Hiç okuyamayacağımız kitapların hüznü üzerine
Borges, Benjamin, Rilke, hiç okuyamayacağımız kitapların hüznü ve Zaid’in So Many Books adlı kitabı üzerine bir döşek anlatısı.
Jorge Luis Borges
nokta
Öldüğümde, beni parmaklığın üstünden atacak inançlı eller bulunacaktır nasılsa; mezarım, deşilmez hava olacaktır; bedenim, bu sonsuz düşüşün doğurduğu rüzgarda sonu gelmez diplere inecek, çürüyecek ve ayrışacaktır. Zira ben, Kitaplık’ın sonu gelmeyeceğini ileri sürüyorum.[1] –Borges
Gramsci yeni yılları sevmezmiş,[2] ben de öyle ve tabii doğum günleri. Fakat benim sebeplerim onunki kadar politik değil ya da belki her şey gibi politiktir (“Bir yıl daha öldüm”). “O kadar da yaşlı değilsin” dedim, öyle deme dedi şair, “Otuz yıl daha yaşasam hepi topu üç bin kitap daha okuyabileceğim”. Evet, şair de geldi döşeğe, kedi homurdanıyor.
Neredeyse Yakub’un kederi var üzerimde, bu tuhaf duygu evirip çeviriyor beni elinde. Rilke’den öte, hiç okuyamayacağım kitapların hüznü bu. Baltasar Gracián’ın dediği gibi, “Öğrenecek çok şey var, yaşanacak çok az zaman”. Evet, asla okumayacağımız kitaplarla dolu bir kütüphaneyi veya kitapçıyı ziyaret etmek derin bir hüzün verir bize. Zaid’in dediği gibi, Augustinus’un, İtiraflar’ında gökten kendisine söylenen bir mesajı aldığı anlatılır: “Bunu al ve oku.” Muhammed peygambervari bir öykü, fakat ne yazık ki biz o kadar şanslı değiliz; Borges’in Babil kütüphanesi kadar olmasa da, sonsuz bir dünya karşımızda. 1911’de André Gide, Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’sini reddettiğinden beri yayınevleri artık her kitabı basıyor. Heidegger imdada yetişip, lakırtı’nın şeyler arasında kaybolup varlığın sesine kulak vermemenin yazınsal karşılığını “çalakalemlik” olarak koyuyor.[3] Zaid’in dileği tılsımlı bir dua gibi eşik üstüne asmalık: “Bir metnin içeriği ve bir okuyucunun kişisel geçmişi tarafından belirlenen kısa karşılaşma listesini oluşturmak için bu iki sonsuzluğu kim eşleştirecek?”Yazarlar okurlarını pek düşünmüyorlar. “Yazmaya olan tutkumuz kontrol altına alınmazsa, yakın gelecekte kitap okuyanlardan daha çok kitap yazan insan olacak” diye “yazıyor” Zaid; kutsanmak, ölümsüzleşmek gibi bir duyguya kapıldık. Kapılmadığımız oldu mu ki hiç?
virgül
Neden okuruz? Ve neden yazarız? Yüz, bin, on bin kitap okuduktan sonra... Ömür boyu ne okuduk? Hiçbir şey. Binlerce kitap okuduktan sonra ‘Bildiğim tek şey hiçbir şey okumadığım’ demek, sahte tevazu değildir. Bu, sıfırın ilk ondalık basamağına dek kesinlikle doğru.[4] –Zaid
Sahaf Mendel’in tıpkı böylesi bir Ankara havasında yazıldığından emin olduğum şu ahvali beyhude bir hal değil miydi? “Dindar bir adam nasıl dua ederse, kumarbazlar oynadıkları oyuna nasıl tutkuyla sarılırlarsa, sarhoşlar bir saplantıyı nasıl takip ederse, o da o şekilde okurdu.”[5] Öyle ya, “karşınızda sayılamayacak kadar çok yayınlanmış kitap varken, insanın bütün hayatıyla çarpsanız bile, her türlü okuma girişiminin, sonsuza kadar bilinmedik olarak kalacak olan diğer bütün kitaplarla kıyaslandığında ne kadar boş olduğunu düşünmemek mümkün mü?”[6] Fayard haklıdır belki de, “Okuma öncelikle okumamadır”.
