiş zamanın zorbalığını çok sayıda imge farklı yollardan işaretler. “Zorba zaman” kendisini genişletirken etrafını daraltır, darlar. Yığılan hatıralar kendi halinde bu zorbalığı yaratır zaten. Adım atacak yer kalmaz, her yer gölgelenir, kararır. Üstelik kendi hilafına geleceği zorbalar. Kendi akışını da durdurur. Zaman genleştikçe mekân boşalır. Onun tesiri altındaki bellek ya çok dolu ya da boştur. Şiir en azından eşyayı biraz ötelemek için bir karşı kuvvet yaratır. Habis zaman genişledikçe daralan mekânlara sıkışırız; “Paslı bir iman” ile gelen mazi şairin halini bozar, mekânını daraltır, boşaltır veya doldurur. Onu kekeme bırakmak için uğraşır. Onun yolu ortasına bir kaya gibi “mıhlanır”. Hatırlamak ise zamanı susturmak, geçmişe gömmek demektir. Aslında hiçbir şey bu şekilde geçmişten dönmez. “Kayda geçmemiş hatıralar” etrafa saçılır. “Zamanın gözeneklerine” bulaşan “zorba mazi” bulaştığı nesneleri gözeneksiz bırakır; “ne olduğunu hiç bilmediği” şeyleri getirir. Bu sırada başkasının belleği dolar veya boşalır sanki. “Eski bir yaranın” sevgisiyle zuhur eder geçmiş. Şimdiye katılmak, geleceğe meyletmek yerine kendisini “derine dalan kök” gibi sabitler.

Geçmiş halden ne kadar uzaklaşırsa onu o kadar rahatsız eder. Şimdi ve buradanın sakinlerinin bir zorbanın elinden kurtulup kendilerine ferah mekânlar kurmalarına, orada gerinip kendilerine gelmelerine fırsat vermez. Bir yaşam belirtisi olarak imgelemeye, sesin, ışığın duyumuna yer kalmaz. Zamanın zorbalığından şairin kurtardığı birkaç diyalektik imge onun sakin devrimciliğini kanıtlayacağı sınırlı alanlar açar; geçmişin gölgesi orayı yeniden karartana kadar. Diyalektik imge zaman blokları ortasında anlık bir kısa devre yaratır; paralel evrenler arasında bir portal gibi açılır ve kapanır. Şair o kısıtlı anda mazinin ötesindeki geniş zamanı görür gibi olur, oradan bir izlenim edinir. O an fazla hatırlamayan veya tümüyle unutan birinin yerine “sadece” bir anı olur sanki. Ne okyanusun sakinidir ne de çölün. Hareketi hem engelleyen hem de mümkün kılan bir yerçekimine kapılır o anda. Sessizlik ve gürültü bir sesle aralanır; “küflü tarih kokusu” bir süre için kaybolur. Öyle ki, o anda “her yaprak hışırtısı bir cümle” olabilir. Sıhhatsiz bir hatırlama ve unutuşun ölüme hizmet eden zorbalığı o an için geri çekilir. Bu eytişimle birlikte “hatırladıkça yaprak döken” bir tabiatın duyusu kaybolur; tabiat yeni bir titreşimle açılır; canlılık ölüme bir an için egemen olur.

