“Nezaket, sağırların duyduğu, körlerin gördüğü bir dildir.”
–Mark Twain
Andre Comte-Sponville, Büyük Erdemler Risalesi’nde[1] nezaketin ilk erdem olduğunu, tüm erdemlerin kökeni olduğunu belirtir. Ancak muğlak bir değere de sahip olduğunu ekler; çünkü Sponville’e göre, gerçek olmayan nezaket kendi içinde hilelidir ve kötüyü de içinde saklayabilir; dikkat etmek gerekir. Zaten samimi olmayan nezaketin de maskesi düşecektir. Nezakete Sponville kadar kuşkuyla yaklaşmayan Walter Benjamin ise, Parıltılar[2] adlı kitabında, nezaketin ilişkilerin sahiciliğinde önemli bir rolü olduğunu belirtir. “Nezaket ahlak kurallarının katı bir dayatması veya mücadele ânında somut bir silah değildir; fakat tam da bu iki niteliği bünyesinde barındırarak insan ilişkilerini düzenleyen bir denge unsurudur. Başkasını ‘öteki’ olarak değil, dost bir insan evladı olarak görmenin ilk adımıdır ve insanın kaba kuvvete karşı kendi değerini korumasını, başkalarıyla bir arada yaşayabilmesini sağlayan, zekânın asaletini yansıtan ve olayları katı toplumsal kurallardan kurtaran derin bir inceliktir.” Belli ki, Benjamin yine modernleşmeyle birlikte hızla çözülen bağları görmüş, dikkatimizi nezakete çekmiştir. Haklıdır, hele yaşadığımız çağda; bireysellik bu denli artmış, bu oranda paylaşımlar azalmışken. Dayanışmanın unutulduğu, sağlıklı iletişiminin yaşanamadığı, rekabetçi günümüz toplumunda, nezaket naif bir tavır muamelesi görür. Kabalık ise adeta gücün göstergesi. Siyasetten medyaya, anonim sosyal medya ilişkilerinden “doğrudanlık” kisvesiyle evlerin içine, “verimlilik ve sürdürülebilirlik” maskesiyle şehirden doğaya, artık kabalık insanın kurduğu her türlü ilişkiye yayılan bir davranış biçimi haline gelmiş durumda. İşte Renata Salecl’ın yakın zamanda Metis Yayınları’ndan çıkan Kabalık Çağı, tam da bu neoliberal zamanların bizi maruz bıraktığı hodbinliğe dikkat çekmek isteyen bir inceleme kitabı. Salecl, Antonio Gramsci’den alıntıladığı şu cümle etrafında düşünüyor: “Bugün aklın karamsarlığına, iradenin iyimserliğine her zamankinden çok ihtiyacımız var.”
Neoliberal çağ, kimlikler üzerinde açtığı gedikle bireyleri birer özne olarak tanıma ihtiyacı duymayan, onları önemsemeyen, herkesi sanki insani özelikleri olmayan bir nesneye dönüştüren, nesneye dönüşen kişilerin de doğal olarak yaşamla bağlarının gittikçe azaldığı ya da koptuğu bir çağ. Nezaketin unutulduğu, kabalığa açık bir davetiyenin kolayca çıkartıldığı, üretebilme yaratıcılığının azalıp tüketimin arttığı bir çağ. Salecl’ın kitabında kabalığı özelikle bu çağın yarattığı çıkmazlar üzerinden değerlendirmesinin nedeni de, acımasızlığın, kabalığın meziyet sayıldığı günümüz dünyasında kendinden başkasını göremeyen; sadece “ben” algısıyla var olmaya çalışan; ölçüsüz hırsları, sabırsızlığı, kibri huy edinmiş insanların içine düştüğü açmazları gözler önüne sermek istemesi.