İspanyol filozof José Gaos 10 Haziran 1969’da ölmeden önce şöyle yazmış: “Her kitaplık bir okuma planıdır.” Okunmamış bir kitap, tamamlanmamış bir projedir. Zaid, sözlükler, ansiklopediler, atlaslar, sanat kitapları, yemek kitapları ve antolojiler için “okunmamak üzere tasarlanmış” kitaplar der. Fakat ben bir gösterge olarak veya hergünkülüğün bir alameti olarak ‘okumadığımız kitaplar’ın utancıyla ilgilenmiyorum: Veya “İlahi Komedya’nın, Spinoza’nın Etika’sının, Türlerin Kökeni’nin kendi kaderleri vardır”[7] diyen Benjamin’in o vecd dolu ‘kutsal’ kitaplığı veyahut Eco’nun her şeyi bilmişliğiyle de. Nazilerde olduğu gibi, bir kitap yakma sahnesi, hatta fikri bile dehşete düşürür bizi. Kitabı kutsal yapan nedir gerçekten? Bir kütüphaneye girdiğinizde hissettiğimiz o his, huşu duygusuyla karışık dehşet ve ürküntü duygusu, Kant’ın “yüce” karşısındaki tarifine pek uysa da, beni daha ziyade ‘benden sonra’ okuyamayacağım o kitaplar ilgilendiriyor. Salya sümük seyretmemiş olanın ciğerinden şüphe duyulası Çağan Irmak (yaşıyor) filminde dendiği gibi: “Hayat devam edecek, birileri yeni kitaplar yazacak, okuyamayacaksın.” Evet, ben yokum ve kitaplar burada.
boşluk
İnsan, o kusurlu kütüphaneci, rastlantının ya da kötücül bir yaradanın ürünü olabilir; evren, bağışlanmış soylu rafları, giz yüklü ciltleri, yolcuya sunduğu tükenmez merdivenler ve oturgan kütüphaneciye sunduğu helalarla ancak bir tanrının elinden çıkmış olabilir. Tanrısalla insan olanın arasındaki uzaklığı algılayabilmek için benim zavallı elimin bir kitabın kapağına çiziktireceği şu kaba saba ve acemi simgelerle kitabın içindeki örgensel harfleri, o şaşmaz, zarif, simsiyah, simetrilerine ulaşılmaz harfleri karşılaştırmak yetecektir. –Borges
Muhtemelen Gora’daki gibi bir karışık kasetle Borges’in sonsuzluk kitaplığı beynimize yüklense bile okuma deneyimini yine de özlerdik. Okumanın kendi başına bir amaç olması fikri kulağa anlamsız geliyor ilk bakışta. Oysa okuma deneyimi bir hatırlama, kendine dönük bir düşünüm edimi, en önemlisi de kendi sessizliğine ayrılan bir zaman olarak kendini gösterir çoğu zaman. “Okur hep başka bir yerde olmak, en azından kendi düşüncelerinde kaybolmak ister” der diğer yandan Adam Phillips, Kaçırdıklarımız’da.[8] Yaşan(a)mamış hayatlarımız gibi, okun(a)mamış kitaplar da hayatımızın bir parçası kuşkusuz. Kendimize ayırdığımız yas alanının sakinleri, gidemediğimiz yolların sessiz tanıkları.
