Gaye Boralıoğlu:
“Dünyanın durması lazım aslında”
“Olmadık birisi tutuklanmış ya da gariban bir işçi inşaattan düşüp ölmüş. Kahroluyorum ve sonra gidip yemek hazırlıyorum ya da oturup roman yazıyorum. Yani her şey normalmiş gibi davranıyorum. Dünyanın durması lazım aslında, böyle dönmesi tuhaf. Roman bu hissiyattan çıktı.”
Gaye Boralıoğlu
Gaye Boralıoğlu’nun yeni romanı Her Şey Normalmiş Gibi nispeten küçük hacmine rağmen birçok işin altından kalkan bir metin. Hepi topu 210 sayfada hem bugünlere ait bir aşk hikâyesi hem de – iyice süzülmüş bir bildungsroman okuyoruz; hikâyenin anlatıcısı Arda’nın duygusal eğitimine tanık oluyoruz. Bu esnada güncel bir Türkiye portresi çiziyor yazar; güçlü bir “burada ve şimdi” duygusu kuruyor. Toplumsal gelişmelerle, haberlerle ilerleyen gerçekçi bir anlatım var ama bu gerçekçilikle bütünleşmiş fantastik dokunuşlar da var: Masallar, mitler birer süs olarak değil, kâh olay örgüsünün taşıyıcı unsuru, kâh bir karakterin yoluna tutulan ışık gibi kullanılıyor. Onlar sayesinde, anlatılan güncel hikâyenin zamansız, evrensel bir özü olduğunu da hatırlıyoruz. Hem sosyolojik hem psikolojik çözümlemelere zemin sunuyor roman. Politik; çekirdeğinde varoluşsal bir muhasebe, bir yaşama etiği sorgulaması barındırıyor. Romanın bugünler gibi karanlık olduğunu düşünmek de, karanlığın içinden incecik ışık huzmeleri geçirerek umudu yeniden ürettiğini fark etmek de mümkün. Bütün bunlara ek olarak, romanın karakterlerini, mekânlarını gayet sahici buldum ben; dilin sadeliğini, sakinliğini, yazarın neyi ne kadar anlatacağı konusundaki tutumlu tavrını sevdim. Gaye Boralıoğlu’yla söyleşiye hazırlanırken, romanı bir de yazarından dinlemekten ziyade, metinde neyi nasıl yaptığının sırrını deşmek istediğimi fark ettim. Genel olarak romanın konusuna, derdine odaklanan bir konuşmaya, benim bu merakım yüzünden, Boralıoğlu’nun yazma sürecine dair sorularla başladık.
Nispeten kısa bir romanı bunca katmanlı kılan, yazarının aynı hikâyeyi çok uzun bir süre süzüp damıtması olsa gerek. Ne kadar zamanda yazdınız romanı? İlk fikir aklınıza düştükten ne kadar sonra metin baskıya hazır hale geldi?
Böyle bakarsak, toplamda dört yıla yaklaştığını söyleyebilirim. Ben yazmaya başlamadan önce uzun bir süre, kafamda nasıl bir roman yaratacağım sorusuyla dolaşıyorum. Bir gün bir ânın içine giriyorum ve sonra magma tabakasına doğru ilerliyorum. Oradaki ısı, toprağın kokusu, içine girdiğim şahsın gelgitleri rüyaları, yandakiler, öndekiler; hepsini dolaşıyorum. Dünya ne kadar darsa, an o kadar geniştir. Sonra arada dışarı çıkıyorum, notlar alıyorum, bazı kararlar veriyorum; böyle böyle, daha yazmaya başlamadan önce uzun bir yol katediyorum. Sonra yazmaya başlıyorum, ondan sonra da ince ayarlar…
O ince ayar aşamasında çok vazgeçtiniz mi, çok sildiniz mi? Yoksa yazmadan önce zihninizin süzgecinde mi olup bitti her şey? Anlatımdaki tutumluluğu, “dilinizi tutmayı” nasıl başardınız?
Her Şey Normalmiş Gibi
İletişim Yayınları
Aralık 2025
210 s.
Çok konuşmayı sevmem; kelimeler hak ettikleri kadar yer kaplar. Daha fazlası okura hakaretmiş gibi geliyor. Ben anlıyorsam, biliyorsam okur da anlar; fazlasına gerek yok. Sadeliğe düşkünüm. Bazen ilk yazımda elimden kaçıyor bazı şeyler. Her şey bittikten sonra elimde koca bir makasla girişiyorum metne. Kendine hayran bir yazar değilim; kusur bazen güzeldir, her zaman değil. Özensizlik hakarettir. Bir de, cümlelerle, kelimelerle oynamayı seviyorum. Bir kelimenin yerini değiştiriyorsunuz, cümle başka türlü parlamaya başlıyor; bir paragrafı atıyorsunuz, anlam büyüyor, derinleşiyor. Mümkün olduğunca edebi değeri yüksek bir metin çıkarmak istiyorum okurun karşısına. Bu titizlik de her romanda daha da artıyor; nereye varacak, bilmiyorum.
Romanın iki önemli karakteri, ben-anlatıcı Arda ile ayrı düştüğü sevgilisi Lora’nın zihnimizde ete kemiğe bürünmesi, fiziksel-duygusal tasvirlerden ziyade, hepsi anlatılmasa da “boşluksuz” olduğu hissini veren geçmiş hikâyeleri sayesinde oluyor. Geçmişlerine anlık bakışlar karakterleri sahici kılıyor. Karakterleriniz için ayrıntılı birer backstory kurar mısınız?
Geçmiş, gelecek, alışkanlıklar, kusurlar… Nasıl yemek yerler, konuşurken hangi kelimeleri seçerler… Özellikle karakter üzerinden giden romanlarda yazarın bunları bilmesi gerekiyor bence. Ben karakterlerin ruhuna çok kolayca giriveriyorum. Bu bazen çalışarak, bazen gözlemleyerek ama çokça içgüdüsel bir sezgiyle oluyor. Arda’nın dilini, Lora’nın bakışını, Arda’nın annesinin bavulundakileri, tavşan dudağın aklını iliklerimde hissediyorum. Benim için etten kemikten varlıklar onlar. Aramızda dolaşıyorlar; sadece herkes göremiyor.
Arda’nın Lora’ya duyduğu özlem, ayrılık acısı, geride bırakılmış mavi kalpli bir küpenin hatırlattıkları... Romanın ana izleği bu duygularla çatılsa da, Arda’nın nostaljiden ziyade bir aydınlanma yaşadığını, Lora’yı ilk kez anlamaya başladığını, birlikteyken aralarında duran mesafenin ilk kez şimdi uzak düşünce eridiğini görüyoruz. Aşkın dönüştürücü gücü âşıklar ayrılınca mı devreye giriyor?
Mesafenin büyüsüne hep inanırım. İnsanın en kör olduğu yer burnunun ucudur. O yüzden de Lora’nın uzaklaşması, Arda’nın kendi üzerine daha dikkatlice eğilmesine yol açıyor. Aslında bence Arda şuursuz biri değil; daha başından itibaren bir sürü şeyin farkında. Kendini sokağa attığında neyle karşılaşacağını biliyor aslında. Konforlu bir ortamda yaşıyor ama huzursuz. Ne var ki, harekete geçecek kuvveti yok. Kuvvetten öte, inancı da yok. Günümüzün trajedisi de tam bu. Romanda aşk bu trajedinin göbeğinde duruyor. Karakterler bazen uzaklaşıyor, bazen yakınlaşıyor. Aslında aşk üzerine ne kadar az düşünüyoruz artık! Oysa o bir töz. Hakiki aşk, insanı ve dünyayı daha iyi bir yer yapan cevher. Arda ve Lora bunu yaşıyorlar.
Arda romanda bir dönüşüm geçiriyor, üzerindeki ağırlıktan silkiniyor. Bu sadece Lora’ya el uzatmak için avukatlığa başlamasıyla değil, yıllar önce ölen babasıyla ilişkisini çözümleyip onun hırkasını bir kutuya kaldırabilmesiyle de tamamlanıyor. “Hızlandırılmış” bir bildungsroman diyebilir miyiz buna?
Çaresizlikten bir bildungsroman diyebiliriz bence. Şaka bir yana, Aksu Bora, Arda’nın vardığı noktayı ifade ederken, “Tam olarak aşk nedeniyle bir değişim değil bu, daha çok bir haysiyet meselesi gibi geliyor bana” demişti. Ve onun da köklerinin babasının tarihinde yattığını söylemişti. Ben de böyle düşünüyorum. Yani tam olarak niyetim buydu. Sadece aşk nedeniyle bir dönüşüm olsaydı, başka türlü bir delillik yaptırırdım Arda’ya. Onunki temelden ve hatta biraz da mecburi bir dönüşüm. Gücünü kendi varlığından alan, kendi ataleti karşısında hissettiği mahcubiyet duygusuyla gerçekleşen bir dönüşüm. Bu yüzden Aksu Bora’nın haysiyet tanımlaması çok yerinde geldi bana.
2019’da, Ümit Kıvanç’la bu kavram üzerine diyalogunuzdan oluşan Haysiyet kitabında söylediğiniz bazı şeyleri aklımda tutarak soruyorum: Bugünün Türkiyesi’nde ve dünyasında, “her şey normalmiş gibi” yaşamak ya da böyle yaşayabilenleri görmek sizi öfkelendiriyor mu? Romanınızın nüvesinde böyle bir öfke mi var?
Öfke değil de mesele diyelim. Ve bu kendi dışımdaki bir mesele değil. Ben de böyle hissediyorum. Pek çok kere kendimi buralarda yakalıyorum. Gazetede kalbimi yakan bir haber okuyorum. Olmadık birisi tutuklanmış ya da gariban bir işçi inşaattan düşüp ölmüş. Kahroluyorum ve sonra gidip yemek hazırlıyorum ya da oturup roman yazıyorum. Yani her şey normalmiş gibi davranıyorum. Dünyanın durması lazım; böyle dönmesi tuhaf aslında. Roman bu hissiyattan çıktı. Onun simgesi de Galata Kulesi’nin tepesinde kalan buluttur. Bir aşk romanı hissi verse de, anlatılan daha büyük bir çaresizliğin içinde umudu bulup ona tutunabilmenin hikâyesidir.
İstanbul ve Diyarbakır birbirlerinden çok farklı atmosferleriyle romanda başlı başına birer karakter. Arda-Lora ilişkisi bir İstanbullu ile bir Diyarbakırlının ilişkisi. Aralarındaki duygusal mesafeyi bu da belirliyor. Fakat bir Kürt’le bir Türk’ün aşkını kimliksel/kültürel bir çatışma bağlamına oturtmamış, karakterlerin mizacına yansıyan tarihsel/politik birikimin imasıyla yetinmişsiniz.
Kimlik ya da kültür çatışmalarının edebiyatta yeri olmadığını düşünüyorum. Onlarla sosyologlar, psikologlar, siyasetçiler falan uğraşıyor. Edebiyatın büyük gücü öğrenilmiş olanı değil, hissedileni anlatabilmesinde. Yani bu coğrafi ya ta tarihî farklılıkları, birikimlerin, önyargıların doğurduğu yamuk bakışları ben iliklerimde hissediyorum. Tabii ki bu roman Türk-Kürt meselesine dair bir alegori olarak da okunabilir. Benim yapmak istediğim, alegoriyi mantıksal, kavramsal bir temelde değil; sezgisel, insani, kalpten hissedilen bir yerde kurmaktı.
Boralıoğlu
Arda’nın bildung’unun en önemli aşaması, İstanbul’dan kalkıp Diyarbakır’a gitmesi. Annesinin “Memlekette başka şehir mi kalmadı oğlum; git mesela Antalya’ya” diyerek onu caydırmaya çalıştığı bir hamle. Diyarbakır sizin için neyi temsil ediyor; neden romanın ana karakterlerinden biri?
Diyarbakır’la özel bir bağım var. Neden bilmiyorum tam olarak. İlk gittiğim 2000’li yılların başından beri İstanbul dışındaki bütün şehirleri Diyarbakır’la karşılaştırıyorum. O şehrin çok acayip bir ruhu var. Bir tür bilgelik gibi. Kendi hakkında az konuşan ama sizin hakkınızda çok şey bilen bir şehir. Her Şey Normalmiş Gibi’nin ana karakterlerinden biri İstanbul’sa, diğeri Diyarbakır. Çünkü bu ortak coğrafyada ancak bu iki şehri birbiriyle kıyasladığımızda ortaya çıkacak gerçekler var. Yapabildiğimce romanda bunların peşinde koştum.
