Kesin Döneceksiniz:
Pencerenin poetikası
“Haksız yere işinden çıkarılan bir tutunamayan nasıl olabilir?”
Gökhan Yavuz Demir
“Kararsızlık içinde acı çeken kahraman, öcünü aldıktan sonra kükreyen kahramanın yerini alır.”
–Albert Camus
“Karanlıkta ses çıkarmadan kapamasını öğrendiği penceresi vardı, […] Pencereyi ilk açtığında orada yaşamaya başlayalı sekiz yıl geçmişti. Daha açmaya başlayalı on sefer olmuştu ki, hiç açmamakla çok iyi etmiş olacağını anladı. Dedi ki, kendi kendine, ‘Bu benim talihim işte.’”
–William Faulkner
İlkin söylemek istiyorum ki, Gökhan Yavuz Demir’in yazdığı Kesin Döneceksiniz (2022) adlı romanın kahramanı Refik Çavuş’u tanıyorum. Eğer yanılmıyorsam, benim tanıdığım Refik Çavuş romandaki Refik Çavuş ise, zamanın bir döneminde, bir yerde, onu bir konferansta dinledim. José Ortega y Gasset ve Goya bağlantılı konuşmasında kitle ve iktidarın yakından bir fotoğrafını çekmişti, o dönemde ülkenin siyasal ortamını göstermek için. Sonrasında organize edilen dost cemiyeti temalı yemekli sohbetlerde, lakayt konuşmaların “Kesin döneceksiniz!” mesajını alttan alta verdiğini daha o günden biliyorum. Çavuş’un da köşesinde bunlara bıyık altından gülerek başını salladığını ve konuşanların yüzlerinde alay gördüğünü hissetmiştim. İlk defa yediği cennet çamuru tatlısını çok sevdiğini söyleyen Çavuş’a gün sonunda benim de yazı yazdığımı söylediğimde, bir an durarak yine o gülümsemesiyle karşılık verdiğini hatırlıyorum. Ben, “Hocam, eğer okursanız size yazdığım bir yazıyı göndermek isterim” dediğimde, “Tabii, olur. Gönder, bir bakayım” demişti. Ancak yazımı dil yönünden ve temellüksüz düşünce bolluğu yüzünden tatlı tatlı dövdüğünü ve buna rağmen yazıyı tamamlamam gerektiğini de salık vermişti. Ne yazık ki, o yazıyı hiçbir zaman yazıp bitiremedim! Uzatmayayım, o konferans gününden itibaren onu bir daha göremedim. Adeta sırra kadem basmıştı. Gelin görün ki, okuduğum romanda tekrar karşıma çıkacağını nasıl bilebilirdim? İşte bu yazım, ona dairdir.
Başlangıçlar
Gökhan Yavuz Demir’in Kesin Döneceksiniz adlı romanının kahramanı Refik Çavuş’a, bir sabah karısı valiliğe gidip işinin peşine düşmesi gerektiğini hatırlatır. Bunun üzerine Çavuş evinden çıkmak üzereyken, yanına parasızlık nedeniyle satmak zorunda kalacağı, özel baskılı, Miguel de Cervantes’in Don Quijote’lerini alır. O sırada her roman kahramanı gibi, ama özellikle Don Quijote’leri yanına aldığı için, Don Quijote gibi yel değirmenleriyle savaşa gider şekilde evden çıkan Çavuş’un üniversiteden ihraç edilmiş bir doçent olduğunu anlarız. İşinden edilen bu doçent, taşra hayatında modern üniversiteyi ancak anı şeklinde hatırlar. Anı şekline girmiş üniversite, artık üzeri yazma eylemiyle yenilenecek başka bir üniversitedir. Bu üniversite, geçim sıkıntısının peşini bırakmadığı bir dünyada roman yazmak ya da ona benzer bir şey yazıp şaheser yaratmaktır. Günler kaygıyla doludur; kaygı ertesi günün değil de, şimdinin kaygısıdır.
Refik Çavuş’un günler ve geceler boyu peşini bırakmayan yaşadıkları, hafızası, okudukları, yazdıkları ve yazmayı tahayyül ettikleri değildi. Onun yakasına yapışıp hesap soran alacaklısı sessiz kaldıkları, tebessümle geçiştirdikleri, “Nasıl olsa sabah olacak,” deyip kendine sakladıkları ve maalesef Hemingway’in Kilimanjaro’nun Karları’ndaki alter egosu Harry gibi hiç yazamamış olduklarıydı. (s. 17)
Hemingway’in Kilimanjaro’nun Karları’ndaki alter egosu olan Harry’si bir yana ama André Gide’in Batak’ındaki Tityre’nin tam da Çavuş gibi yazmak istediği ama bir türlü yazamadığı romanları olduğunu biliyorum. Ancak Çavuş’un Tityre gibi penceresinden dışarı bakıp olduğu yere çakılarak roman yazmaya çalıştığını zannetmiyorum. Olsun; Tityre’nin yolculuğu yolculuk yapamayan bir kişinin öyküsüdür, Çavuş’unki ise yazı eylemi içinde gerçekleşen ekmek parasının yolculuğudur. Bu yolculukta pencerenin poetikası ortaya çıkar.
Refik Çavuş sabah evinden çıkmadan önce önünde oturup tarhana çorbasının pişmesini beklediği penceresini yanına alır. Penceresini yanına alıp yola çıkan Çavuş, yolda olmadık engellerle karşılaşır. Ancak Mihail Bahtin’in de söylediği gibi, “Olaylar kişiyi değil, kişinin yazgısını şekillendirir”.[1] Olayların öznesi kahramanımız Çavuş, camideki bir cenaze sahnesinden etkilenerek, kendisinin yaşayıp da yakın çevresindekilerin ölmesini dert edindikten sonra, birazdan karşılaşacağı şeyler onun yazgısını belirlemeye başlar.
Camiden çıktığında parkın karşısındaki o küçük bakkal dükkânının kapısında pis pis sırıtarak kendisini bekleyen Hacı Ağa’nın küçük ve yapış yapış bakan gözleriyle karşılaştı. İhracından aşağı yukarı kırk sene sonra, mali durumu artık iyice tepetaklak olduğu günlerde ondan hesaba yazdırarak alışveriş yaptığı kısa bir dönem olmuştu. Eline ilk para geçtiği vakit de gidip hesabı kapatmıştı. Daha doğrusu kapattığını sanmıştı. Ama ne mümkün! Bir süre sonra Hacı Ağa yıvış yıvış bir sesle, herkesin içinde Çavuş’a hesabı ne zaman kapatacağını sormuştu. Çavuş kurşun yemiş gibi sarsılmıştı. Bir taraftan soğuk soğuk terleyerek, diğer taraftansa yerin dibine geçerek, sadece usulca, “Nasıl olur ama Hacı Ağa, geçen ay tercümeden gelen telifle kapatmıştım ya” diyebilmişti. Hacı Ağa pişkindi. “Mübarek gün yalan mı söyleyeceğim Çavuş? Aha bak, işte defter burada. Ödesen silmez miydim?” demişti, gözleriyle de herkesin net işitip işitmediğini takip ederek. “Tamam” demişti hanımının “pısırık herif”i, o hesabı bir kez daha kapatmaktan başka çaresi olmadığını kabullenerek. Nitekim çok geçmeden eline geçen parayla soluğu bakkalda almıştı. “Çıkar o defteri Hacı Ağa” demişti. Parayı vermiş ve bu sefer defterden borcu silmesini bekleyerek başında dikilmişti. Hacı Ağa borcu silmişti silmesine. Ama hesap yine kapanmamıştı. Çok geçmeden, elinde salladığı defteriyle, herkesin duyacağı yüksek bir sesle tekrar seslenmişti: “Çavuş, ne olacak bu hesap?” “Elinin körü olacak o hesap” demişti içinden Çavuş. Dışarıdan ise herkes sadece, “Aman Hacı Ağa, geçen ay ödedimdi ya, sen de defterden sildiydin ya, nereden çıktı şimdi yine bu borç?” dediğini duymuştu. Gerisi malum. Refik Çavuş kırk yıldır o hesabı kapatmaya çalışıyordu ve şimdi caddenin karşısına geçerken adı gibi biliyordu ki, o defter herkesin duyacağı ve göreceği biçimde kendisine sallanacaktı. Geçen ay yazdığı üç yazının parasının bir dahaki ay nereye gideceği belli olmuştu. Hanımının “pısırık herif”i, daha Hacı Ağa ağzını açmadan, “Tamam, bir dahaki ay kapatırız hesabı” dedi ve yürümeye devam ederek hızla dükkânın önünden geçip gitti. (s. 19, 20)[2]