Bu aralanmayı, soluklanmayı mümkün kılan da şairin arayışlarıdır. Ne tarafa düştüğü pek belli olmayan o ülkenin umuduyla güne uyanır. Nispetsiz büyük ülküler altında saklı kalmış o mütevazı yer ve zamanın arayışı sayesinde zaman genişler, mekân açılır. Orada “yerle yeksan olanın” kaydı bulunmaz. Şair orada ne olduğunu sezgisel aklına danışarak tahlil etmek üzere birkaç dize bırakır. Bu dizeler daha çok bir keder ifadesidir; ölmüşü, sağ kalmışı ayırmayan bir yasın dile gelmesidir. Hesap sorma niyeti de taşır. Muallakta olana değen böyle dizeler bir işaret fişeği gibi kısa bir parıldama ânı ile etrafı aydınlatır ve söner. Devrimci bir belleğin, ölüm haberlerinden kurulu anıların yanına bir de bunları koyar. Karşı devrimin yıkıntıları altında tek seçeneğin ölmek olmadığı anlaşılır böylece. Ardında hep ezberler, beylik laflar bırakan mazi yeni bir cümleye, anlama kavuşur; “hatıraların çatlaklarından” farklı bir ses çıkar. Hayatı ezbere yaşamaya kısa bir süre için ara verilir. Yitirdiklerine öylece “ahrazlaşarak bakan” şair bu imgeyle farklı bir ifadesini bulan şimdisini bile hatırlamadıkça yaşamayacağını fark eder.

Şairin tarih meleği gibi yaşadığı müşkül burada bir kez daha belli olur: “Tam uçurumun kıyısında bir kırık dala tutunarak bakakalır” önünde yığılana. Geçmiş o istisnai anda hale musallat olmaktan geri durur. Diyalektik imgenin direncini şimdilik aşamaz. Sürekli devrimin şekil kazandığı böyle imgeler, yazarın iradi eylemiyle, hazır bilgisi, tecrübesiyle yakalayabileceği yer ve zaman bloklarından oluşur. Bu imgeler gayriiradi bir hafızanın verimi gibi zuhur eder. Özneden çok nesneden kaynaklanır; nesneye özen gösterecek bir özne bekler karşısında. Şairin böylesi anlara daha fazla yakalanmak için yapacağı tek idman; duyu, duygu ve düşüncelerini açık tutmasıdır. Beklenen olayın kendisine nüfuz etmesi için alıştırma yapmalı, içinde ve dışında boşluklar yaratmalıdır. Hep böyle bir hazırlık içinde görünen şair, diyalektik imgenin kaynağıyla arasına birisi girmesin ister. Aradaki muhabere hattı meşgul edilmesin diye bir telaş da fark edilebilir. Bu anları serbest bıraksın diye “kendisini içine çeken kâbusun” muhitinde olması gerekir. “Kayda geçmemiş bazı şeyler” bir imgede kristalleşsin diye uğraşır. Şair için “bakakalmak” temel bir fiil niteliği kazanır. Karşısındaki yıkıntıyı zorla aralamaya çalışması; madde, nesne yığını altında imgeyi de yok eder. Şair pek çok edilgin yükleme karşın etkin bir şekilde bakışının yarattığı o kuvvetle bu yığınak arasındaki imgelerin belirmesine izin verir. Onun nazarı savunmasıza değil, kötücül olana değer. Kaba saba bir yığının eklem yerlerine gözünü diker; oradaki sızıntılardan, kırıklardan bir sesin, ışığın, yaşam belirtisinin çıkmasını sabırla bekler.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Ahmet Telli
  • Arkadaşlık Günleriydi
  • Çocuksun Sen
  • Hüznün İsyan Olur
  • Su Çürüdü

Önceki Yazı

DENEME

Hüzünlü Kaplan:

Yazmak kurtarır mı?

“Yapıtın parçalı-melez yapısı Sinno’ya yaşadıklarıyla ilgili hem bir mesafe hem özgürlük tanıyor. On dört yaşına kadar düzenli olarak üvey babasının tecavüzüne uğrayan Sinno’nun Hüzünlü Kaplan'ının tek bir satırında nefrete yer yok.”

ŞULE S. ÇİLTAŞ

Sonraki Yazı

PORTRE

Wiesław Myśliwski için şahsi bir portre denemesi

“Myśliwski’nin antropolojisinde insan okuyan veya dinleyen değil, anlatan varlıktır. Bir Myśliwski kişisinin anlatılanı dinlerken bile en önem verdiği şey, sıranın ona ne zaman geleceğidir.”

FATİH YİĞİTLER
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist