“Hava ateşten daha hızlı öldürür, unutma!
Birinin varlığı öldürür, diğerinin yokluğu…
Bir yangın çıktığında ateş değil,
kara dumandır Azrail’in yardımcısı.
Alevler ancak delilleri yok etmek içindir, bir de suçu üstlenmek için.
Yangından sonra kimse dumana kızmaz,
herkes ateşe lanetler okur.”
Bahar Yaka, Kasım 2025’te yayımlanan Dikiş Tutmaz isimli novellasına bu özgün ve etkileyici epigrafla başlıyor. Böylece kitabın kapağını henüz aralamış okura ilerleyen sayfalarda suç ile suç ortaklığı arasındaki ilişkiyi, görünenin arkasına gizlenmiş gerçeği düşündüreceğinin sağlam bir ipucunu veriyor. Nitekim bunu ustalıkla yapıyor. Hicran isimli küçük bir kız çocuğunun güpegündüz ortadan kaybolmasının ardından şehrin göbeğindeki bir mahallede yaşananlar üzerine bina ettiği Dikiş Tutmaz’ı, hacmine aldanıp elinde tuttuğu kitabı kısa sürede bitireceği sanısına kapılan okuru her bölümde, her cümlede durup düşünmeye sevk ediyor. Peki, bunun üstesinden nasıl mı geliyor? Susarak… Eksilterek… Evet, tıpkı kitabın suçu ve suçluyu bildiği halde susan, gerçeği gizleyen karakterleri gibi, Yaka da susarak düşündürüyor okurunu.
Soldan sağa 14, yedi harf
“Çeşitli alanlara dair sorulara ait cevapların kare veya dikdörtgen biçimindeki bir tabloda
dikey ve yatay olarak yer alan boş karelerden her birine tek harf yazılması suretiyle
oynanan bir tür oyun”
Yazarın suç ve suçlu hakkında bildiklerini okura altın bir tepsiyle sunmaması, metinde birtakım boşluklar, karanlık noktalar bırakması ve eserin ana izleklerinden biri olan toplumsal çürümeyi güçlü metaforlarla vermesi okuru konfor alanından çıkmaya zorluyor. Okur, hikâyeyi uzaktan seyreden pasif izleyici konumundan çıkıp boşlukları dolduran, parçaları birleştiren, anlamı irdeleyen ve günün sonunda metnin esas unsurlarından birine dönüşüyor. Bunda –okurun metne dahil edilmesinde- konunun dallanıp budaklandırılmaya, köpürtülmeye çok müsait olmasına rağmen roman formu yerine, novella formunda kaleme alınmasının; 112 sayfalık kısa bir metnin 23 bölüme ayrılarak parçalı bir yapı kurulmasının; her bölüm başlığının kare bulmaca sorusu şeklinde tasarlanmasının; büyük oranda hâkim bakış açısı kullanılmasına karşın bu her şeyi bilen anlatıcının hakikati söylemeyi bile isteye geciktirmesinin, yani biçimin de büyük payı olduğunu düşünüyorum.
Yukarıdan aşağı 5, dokuz harf
“Akıl hastanesi”
Dikiş Tutmaz’ın birinci bölümünde okur Ayşe isimli yeni evli bir kadının delirdiğini ve tımarhaneye kapatıldığını Hafize Hanım’ın ağzından mahalle dedikodusu tarzında öğreniyor. Hikâyedeki karakterlerden Bige’nin aynı zamanda anlatıcı olduğu bu bölümde, yazar okuru Bige’nin zihnine götürüyor ve okura hem mahalleyi –mahalleye bir isim verilmemesi de çok manidar‒ hem de deliren komşu Ayşe’yi tanıtıyor. Hakkında öğrenilenler, genç kadının yolunda gitmeyen evliliği ve kocasının sadakatsizliği yüzünden aklını yitirdiğini düşündürüyor okura. Ancak ilerleyen bölümlerde işin aslının hiç de öyle olmadığı; Ayşe’nin bireysel sorunlarından ziyade Hicran’ın başına gelene tanık olduğu ve bu tanıklığın ağır yüküne katlanamadığı için delirdiğinin açığa çıkması, okurun nazarında Ayşe’yi dört duvar arasına, “tımarhaneye” kapatılan bir deli olmaktan uzaklaştırıp vicdanının sembolü haline getiriyor.