Uzunca aktardığım bu olay, “hanımının pısırık herifi” olan Refik Çavuş’un gördüğü bir rüya olarak yorumlanabilir. Şöyle ki, gerçekte kapatılması gereken borç kapatılamamıştır; ancak Refik Çavuş onu kapattım sanmıştır, yani öyle arzulamıştır. Gerçek hayatta bu borcun bir türlü kapanamaması onda devamlı bir ketlenme yaratmıştır. Anladığım kadarıyla, Çavuş’ta bu ketlenme ne zaman bakkal Hacı Ağa’yla karşılaşsa açığa çıkmıştır. Ki, Çavuş, Hacı Ağa’ya şöyle demektedir: “Nasıl olur ama Hacı Ağa, geçen ay tercümeden gelen telifle kapatmıştım ya” ya da sonrasında şöyle: “Aman Hacı Ağa, geçen ay ödedimdi ya, sen de defterden sildiydin ya, nereden çıktı şimdi yine bu borç?” Demek ki, ertelenmiş ya da bir ara gerçekten gerçekleşmiş ama kendisine gerçekleşmediği yönünde uyarı verilen Çavuş’un rüyası sık sık bölünmüştür bu borç yüzünden. Çavuş’un arzusu gerçek hayatta gerçekleşememiştir ki, rüyasında gerçekleşsin. Oysa rüyalar gerçekte yerine getirilemeyen arzuların gerçekleşme yeridir. Çavuş’un rüyası, eğer bu olay bir rüyaysa, gerçek hayatta kılıf değiştirerek yerini almıştır. Kapatılması mümkün olmayan borç yinelemelerle dile gelir. Bu borç “bir dil gibi yapılanmıştır”. (Lacan)
Kesin Döneceksiniz
Yeni İnsan Yayınları
Şubat 2022
48 s.
Bunun yanında, burada arketip bir imgeyle karşılaşırız. Bu arketip imge ise, “sallama”dır. Başka bir deyişle, Yahudilerin Tanrı’ya gösterdikleri “sallamalık sunudur”. Sallamalık sunu, Tanrı’nın İsrailoğullarının günahlarından arınmaları için gerçekleştirmelerini istediği buluşma çadırının önünde, rahiplerin önderliğinde gerçekleştirilen kurban ritüelinden gelir. Tanrı’ya adanmak için temiz olduğu düşünülen küçükbaş hayvanlardan birinin belirli iç organları veya çıkarılan derileri rahipler tarafından Tanrı’ya havada sallanır. Bu ritüel borç havasında, Tanrı’nın varlığını ve yaradanlığını kutsamak için gerçekleştirilir. Sallanılan sunu, Tanrı’nın büyüklüğünün hatırlanmasının ve onun emirlerinin eksiz şekilde yerine getirilmesinin ifadesidir. Bu sunu, diğer sunular gibi büyük olmasa bile, günahkârlık ve Mısır’dan çıkış nedeniyle İsrailoğullarının Tanrı’nın gözü önünde ödemesi gerektiği borçlardan biridir. Demek ki, sallama eyleminin arkasında bu türden bir dinsel ritüel vardır. Ancak bakkal Hacı Ağa’ya borcunu ödemesi gereken Refik Çavuş’un bir Yahudi olmadığı, ama borcunu ödeme konusunda ondan kaçamadığı kesindir. Bir aracı Rahip edasıyla, Hacı Ağa’nın milletin gözü önünde, “herkesin duyacağı ve göreceği biçimde” Refik Çavuş’a doğru borç defterini havada sallaması, aç gözlü ve her bakımdan doyumsuz bir Tanrı’nın yarattığı insana karşı aldığı dokunulamazlığın / benciliğin göstergesidir. Para ve mülk sahibi bakkalın borç defterine (yasa) daha fazla dayanmak mümkün değildir. O yüzden oradan hemen uzaklaşılmalıdır. Çünkü Çavuş’un Hacı Ağa’ya sallayacak sallamalık sunusu yoktur.
Evden çıkarken penceresini yanına aldığını Hacı Ağa yüzünden unutan Refik Çavuş valiliğe varınca bir penceresi olduğunu hatırlar. Çavuş’un penceresi, nereye gitse onunla beraber giden, gölge gibi bir penceredir. Buna mukabil, kendi hayatının –aslında çoğu kişi gibi– dikizcisi konumuna gelen (getirilen?) kahramanımızın bilinç akışından okunan şunlardır:
Belirsiz ama bir o kadar da sürprizsiz hayatının gereği, Refik Çavuş kendisini neyin beklediğini aslında domuz gibi biliyordu. O kadar yıldır bitmek bilmeyen bir televizyon dizisine dönmüş hayatının sıkı bir izleyicisi olarak kendi hayatının iflah olmaz bir dikizcisiydi. Sanki kendi hayatına kendi penceresinden bakan bir tek kendisi vardı. (s. 20)
Böylesine açık, televizyon dizisine dönmüş “belirsiz ve sürprizsiz hayatın” kahramanının kendisini gittiği dairede neyin beklediğini bilmesi, gün geldiğinde öleceğini bilen Hegel’in öznesini hatırlatır. Bunun da ötesinde, kendi hayatının dikizcisi olmak için bir izne ihtiyaç olmadığı gibi, bu dikizciliğin önünde de hiçbir engel olmaması onu diğer dikizcilerden ayırmaktadır. Çavuş’un dikizciliği, kanıksanmış davranış halinde mütemadiyen kendi penceresinden gerçekleşir. Bu pencere, bürokrasinin soğuk, betonsu, cevapsız diline açılır. İşine dönmesi yönünde gelmesi muhtemel yazının gelip gelmediği sorunu, Çavuş’u Kafka’nın olumlu bir cevap bekleyen, kapıların üzerine kapandığı, roman kahramanlarından biri gibi yapar. Anlaşılan, Şato’nun, Dava’nın belirsiz, absürd ve ikircikli atmosferi her tarafımıza sinmiştir. ,
Tekrar ve aynılık ise modernliğin, modern hayatın trajedisidir. Bu açıdan Refik Çavuş’un dairedeki durumuna bakıldığında, şöyle bir tabloyla karşılaşırız:
Evrak kayıttaki memur, ki ilk zamanlar ne kadar hoşgörülü ve sevecendi, uzun zamandır olduğu gibi öfkeyle onu tersleyecekti. “Amca, kaçtır söylüyorum. Her gün buraya gelmene gerek yok. Komisyon sonuçları internetten ilan ediyor ve ayrıca sonuç size postayla da bildiriliyor. Buraya gelen bir şey yok. Haydi, uğraştırma bizi kurban olayım” diyecekti. O genç çocuk, ki artık yaşını başını almış kazık kadar adamdı, başlarda kendisine o kadar kibar davranmıştı ki, Refik Çavuş, “Ah be evladım, ne interneti, ne bilgisayarı; evde satılmadık bir şey kalmadı ki” diyemiyordu ona, utanıyordu, sanki bundan dolayı o kendisini mesul hisseder diye korkuyordu. Bu nedenle ezile büzüle, “Tamam memur bey, haklısınız. Ama gelmiş de bulundum buraya kadar. Ne olur bir bakıverseniz” diyerek karşısındakinin sabrını iyice zorluyordu. Sonrasını da biliyordu. Bir zamanların genç delikanlısı olan kazık kadar memur söylenerek, la havle çekerek, bilgisayarından komisyonun sayfasına girip ekranda çıkan o lanet olası yazıyı Çavuş’a bir de kendisi görsün de inansın diye gösteriyordu: “Başvurunuzun incelenmesi devam etmektedir.” Soruşturmaların hepsinden temiz çıkmışken, davaların tümünden beraat etmişken, hakkında düşmemiş tek bir suçlama kalmamışken, hatta kendisini üniversiteden uzaklaştıran yöneticilerin çoğu artık hayatta bile değilken ve kurulduğundan beri ilk yirmi, belki otuz komisyonun üyeleri emekli olmuşken; yani neredeyse bir asır sonra hâlâ neyin incelemesiydi ki bu devam eden! Refik Çavuş elbette bunları valilik binasında bir devlet memuruna söyleyemezdi. Onun için memura öyle boş boş baktı. Sanki tam o anda ekranda “Başvurunuz kabul edilmiştir” ibaresi çıkacakmış gibi. Ve işte o an. Memur işine dönerken, bu ihtiyar adamı teselli etmek için, ilk duyduğu günden beri kanını donduran o cümleyi kuracak: “Merak etme amca, kesin döneceksiniz.” Hiç şaşmaz. İşte dedi. İkiden sonra nasıl üç geliyorsa, bu sürprizsiz belirsizlikte, iade edilmediğini öğrendiği her seferinde birisi mutlaka bu kerameti kendinden menkul hikmeti yumurtlar: “Kesin döneceksiniz.” (s. 21, 22)[3]
Gökhan