Arda’nın annesinin uyarısı, Arda’nın Diyarbakır’a ilk vardığındaki o şaşkınlığı… Okurken, Türklerdeki bu tanımama hali barışın önündeki engellerden biri mi diye düşündüm. Hukuksal, anayasal şartları sağlanmadan barış bence imkânsız; bunu bir kenara yazarak sorayım: Romanınızda işlediğiniz “kopukluk” ve “anlama çabası” ışığında, barışın toplumsal zeminini nasıl görüyorsunuz?
Ezberciliğin konforuna meftun bir toplumuz. Bu öğretilmiş önyargılardan vazgeçtiğimizde zaten o kadar az mesele kalacak ki… Kürtler hakkında atıp tutan herkesin bir kez Diyarbakır’a gitmesini isterim; ya da Mardin’e ya da Yüksekova’ya. Hiç yabancısı olmadıkları bir şeyleri bulacaklar oralarda; mesela bizzat kendilerini. Diyarbakırlıların çok sevdiğim bir söyleyişi var: “Kendime çay içtim” diyorlar mesela; “Kendime yemeğe gitmişim.” Aslında oradaki “kendi kendime”deki ilk kelimenin düşmüş hali gibi. İşte o yere düşmüş “kendi”yi bulup kucaklasak, o zaman daha sahici bir barış olacak gibi geliyor.
Ayrılmış iki âşığın hikâyesi, aynı zamanda bir türlü kavuşamayan iki şehrin hikâyesi sanki.
Böyle de okunabilir tabii. İki şehrin, iki dilin, iki kültürün, iki milletin, iki varoluşun hikâyesi olarak…
Romanda asla unutamayacağım bir figür, bir fantastik dokunuş var: “tavşan dudak”. Diyarbakır’ın, Diyarbakırlıların dile gelmesi midir o?
Aslında okuyucuya fazla bilgi vermek istemiyorum; benim niyetlerimden farklı anlamlar yükleyebilir, okuyucuyu kısıtlamak istemem. Sadece şu kadarını söyleyeyim; malum, kitapta masal önemli bir unsur olarak var. Tavşan dudağın geçmişinde de Alice Harikalar Diyarı vardır, hatırlarsınız orada Alice’e Harikalar Diyarı’nda rehberlik eden bir tavşan vardı. Öte yandan, o fantastik dokunuş kitabın pek çok yerinde var; Galata Kulesi’nin üzerindeki bulutta, masalların içinde, hatta Metin Celâl’in okumasında olduğu gibi, romanın tamamında. Daha en başından beri hakikatle hayal arasında dolanmayı seviyorum. Hayal kurmak büyük bir yaratıcılık imkânı açıyor; öyle ki, bazen hakikati daha derinden hissetmemizi sağlıyor. Kuvvetli bir hayal, gerçekçi anlatıdan daha sahici olabilir.
Romandaki bir başka ikilik de Kadıköy’le Beyoğlu’nun farklı ruhlarında ortaya çıkıyor. Arda, Salacak’tan Galata’ya bakarken, “En hakiki İstanbul” diyor karşısı için. İstanbul’un iki yakasını neden “ayırdınız”?
Çünkü öyle. İki yakanın ruhu tamamen farklı. Özellikle de iki yakanın simgesi Beyoğlu ve Kadıköy’ün. Görsellikleri de ayrıdır, ruhları da. Beyoğlu alacakaranlıktır, Kadıköy açık mavi. Beyoğlu gizemlidir, Kadıköy aleni. Beyoğlu’nda sert karşıtlıklar vardır, Kadıköy yumuşak ve yayvandır. Ben Beyoğlu çocuğuyum; belki de bunun için İstanbul’un merkezi Beyoğlu’dur benim için. Aklım orada. Uzakta bile olsam oradan yazıyorum. Bu romanda tam karşıdan, tepeden bakmak istedim Beyoğlu’na ve İstanbul’a. Bu da bir başka açı.