Fakat bugün Sokrates’in söylediklerini okumak artık bir lüks; ne felsefe ne de varlık üzerine zamanımız yok: “Bugün zekice sohbet ve tefekkür dolu boş zaman, kültürel hazinelerin birikiminden sonsuz derecede daha pahalıya mal oluyor.”[9] Ancak mesele okuyabileceğimizden çok daha fazla kitabımız olması olmadı hiçbir zaman; hepsinden öte, çalınan boş zamanımız ve sessizliğimiz aslolan. Konuşmanın ve okumanın imkânını yitirdik.
Sokrates’in, kitabın putlaştırılmasını eleştirmesini ciddiye almalıydık belki de (Phaedrus). Kitaplar duygusuz, ölü monologlarken, söyleşme yaşamın canlılığıdır. Öyle ya, Hölderlin’in dediği gibi, biz esasında bir ‘söyleşi’ değil miydik birbirimizi işittiğimizden beri? Bugün de öyle mi; gerçekten işitebiliyor muyuz birbirimizi? Zamanın ve dikkatin çalındığı bir çağda, “okuma” herkes için mümkün mü? Zaid’in örneğiyle söylersek: Sokakta karşılaşan, Lycias’ın aşk üzerine yazdığı zekice bir pasajı tartışmaya başlayan ve anlamı üzerine söyleşmek üzere Atina dışında yürüyüşe çıkan Sokrates ve Phaedrus’un yaptığı gibi zekice konuşmalar mümkün mü? Bizden çalınmayan bir agora’mız kaldı mı misal? Birbirimizle paylaşacağımız sessizliklerimiz var mı? Evet, Sokrates ve Phaedrus bugün muhtemelen asla karşılaşamazdı; karşılaşsalar bile, duracak bir yer bulmak bir yana, zaman bulmak bile zor olurdu. Bunun bir seçim olduğundan emin olmasam da şöyle der Zaid: “Zamana sahip olmak ile eşyalara sahip olmak arasında seçim yapmak zorunda kaldığımızda, eşyalara sahip olmayı seçtik.” Fakat ekler, “Basılı kelimenin durağanlığı, matbaanın değil, hayatın bir başarısızlığıdır. Konuşmalarda, üniversitede, vaazlarda, konuşmalarda, günlük yaşamın sözlerinde ve eylemlerinde çok fazla ölü metin vardır”.
Alexander Pope’un, şimdiye kadar yazılmış her kitabı okuyan son kişi olduğu söylenir. Belki de Muhammed bu yüzden ümmi’dir, okuma bilmez ve bu onda hiçbir şey eksiltmez, Castro’da eksiltmediği gibi. Zaid, “Latin Amerika üniversiteleri, Hegel’in yokluğundan çökmeden, Tinin Fenomenolojisi çevirisi için 1966’ya kadar bekleyebildiyse ve çok az devrimci öğrenci bu kitabı okuduysa ve Castro, Kapital’in ilk birkaç sayfasından fazlasını asla okumadığını alenen ilan ettiyse , kitapların etkisi, hele ki kitleler üzerindeki etkisi hakkında konuşurken neyi kastediyoruz?” diye sorar. Söyleşmenin somut tahlili.