Yavuz Demir
Tekrarlarla ve aynılıklarla örülmüş kendi hayatını kendi penceresinden dikizlediği günden beri rahat yüzü görmeyen Çavuş’un kırık bir umudun peşine düşüp, olmayacağını bile bile daireye gidip ısrarla kendini hatırlatması, Sisifos’vari trajik bilinci gösterir. Bu trajik bilinç, “Tamam memur bey, haklısınız. Ama gelmiş de bulundum buraya kadar. Ne olur bir bakıverseniz” cümlesiyle, karşısındakinin sabrını zorlayacak derecede bir ifadede anlam bulur. Kendi baktığı pencereden, karşısındaki memurun da bakmasını isteyen bir pencere düşüncesidir bu. Uzun seneleri alan, işsizlik sürecinin anlaşılabilmesi, düşünce ortaklığının kurulabilmesi ihtimaline açılan böylesi bir pencere kapalı kalmış gibidir. Yine de kendi hayatını hem içeriden hem dışarıdan dikizlediği penceredir bu. Kendisine hatırlatılan düşüncelerin şunlar olması tesadüf değildir: “Merak etme amca, kesin döneceksiniz.” Ya da “Kesin döneceksiniz.” ‒ “Kesin Döneceksiniz”. Çavuş’un kendi aciz hayatının haritasıdır, kesin döneceksiniz. Daireden de bunun bilinciyle, yani kendisine başkaları tarafından hatırlatılan bir yaşam algısıyla çıkar. Ama hafızasına gelen çocukluk anıları peşini bırakmaz.
Refik Çavuş birden çocukluğuna döndü. Ama öyle tasasız, sıkıntısız ve külliyen mutlulukla özdeşleştirilen muhayyel ve saçma sapan bir çocukluğa değil. Onunkisi, boyu ve yaşından daha büyük sıkıntılarının, korkularının, dertlerinin olduğu bir çocukluktu. Politik bir muhalif olan babasının, yaşadıkları şehirden çok uzaktaki sürüldüğü bir köye gitmek için elinde valiziyle çıktığı kapıda kendisine ve annesine nasıl sarıldığını hatırladı. Günlerce pencerede onu beklemişti. (s. 23)
Pencerede olmak, pencereden dışarıya bakmak ve pencereden bir daha gelmeyecek olduğu düşünülen babanın beklenmesiyle açığa çıkan, farklı bir penceredir buradaki. Bu pencere çocukluk imgesi kılıfında kişileşmiş, metafor yerine metonimi olmuştur. Konuşan değil, geçmişten söz üreten bir penceredir. Söz üreten pencere, sesçil anlamda geçmişte kalmış yalınkat anıları canlandırmaya yarar.
Şimdi geriye dönüp bütün bu olan bitenin öncesini hatırlamaya çalışıyordu da ne mümkün! Hani eskiden seyrettiğiniz bir film televizyonda kanal kanal gezerken önünüze yeniden düşer de daha önce izlediğiniz halde filmi ancak sahne sahne gördükçe hatırlarsınız. Bir enkaza bakan penceresinden daha evvel hiç görmediği bir manzarayı seyrettiğini tahayyül etmeye çalışmak gibiydi Refik Çavuş’un denediği şey. Kendi penceresinden kendi hayatını kendisi hiç yaşamamış gibi garipseyerek seyrediyordu. Rilke’nin 1924’te Fransızca yazdığı pencere hakkındaki şiirleri hatırladı. Ne tuhaf, Çavuş’un şu anki hissiyatına nasıl da tekabül ediyordu. Rilke’nin anlattığı, Refik Çavuş’un hikâyesiydi: O gün bir pencere gibi hissediyordu. Sanki yaşamak bakmaktan fazlası değildi. (s. 27, 28)
Geçmişle gelecek arasında bir şimdi olarak, kendi hayatına anlam vermeye çalışan Refik Çavuş bir filmin sahne sekanslarını hafıza imgeleri şeklinde görür. Romantik resmin enkazlı, gün batımı renkli arka planına bakan bir rückenfiguren[4] gibidir Ancak onun penceresi Caspar David Friedrich’ten değil, Rilke’den gelir. Çavuş’un penceresi Malte Laurids Brigge’nin Notları’nda olduğu gibi, şiirin diliyle tekrarlanarak pencereleşir. Pencereleşen, penceresini yanında gezdirir. Ve başkasının varlığına ihtiyaç duyan özne, başkası’yla kendisinin varlığını pencereden onamak ister. Evinin penceresinden bakan özne, sokağın köşesinden dönmesini beklediği başkası’nın var olma ihtimaline tutulur. Sartre’ın öznesi penceresinden kendi hayatını dikizleyen, başkası’nı arayan, onun varlığına tutunmak isteyen Çavuş’tan başkası değildir. Ancak bu başkası avukatlık bürosunda da yoktur. Avukat ona şöyle söyler:
Merhaba Çavuş. Hayırdır, beni mi bekliyordun?”