Arda 1990’ların ortalarında ya da sonlarında doğmuş bir genç adam. Biz daha yaşlılar, o kuşağa bakınca, tabii ki haksız bir genellemeyle bir bezginlik, bir atalet hali görürüz. Bu romanda bir kuşağa “kıpırdan” diye seslenmek gibi bir amacınız var mıydı?
O bezginlik ve atalet aslında o kuşağa özgü değil, çağa özgü. Hepimizde var. Geçen gün bir arkadaşım Arda’nın konforlu alanında sadece şikâyetlenerek, hiçbir şey yapmadan hayatını geçiren bir tür Oblomov olduğunu söyledi. “Senin gibi mi?” dedim, gülmeye başladı. Ben de dedim ki, Horatius’tan alıntıyla, “Ne gülüyorsun; isimleri değiştir, anlatılan senin hikâyendir”. Öte yandan, benim kimseye hiza vermek gibi bir kuvvetim yok. Edebiyatın böyle bir kuvveti var mı, bilmiyorum. Şöyle düşünüyorum; bir edebiyatçı çağının tanığı olmalı, insanların görmek istemediklerini aynalayabilmeli ve dahası, gücü varsa, gelecekle ilgili bir tür erken uyarı sistemine sahip olmalı.
“Hiza vermek” denemez buna ama bu romanda bir varoluşsal muhasebe, bir etik sorgulama da yok mu?
Muhakkak var. Demek istediğim, bunu yukardan, bilmiş bir tavırla, okura bildirmek için yapmadım. Ben de varım bütün bu muhasebenin içinde. Romanı yazarken ruhum ikiye ayrıldı; bir yanım Arda, bir yanım Lora. Öte yandan şunu biliyorum; kaotik dönemlerde, mücadele etmekten vazgeçtiğimizde gerçekten vazgeçmiş olmuyoruz. Kaos etrafımızda dolanmaya devam ediyor, sonunda bizi de yutuyor. Normal olmayan hal de bu zaten bana kalırsa. Mümkün olduğunca kaosun içinden ışık görebilecek bir yarık açmaya çalışmak lazım. Ben bütün yaşamımı ve edebiyatımı da o yarıkta şekillendiriyorum. Haklısınız; nihayetinde bu beni ve bütün metni kateden bir etik duruş icap ettiriyor.
Roman güçlü “burada ve şimdi” duygusunun yanında, hikâye ettiği temel çelişkilerin herhangi bir yerde ve zamanda yaşanabileceğini de düşündürüyor. Mesela Diyarbakırlı ikizlerin hikâyesi bir Yunan tragedyasından çıkmış gibi. “Buradalık ve şimdilik” ile “evrensellik ve zamansızlık” kucaklaşıyor. Bu bir tesadüf olmasa gerek.
Tamamen bu niyetle kurdum. En başta sözünü ettiğim, “ânın içinden geçip magma tabakasına kadar ulaşmak” diye bahsettiğim şeyin tezahürü bu işte. Edebiyatın zamansallığı tarihten farklı. Tarih düz bir hat izler, geriden bugüne; edebiyatın zamansallığı ise bugünden derine, dibe doğru gider. Bu dibe doğru inişte doğal olarak mitlerden aldığım ilham çok işe yaradı. Ama o mitleri kendi kurgumun içinde yeniden yarattım. Çünkü anlatılan masalların hepsinin karakterlerin geçmişleriyle, dolayısıyla romanın temel meseleleriyle bağlantısı var. Masalları sadece yazı estetiği oluşturmak amacıyla kullanmadım; kurgunun olmazsa olmaz parçaları onlar.
Arda romandaki masalların “insanlığın en dibindeki, dillerin ötesindeki hayatı” anlattığını söylüyor ve sonunda Lora anlatmayı çok sevdiği o masallardan bir kitap yapacak diye düşünüyoruz. Siz Alametler Kitabı’nda bir dizi modern mesel yazmıştınız. Lora gibi, sizden de bir masallar kitabı bekleyelim mi?