Kaygının yükselip bireyselliğin arttığı ve insanın kendini sömürmeye başladığı bu neoliberal çağda, performans beklentisiyle olumluluğun şiddeti egemen olduğundan, özgürlükle mecburiyet arasında ayrım yapılamıyor; ortaya çıkansa patoloji ve depresyon. Neoliberalizm kıskacında, iyisiyle kötüsüyle yaşadığı her şeyin tek sorumlusu ilan edilen birey, mükemmeliyetçilik beklentisiyle yetersizlik hisleri arasında sıkışmış durumda. Kişiler girdiği yarışta bir yandan kendini pazarlarken, diğer yandan başkalarının celladına dönüşüyor. Salecl da çağın en büyük problemlerinden birinin “mükemmeliyetçilik tiranlığı” olduğunu vurgulayarak, hızlanan yaşamda insanların hep bir şeylerden eksik kaldıkları, bir şeyleri kaçırdıkları duygusundan kurtulamadıklarını; üstelik başkalarının onlardan hep iyi durumda olduğu kanısına vararak kaygıyla yaşadıklarını belirtiyor. Bu kaygı sonucunda mükemmeliyetçiliğin gittikçe yükseldiğini; kişilerin kendisinden ve toplumdan, gerçeklikten uzak beklentilerinin kendilerini ve çevrelerini acımasızca eleştirmesine neden olduğunu ve bu acımasızlığın hoşgörüyü yok edip beraberinde kabalığı yaygınlaştırdığını vurguluyor.
Kabalık Çağı’nda medyanın yeni yapılanmasıyla sınırların ve eşiklerin toptan aşındırıldığına, hatta yok olduğuna da değinen Salecl, bu durumun medyada her türlü mesafeyi ve mahremiyeti ortadan kaldırdığını; yakınlığın ve mesafesizliğin dışadönüklüğüyle her şeyin sergilendiği bir dünyada her öznenin kendinin reklam nesnesi haline geldiğini belirtiyor. Mesafenin ve mahremiyetin olmadığı yerde de doğal olarak nezaketi bulmak mümkün olmuyor. Başarı ve performans üzerine kurulu bir toplumda iletişim kopuyor, bağlar azalıyor ve her insan sanki bir yarışın içinde gibi sadece koşuyor.
Salecl, kitabında ayrıca kabalık türleri üzerinde durarak; kabalığın günümüzde özellikle çok fazla aynılığa, çok fazla olumluluğa, özelikle mutluluk zorlantısına bağlı olduğunu açıklayarak, vahşi kapitalizm ağlarında oluşturulan bu zorlantının zamanla kişilerde duyarsızlığa ve tükenmişliğe neden olması üzerinde duruyor. İnsanların bağışıklık sisteminin aşırı aynılığa karşı tepki oluşturmadığının, bu nedenle olumluluk şiddetinin olumsuzluk şiddetinden daha tehlikeli bir hal aldığının altını çiziyor. Salecl’e göre, küreselleşmeye bağlı olarak zevklerin evrenselleşmesi de kabalık çağının bir diğer sorunu. Küreselleşme, ağlar üzerinden birbiriyle iletişim halinde olan ve beraber davranan bu tekillikler toplamını, çokluğu yaratıyor; ancak bu çokluk aidiyet duygusunun, ‘biz’in yokluğuna dönüşüyor. Aynının cehennemi farklılığa yer açmazken; küreselleşme, toplumların artan ölçülerde aldırmazlıklarıyla birleşerek beraber davranmayı uzak bir ihtimal haline getiriyor. Toplumların siyasete yaklaşımları da bu durumdan payını alıyor. Siyasete karşı yaşanan apati, küreselleşmiş dünyanın sakinlerini sömürü düzenine karşı ortak direnişte kararlı tekillere değil, birbirine karşı gitgide düşmanca davranan kendi içine kapanmış izole egolara dönüştürüyor. Salecl, apatinin yaygınlaşmasında sanılanın aksine, bilginin artmasının etkili olduğunu, çünkü bu kadar bilgi bombardımanı karşısında çoğu insanın olaylara ve durumlara eleştirel bakışla yaklaşma isteği duymadığını belirtiyor. Bedelinin ne olabileceğini de Platon’dan alıntıladığı şu cümlelerle destekliyor. “Kamu meselelerinde apatinin bedeli alçaklarca yönetilmektir.” Siyasetçilerin de yaşanan krizden nasiplerini almış olduğunu vurgulayan Salecl, şeffaflığın diktatörlüğü diyebileceğimiz bu çağda siyasetçilerden talep edilen şeffaflığın siyasi bir taleple ilgisi olmadığını, siyasi karar süreçlerinin şeffaflığı talep etmediğini belirtiyor. Gerçekten de, günümüz siyasetine bakıldığında, şeffaflık talebi her şeyden önce siyasetçileri ifşa etmek, maskelerini düşürmek, haklarında skandal yaratmak için kullanılıyor. Bu talep, skandal seyircisi konumunu öngörüyor. Sorumluluk almış bir yurttaşın değil, pasif bir seyircinin talebi önemseniyor. Halkın siyasete katılımı, şikâyet ve yakınmadan ibaret kalıyor. Ortaya çıkansa, seyircilerle ve tüketicilerle dolu şeffaflık toplumu.