abecenin yirmi-iki harfi
Ey eşyasız gece. Ey dışarıya bakan kör pencereler, ey dikkatle kapanmış kapılar, öteden beri gelenekle gelmiş, kabul edilmiş, asla tamamen anlaşılmamış tertibat. Ey merdivenlerdeki sessizlik, yan odalardan gelen sessizlik, ta yukarıda tavandaki sessizlik.[10] –Rilke
Kedi horluyor, uyuşmuş kolumun üstünde. Bütün kediler horluyor mu diye düşünüyorum. Sahibine çekmiş diyor kahkahasını patlamadan önce eski sevgilimin hayaleti. Her geçen gün muzipleşiyor fikri. İyi ki sınırımız Hölderlin. Ankara, hırkayı giydiğinde yandığın çıkardığında ürperdiğin havalardan birinde. Zaid’in So Many Books’unu (“Yer Gök Kitap”) okuyorum. Ve kıyıda hanidir bekleyen Rilke. Hiçbir şey fikri kadar güzel olmuyor ya da insan yaşlandıkça Platon’culaşıyor. Horultu’nun evveliyatı böyleydi. Fakat şimdi ben, Rilke, eski sevgilim ve horultucu aynı döşekteyiz. Freud bunu mu kastetmişti? Öyle demiyor muydu Borges? Schopenhauer’ın zaten hayat ve rüyanın aynı kitabın yaprakları olduğunu yazdığını, onları sırayla okumanın yaşamak, göz gezdirmeninse rüya demek olduğunu?[11]
Her okunmamış kitap, yitimliliğe bir nişanedir; sonsuz olan karşısında duyduğumuz o hiç duygusu. Fakat hiç yalnız olmadık. Tıpkı konuşma gibi, kendi sessizliğinde varolanların, sessizlikte buluşmasıdır yazı. Bize düşen de budur belki; kutsal bir yas içinde ama o hazır-bulunuş halindeki darlık ve sevinç dahilinde bir söyleşme. Ancak böyle bir söyleşide birbirimizi işitebiliriz. “Yalnızlığım, bu soylu umutla avunuyor.” (Borges) Aslında hep kendine ağlar insan, yaşanmamış hayatlara ağıttır gözyaşlarımız ve de öfkemiz. Bundandır “yukarıda tavandaki sessizlik”e dalışımız. Yaşanmamış, yaşatılmamış hayatlarımızın hüznüdür gözlerimizi tavana diken her mesai sabahı ve yorgun bedenin gece inleyişleri.
Dünya yüzünden silineceğim, “ama Kitaplık sürecektir: aydınlık, ıssız, sonsuz, kıpırtısız, değerli ciltlerle donanımlı, yararsız, bozulmaz, gizli”. Evet, “sonluluğumuzu anlamamız, bizi cezbeden ve alt eden, içimizde aşırı büyük bir bütünleştirme hırsı yaratan bütünlüğe erişebileceğimiz tek yol” belki de. Ve belki de bizi bıraktıkları hal’dir okumanın ölçüsü, şimdi nasılsın?
Nihayet, şöyle bir silkindi horultucu, eski sevgilim gideli çok olmuştu, yatakta Rilke ile ben kaldık, sessizliği yüklenip, “Korkma, benim!” dedim.
NOTLAR
[1] Jorge Luis Borges, “Babil Kitaplığı”, Ölüm ve Pusula, çev. Tomris Uyar, İletişim Yayınları, İstanbul, 1994.
[2] Her yıl aşkla paylaşsak da, bu yazının imzasız yayınlandığına, yani Gramsci’nin yılbaşlarını sevebileceğine dair bir makale yayımlandı.
[3] Martin Heidegger, Varlık ve Zaman, çev. Kaan Ökten, Alfa Yayınları, İstanbul, 2026.
[4] Gabriel Zaid, So Many Books: Reading and Publishing in the Age of Abundance, Paul Dry Books, 2003.
[5] Stefan Zweig, Sahaf Mendel, çev. Hamdi Varoğlu, Yordam Yayınevi, İstanbul, 2020.
[6] Pierre Bayard, Okumadığımız Kitaplar Hakkında Nasıl Konuşuruz?, çev. Aysel Bora, 2023.
[7] Walter Benjamin, Kitaplığımı Yerleştirirken, çev. Deniz Kurt, Sub Yayınevi, İstanbul, 2016.
[8] Adam Phillips, Kaçırdıklarımız, çev. Selin Siral, Metis Yayınevi, İstanbul, 2023.
[9] Gabriel Zaid, So Many Books, Paul Dry Books, 2003.
[10] Rainer Maria Rilke, Malte Laurids Brigge’nin Notları, çev. Behçet Necatigil, Can Yayınları, İstanbul, 2012.
[11] Jorge Luis Borges, Labyrinths, New Directions, 2007.