Yukarıdan aşağı 2, beş harf
“Asphodelaceae familyasından Asphodelus cinsini oluşturan bitki türlerinin ortak adı”
Anlatıcının üçüncü kişiye, bakış açısının ise hâkim bakış açısına döndüğü ikinci bölümden itibaren diğer mahalle sakinlerinin defoları da görünür olmaya başlıyor. Postacı Sabri’nin karısı Nazan’ın Emlakçı Devran’ın tacizine uğraması, Adnan Binpazar’ın kaygı bozukluğu, Hafize Hanım’ın “kadın dediğin” listesi, Jülide’nin büyü, sihir işleri… Tüm bu parçalar, mahallede yüzeye çıkmayan ama giderek yoğunlaşan vicdani ve ahlaki çürümeye işaret ediyor. Çürüme sadece kahramanların davranışlarıyla değil, mekânlardaki birtakım değişimlerle de sezdiriliyor. Küvet giderinde uzayan sarmaşık, duvarlarda beliren rutubet, apartmanın dışını kaplayan mozaiklerin solan rengi, bahçeyi kaplayan çiriş otu… Fark edilen ama görmezden gelinen çürümenin anlatılmasına hizmet ediyor.
Soldan sağa 9, altı harf
“Ayrılığın neden olduğu onulmaz acı…”
Bu sessiz çürümeyi mahallede yalnızca Kevser fark ediyor. Kevser, bir sene önce babasının yanından kaşla göz arasında kaçırılan ve o günden beri hiçbir haber alınamayan kızı Hicran’ın ruhu için büyük bir kazan dolusu pişi kızartıp apartmana dağıtıyor her cuma. Onun bu sembolik eylemi ilk bakışta acılı bir annenin sıradan bir yas ritüeli gibi görülse de, üzerinde düşünüldüğünde, kahramanın kolektif hafızayı ve acıyı canlı tutma çabasıdır. Kevser’in bu ritüelini önce beğenen fakat zamanla apartmanı saran kızmış yağ kokusundan da, kapılarına getirilen pişilerden de rahatsız olan ve pişileri çöpe atan mahallelinin tavrı ise bellek ve merhamet duygusunun tasfiyesidir.
Yukarıdan aşağı 16, altı harf
“Bir şeyi bildirmeye, anlatmaya yarayan şekil, anlamlı iz; bel(I), im, dalalet…”
Fotoğraf: Mete Yasin Demirok
Dikiş Tutmaz’daki yirmi üç karakterin hemen hemen hepsi dikkat çekici ve çok işlevsel; hiçbiri tesadüfen orada değildir. Burada onlara tek tek değinmem imkânsız ama birkaçından bahsetmeden de geçmek istemem. Bige, baskıcı bir anne figürünün tahakkümü altında kendi varlığını inşa edemeyen genç bir kız olarak, Hicran’ın fiziksel kayboluşuna paralel biçimde manevi bir silinişi temsil ediyor. Adnan Bey, eğitimli ve entelektüel bir kişi profili çizmesine rağmen kaygı bozukluğunun arkasına sığınıp kendi konfor alanının dışına çıkmayan; oturduğu dairenin duvarında beliren rutubeti bile, “Bizden değildir, yukarı dairedendir!” diyerek görmezden gelen yarı aydın çağrışımı yapıyor. Mahallenin en saygın, en güvenilir sakinlerinden biri olan Terzi Yakup ise çürümenin yalnız marjinal kişilerde olmadığını; saygın görülen, güven duyulan kişilere de sirayet ettiğinin temsilidir.
Yukarıdan aşağı 13, altı harf
“Eski dilde zelzele”
Kitabın finalinde meydana gelen deprem yalnızca fiziksel bir yıkım değil, metin boyunca adım adım yaklaşan ahlaki ve vicdani çöküşün görünür hale gelmesidir. Deprem sonrasındaki Araf sahnesi büyük bir belirsizlik, umudu temsil eden tek karakter olarak okunabilecek Banu Hanım’ın depremden hemen sonra kalabalıktan uzaklaşması ise sembolik bir kopuştur bana göre. Artık umut mahalleyi terk etmiştir.
Nihayetinde Dikiş Tutmaz, bir mahalle hikâyesi gibi görünse de kolektif bir sorumluluk anlatısıdır. Mahalle sadece bir mekân değil, ortak bir ruh hâlidir. Çürüme tek bir kişiyle başlamaz, tek bir suçla sınırlı kalmaz. Herkesin suskunluğuyla büyür ve sonunda dikiş tutmaz bir hal alır.