“Evet dostum, sizi bekliyordum” dedi Çavuş.
“Eğer durumunuz müsait değilse, çok meşgulseniz daha sonra da gelebilirim.”
“Müsaitim” dedi buz gibi bir sesle avukat. “Canın cehenneme!” dedi içinden Çavuş, “Hay dilini eşek arısı soksun! İnsan değil, durumdur müsait olan veya olmayan.” İçinden bunu geçirdi ama elbette asla söyleyemedi. Söyleyemediği gibi, biraz yüz bulmanın verdiği güvenle de çabucak avukatın masasının önündeki koltuğa kuruluverdi.
“Senin için ne yapabilirim Çavuş?” “Hiçbir şey. Sanırım siz değil, bir başkası da hiçbir şey yapamaz benim için. Bir gelişme var mı, onu sorayım dedim, hepsi bu.” (s. 28)
Kendisine tatmin edici bir cevap verecek olan bir başkası’nın yokluğu, son kertede öznenin kendisinde ben’in yalnızlığını iyice berkitmesini getirir. Defalarca verilmiş dilekçeler, avukat görüşmeleri, alınan benzer ve aynı cevaplar ben’i kurmaca varlık haline getirir. Yaşadığı hayatın kurmaca kahramanı ben, gördüğü manzaranın ufkunda kaybolabilir. Ama bu manzarada başkası’na yer vermedikleri için, duyulması beklenen cevap da gelmez. Başkası’nın olmadığı yerde, Çavuş’un aldığı cevap değişmez: “Kesin döneceksiniz!” Pencerenin açılacağı manzara, “Kesin döneceksiniz!” olduktan sonra yapılacak eylemler aynı şekilde sürmek zorundadır. Avukat bürosunda çay getiren kız bile, gelişiyle içten içe bunu söyler.
Elinde iki çayla içeri kız girdi. Çavuş kibarca çay için teşekkür etti. Kız hiçbir insani ifade göstermeksizin çıkıp gitti. Çavuş çaydan bir yudum aldı. Evet, bu sıcak; ülke gibi, insanlar gibi, pencere gibi bu çayı da çürütmüştü. O anda Gabo’nun Rilke’nin pencere hakkındaki şiirlerini okuduğunu anladı. Tabii ya, bugüne dek nasıl fark etmemişti? Kolera Günlerinde Aşk’ta Doktor Juvenal Urbino, papatya çayından bir yudum alır almaz, “Bu nesnede pencere tadı var” demişti. Çünkü o çay da bu çay ve pencere gibi çürümüştü; çünkü Doktor da, Çavuş da kendisini pencere gibi hissediyordu; çünkü her şey içeriden çürüdüğünde insan pencere tadında yaşıyordu; çünkü böyle olağanüstü zamanlarda yaşamak bakmaktan fazlası değildi ve işte Çavuş yine boş boş pencereden kendi küflenmiş hayatına bir yabancı gibi bakıyordu. (s. 29)
Romanın bu kısmı, entübe edilmiş bir ülkenin içeriden çekilmiş tahlili gibidir. Kullanılan “sıcak” sözcüğü, kanlıların korkusu yüzünden kum torbalarıyla kapatılmış pencerelerin dünyasını anlatır. Tıpkı Yaşar Kemal’in Demirciler Çarşısı Cinayeti’nde (1974) olduğu gibi.