Salecl, neoliberal çağın ortaya çıkardığı vahşi kapitalizmin bireyler ve toplumlar üzerinde yarattığı patolojinin hem kendine hem çevresine acımasızlık, tükenmişlik ve bunun sonunda da sömürüye karşı duyarsızlık olarak sunduğunu, bu durumun da kabalık çağını oluşturduğunu kitap boyunca ısrarla vurguluyor. Kabalık; doğal görünen şiddetle, sahtekârlıkla, otorite karşısında duyarsızlıkla kendini var ediyor. Salecl her alana sirayet eden bu duyarsızlığı iklim krizi üzerinden de değerlendirip, krizi felaketbilimi olarak adlandırıyor. Bilime olan saygının ve inancın da azaldığına dikkat çeken yazar, bu çağda azımsanmayacak bir grubun ekolojik felaketleri reddetmesinin, doğa yıkımlarıyla ilgili mücadelenin de önünü kapattığına değiniyor. Neoliberal çağda hâkim olan sistem, sabitlik ve süreklilik kazandıran bir tahakküm tekniğine dönüşmüş durumda. Rejimin iktidar tekniği ince bir biçimle doğrudan bireyi ele geçirmiyor; daha ziyade bireyin kendiliğinden, tahakküm bağlamını kendi içine yansıtacak ve bunu özgürlük olarak yorumlayacak şekilde kendine etki etmesini istiyor. Giderek totaliter özellikler gösteren dijital gözetleme rejimi, halihazırda liberal özgürlük düşüncesinin altını da oyuyor.
Neoliberal özne, başkalarıyla çıkardan uzak, beklentinin olmadığı ilişkilere girmekte zorlanırken, sürekli performans beklentisi insanları bencilleştirip yalnızlaştırıyor, ilişkileri yoruyor. Herkes güçlü olmaya çalıştıkça kabalık normalleşiyor, yaygınlaşıyor; böylece yaşamın her alanında kabalık türlü biçimlerde kendini gösteriyor, çoğalarak büyüyen şiddetin yapı taşlarını örüyor. Ürkütücü olansa; duyulmayan, görülmeyen, susturulan yanıyla mücadele etmenin de zorlaştığı alanları oluşturması; mücadele etmedikçe daha büyük kabalık olaylarına meydan vermesi. Salecl, Kabalık Çağı’nda tüm bu sorunların altını çizerken, toplumsal sarsıntılar karşısında bile kabuğundan sıyrılamayan, başkalarıyla kader ortağı olduğunu unutmuş insanların hissizliğe gömüldüğü kış uykusundan uyanması gerektiğini, başkalarıyla empati kurarak demokrasiyi baştan filizlendirebileceğimizi vurguluyor. Bu zorlu çağın insanları olarak bizlerin de Salecl’in Kabalık Çağı’nda aktarmak istediği düşüncelerinden yola çıkarak gittikçe duyarsızlaşan toplum yapısının oluşturabileceği tehlike karşısında kabalığa karşı nezaketi savunmamız; ötekini özne olarak tanımamız; özne olabilmek için yaşamlarımızda anlam oluşturup, bu anlamın da birçok alanda kurduğumuz güçlü sevgi bağlarıyla ve gerçek dostluklarla güçlenebileceğini anlamamız gerekiyor. Unutmayalım ki, neoliberal rejimin yönelmiş olduğu tekilleşme özgürlüklerimizi elimizden alırken, özgürlüğü yeniden ve yeniden tanımlama ihtiyacı üzerine ciddi olarak düşünmemizin tam da şimdi zamanı.
[1] Andre Comte-Sponville, Büyük Erdemler Risalesi, çev. Işık Ergüden, İletişim Yayınları, İstanbul, 2020.
[2] Walter Benjamin, Parıltılar, çev. Yılmaz Öner, Belge Yayınları, İstanbul, 2016.