Yok, hiç sanmıyorum öyle bir kitap yazacağımı. Masallar çocukluğumdan beri benim hayatımda önemli bir yer tutar. Çok kolaylıkla birkaç dakika içinde masal uydurabiliyorum. Çocuklarla böyle oyunlar oynuyoruz. Edebiyatta masalları, meselleri evirip çevirerek kullanmayı da seviyorum. Ama aslında başka bir amacım var: Asıl anlatıyı derinleştirmek ve magma tabakasıyla gizli bir bağ kurmak.
Masalların, mitlerin yanında güncel şiddeti, eşitsizliği, bazen de absürtlüğü özetleyen haber başlıklarıyla, ekran altyazılarıyla da ilerliyor roman. Dijital enformasyondan yapay (artificial) enformasyon aşamasına geçiverdik. Bu çağda romanın işlevi, roman yazmanın, roman okumanın anlamı değişti mi?
Okuma alışkanlıkları çok değişti ama edebiyatın anlamının değiştiğini düşünmüyorum. Muhakkak farklı teknikler, dilin anlatım olanaklarına dair yenilikler, zamanın getirdiği bazı üslup farkları var tabii. Bunu görüyoruz. Bu yeni imkânları keşfetmek, kullanmak hoşuma gitse de, ben gizliden gizliye klasik roman geleneğine bağlıyım. Bazı moda anlatıların bir süre sonra baygınlık vereceğini düşünüyorum ama klasik anlatıda hiçbir zaman yenilmeyecek bir kuvvet var; saf edebiyatın kadim kuvveti.
“Saf edebiyatın kadim kuvveti”ni biraz açalım mı? Klasik anlatı içinde kalan bir romancı için, yenilenme ya da günü yakalama, geçerliğini yitirmeme imkânlarını nerede sizce? Naftalin kokmayan bir üslubun sırrını soruyorum galiba.
Postmodern roman örneğin, yeni bir imkân önerdi. Ya da şimdilerde popüler olan oto-sosyo-biyografi tarzı da yeni bir öneridir. Bu yeni imkânları ve daha başkalarını kullanmak zaten yazmanın neşesini oluşturur. Tamamen klasik roman kalıpları içinde kalmak, dediğiniz gibi naftalin kokan replikalar üretmek demek. Ben klasik anlatıyı yok saymamak, o çekirdeği, o büyük gücü unutmamak gerektiğini düşünüyorum. Bence edebiyatın başarılı örnekleri, edebi hafızanın yollarından geçerek modern dünyanın gözbebeğinden konuşan romanlardan çıkıyor.
Her Şey Normalmiş Gibi’de metnin bazı cümleleri bölüm başlarında epigraf gibi yer alıyor. Onlardan ilki, “İnsan dünyada bedeni kadar yer kaplamıyor”, bize küçüklüğümüzü de hatırlatan bir cümle sanki. Son epigraf, “İnsana dair tamamlanmış her cümle bir eziyet içerir” ise “ihtimaller tükenmedi, cümle tamamlanmadı” da diyor. Çaresiz değil miyiz yoksa?
Aslında ben o ilk cümleyi insanın çaresizliğine vurguda bulunmak için kullanmadım. Tabii anlıyorum, ipin ucu orada ama ben daha çok insanın bedenden çok daha fazla yer kapladığını; ruhlarıyla, tezahürleriyle, kokusuyla, hikâyeleriyle kapılardan bacalardan sızacak kadar imkânlı olduğunu vurguluyorum. Romanın içindeki cümlenin devamında da bu yönde ifadeler var. Dolayısıyla hiçbir şeyi kesip atamayız. Hiçbir şey kaybolmuyor. Bir başka yerden okursak, bütün bu imkânların içinde bir yerlerde çare muhakkak vardır. Buna umut denebilir mi, bilmiyorum. Romanda da hep tartıştığım gibi, umut çok netameli bir kavram. Göbekten bağlanmak istemem. Tedbirli olmak lazım.
Önceki Yazı
Türk çocuk edebiyatının neden bir dünya klasiği yok?
Cin Ali’nin bağı
“Yerli yazarlardan beklenen, toplumsal ahlaki normlar ve milli pedagoji tarafından belirlenen, verili bir alanda kısıtlı bir üretimdir. Bu bakımdan, Türk çocuk edebiyatı, yetişkin edebiyatından her anlamda daha otoriter ve baskıcıdır.”