Bununla birlikte, okumaya sarılan her roman kahramanı gibi, okuduğu romanların “kahramanları”ıyla özdeşlik kuran Çavuş, özdeşliği Flaubert’in Madam Bovary’sinin Emma’sıyla kuracağı yerde, Gabriel García Márquez’in Kolera Günlerinde Aşk’ta Doktor Juvenal Urbino’yla kurar. İçilen çay her ne kadar çürümüş görünse de, sönük bir anıyı tazeler gibi, pencereden görünen Proust’yen zamanın geçmişle gelecek arasında kurduğu hafıza ilişkisini tattırır. Anlaşılan, çay çürümüş bir pencere olarak, papatya çayına dönüşmüştür. Nesnenin pencere tadı vermesi, onun sıcaklığı doğrudan insana vermesindendir. Bu yüzden Çavuş’un imgesinde pencere küflenmiş, çürümüştür. Başka bir deyişle, pencere hayat olarak çürümüştür. Başka nasıl olsun ki? Doktor da, Çavuş da kendisini pencere gibi hissetmenin acı tadını almışlardır. Çünkü, “... her şey içeriden çürüdüğünde insan pencere tadında yaşıyordu; çünkü böyle olağanüstü zamanlarda yaşamak bakmaktan fazlası değildi ve işte Çavuş yine boş boş pencereden kendi küflenmiş hayatına bir yabancı gibi bakıyordu”. (s. 29)
Refik Çavuş kimdir?
Refik Çavuş, zamanın akmazlığını dibine kadar hisseden, beklemeyi beklediği şeye vermeyen ama beklenen ve bekleyen arasında gidip gelen yaşam biçimini üstüne giymiş bir kişidir. Bu yüzden, çoban olan büyük babasından kalan tarhana tarifini, varlıklıların asla anlayamayacağı, yabancı olduğu gündelik yaşam tecrübesi üzerinden öylesine kendiliğinden bir şekilde yapar ki, egemenler bunu bilemez.
Çoban olan büyük babasından öğrendiği tarif gereği kaynar suyun üzerine domatesi ince ince doğradı. Ardından zaten un ufak olmuş toz halindeki bir avuç tarhanayı kaynar suyun içine boşaltıp topak topak olmasın diye karıştırdı. Beş dakika sonra çorba hazırdı. Hayat ile tarhana çorbası arasındaki en belirgin fark da buydu zaten. Birisi için sürekli beklerdin ama olup biten her şeyin içinde beklediğin hiçbir şey olmazdı. Belki hayat da tarhana çorbası gibi kendiliğinden olurdu ama bu beş dakika sürmediği gibi, bazen seksen yılı da aşabiliyordu. Seksen yıldır bekliyordu. Seksen! Ve öyle görünüyordu ki, bir seksen sene daha geçse de bir halt olacağı yoktu. (s. 13, 14)
Hayat ile tarhana çorbası arasında kurulan akrabalık ilişkisi, farklı biçimlere göre değişir. En azından tarhana çorbasını Refik Çavuş’un yaptığı gibi yapmak geçmişten gelen bir alışkanlık olduğu için, bu, dil halinde kültür göstergesidir. Refik Çavuş yemek yapmayı dil olarak, ama beklemenin dili olarak görür. Gelgelelim, çorbanın pişmesi için beklenecek zaman belli olmasına karşın, hayatın pişmesi ne zamana kadar sürecektir, bilinmez. Buraya kadar geldiğimiz yer, romanın ana kahramanı Refik Çavuş’un uzaktan çekilen bir fotoğrafı gibi duruyor. Bütünüyle pencereyle birleşen, pencereyi kendi ruhuna açılan kapı olarak gören birinin dünya düşüncesi de pencereler üretir.
Dünya büyük bir pencereydi ve her gelen gibi Çavuş da bakıp geçecekti bu pencerenin önünden. Bunca yıllık bir okur olarak Çavuş, hayatın bir hikâyeye sığdırılamayacağını fakat o hayata ne çok hikâyenin sığdırılabildiğini biliyordu. Oysa kendi yazılmamış hikâyesinin yegâne okuru yine kendisiydi. (s. 30)
Kendi bedenini dünyanın teninden sayan, Valéry’nin düşündüğü türden bir ressam gibi kendi bedenini dünyaya katan Çavuş’un özgürlüğü hikâye yazmak, anlatmaktır. Ama hikâyeler çoğu zaman yazılamasa da, onları anlatmak mümkündür. Anlatılan hikâyeler bekleme üzerine düğümlenir.
Çavuş, Ömer Kavur sinemasından çıkmış bir insan gibi kendisine söylenen “Kesin döneceksiniz!” sözüyle beklemeye devam edip yerine, evine, penceresine döner. Ama gerçekten evine dönmüş müdür? O çok düşlediği, Don Quijote hakkındaki kitabı yazmaya evine dönmüştür. Döndüğünü okuyoruz sadece. Ayrıca bu yazılması istenen kitap yazılacak mıdır, bilmiyoruz. Bildiğimiz bir şey var; o da, işine geri dönmeyi bekleyen Çavuş beklemeyi bir iş haline getirmiştir.
Bunların yanında, Çavuş aslında bir tutunamayandır. Oğuz Atay’ın, Tutunamayanlar’ının (1972) Selim’i gibi kendisini anlamayanların, kendisini ciddiye almayanların üzerine giderek ironik konuşmasıyla altüst eder. Sonunda da bir ağacın altında kitaplarını serip satmayı beklediği sırada, üniversiteden sürülürken kendisine ilk, “Kesin döneceksiniz!” diyen akademisyen denen “adam” yanına gelir, yüzsüzce halini hatırını sorar. O adam:
Elindeki Mukaddime’nin cildini sıkı sıkıya tutarak, “Nasılsın?” diye sordu. Refik Çavuş anlam veremediği bu soru karşısında dili tutulmuşçasına kalakaldı. “Nasıl mıyım?” dedi içinden, “Nasıl olayım, halimi görmüyor musun da utanmadan bana bunu soruyorsun!” Üniversitedeki işini sürdüren bir akademisyen, üniversiteden ihraç edildiği için parkta işportacı gibi yere yaydığı kitaplarını satan, eskiden tanıdığı ve durumunu bildiği bir meslektaşına “nasıl olduğunu” soruyordu. Üstelik adam bunu yaparken ciddiydi de. Buna dayanamayan Refik Çavuş elinde olmadan güldü. (s. 37, 38)
Evet, haksız yere işinden çıkarılan bir tutunamayan nasıl olabilir? Onca zaman mesleğinden uzak kalan bir insanın üzerine gelip çat diye “nasılsın?” diye sorulur mu? Çavuş’un bunun üzerine gülümsemesi trajik olanı patetik eder. Tam da Tutunamayanlar’dan beklenebilecek, ters bir hamledir bu gülümseme. Tıpkı Selim gibi, o da kendisini anlamayanlara acı acı gülümser. Selim, belki de oynanan bu hayat oyununda Refik Çavuş’u duymuş ve onun işinden sürgün edilmesini, parasız ve aç kalmasını öngörmüş olabilir. Çavuş’un tutunamayanlığı, “Kesin döneceksiniz” biçimindeki tutunamayanlıktır. Çünkü:
“Kesin döneceğim” dedi. “Kesin.” Ardından bir sessizlik oldu. Çavuş ne zaman karar verdiğini hiç bilemeyecekti. Zaten akşam eve döndüğünde de o gün parkta olan biteni hanımına bir türlü derli toplu anlatamayacaktı. Her şey çok hızlıca gerçekleşmiş, birkaç saniyede cereyan etmişti. Daha sonra hatırladıklarının, ne kadar hatırladığı şeyin kendisi olduğunu çok düşünecek ama cevabı bulamayacaktı. Bir daha usulca “Kesin” dedikten sonra o kalın Don Quijote cildini Edebiyat Profesörü’nün ağzının orta yerine bütün kuvvetiyle indirivermişti. (s. 48)
Kendisine telkin edilen “Kesin döneceksiniz” sözü etkisiz bir buyruk haline gelmiştir. Tekrarladığı şey işine dönme ihtimalinin söylemidir; yani ona başkaları tarafından söylenen tesellidir. Bu teselli öylesine yakıcı ve yıkıcıdır ki, içinden tekrarladığı şey aslında Tutunamayanlar’ın bir özelliği olan, kendine dönük konuşmadır, yani tutunamayanlık’tır. Örselenen duygusallığın “kesin” diye söylenen, hatırda kalanların yarım kaldığı bir hayatın derin açmazı, “Kesin döneceksiniz”dir.
NOTLAR
[1] Mihail Bahtin, Söylem Türleri, çev. Okan N. Çiftci, Metis Yayınları, Aralık 2016, s. 25.
[2] İtalikler vurgular bana aittir.
[3] İtalik vurgular bana aittir.
[4] Alman Romantizmi resimlerinde, özellikle Caspar David Friedrich’te görülen, bir mekândaki yalnız figürlerin arkası dönük şekilde bir pencere önünde durmalarını ifade eder.