Margit Schreiner’in romanları:
Anonim döngüde muhtelif kıvrımlar
“Ev, Kadınlar, Seks.’in başarısı bence ilk sayfasından son sayfasına kadar –her şeyi erkeğin daha iyi bildiğine, kadınların hiçbir şeyden anlamadığına inandığını bazen açıktan açığa, bazen satır aralarında duyuran– Franz’ın ağzından evliliklerini onun baktığı yerden, onun ağzından takip etmemize rağmen hikâyenin asıl halinin de eksiksiz gözümüzün önüne getirmesinde.”
Margit Schreiner
Margit Schreiner’in romanlarında anlattıkları genellikle çok olağanüstü olaylar değil, ama insanı ve hayatı olağanın dışından, alışık olmadığımız bakış açılarından görmeyi öneren metinler bunlar. En tipik örnek Hayal Kırıklıkları Kitabı.[1] Bu roman ölmüş bir kadının ağzından anlatılır. “Yaşarken böyle görmüyordum durumu,” der kadın anlatıcı, “çünkü yaşayan herkesin geleceği vardır.” Öldüğünde insanın geleceği kalmadığı gibi, bütün sorular da gereksiz hale geliyordur. Hikâyeyi böyle bir yerden anlatırken birinci çoğul kişinin ağzını yeğler.
Her zamanki megalomanimizle kendimizi ve dünyayı yeniden keşfettiğimize inanır, ama aslında aynı kalıbı tekrarlarız. Yeni düşüncelerle düşündüğümüzü sanırız, ama bunlar hep düşünülmüş düşüncelerdir. Küçük sapmalarla. […] Dünyayı kendimize has bir şekilde izlediğimizi, kendimize has bir şekilde sevinç duyduğumuzu, kendimize has bir şekilde ağladığımızı sanırız. Ama dünyayı, bizden önceki herkesin yaptığı gibi izleriz. (s. 11)
Kendisine has pek bir şeyi olmadığının farkına öldüğünde varan anlatıcı en başa dönüp doğumundan itibaren hayatını anlatarak sürdürür hikâyesini. Kişisel, tekil bir hikâyedir anlatacağı ama baştan dikkat çektiği üzere büyük ölçüde anonim olduğunu da hesaba katmak gerekir. Daha romanın ikinci sayfasında, “öldüğümde ardımda cam kırıklarından oluşan bir yığın bıraktım” diyen anlatıcının birkaç sayfa sonra en başa, doğum ânına dönmesiyle bu “yığın”ı anlatacağı, önümüze bunun bilançosunu sunacağı anlaşılır; ne de olsa, anlatıcının şu sözü kulağımızdadır: “Sadece ölüler gerçek anlamda hayatlarının bilançosunu çıkarabilir, çünkü artık yaşamaları gerekmiyordur.” (Vurgu metinde var.)
Doğumdan sonrası anonimliğimizin altını çizen birinci çoğul kişinin ağzından değil, ikinci tekil kişiye seslenerek anlatılıyor; “sen” diye seslendiğinin kendisi olduğunu da biliriz elbette.
Bir kadın beşiğinin üzerine eğilir […] Belki de annendir. Ama bu şimdilik tahminden öteye geçmez. Diğerlerinden daha sık yanında olan dişi insandır bu. […] Burada bir erkek insan da vardır, artık o da sık sık yanındadır ama aslında onun baban olduğuna inanmazsın. Öyle olsa orada daha çok vakit geçirirdi. Halbuki sadece akşamları gelir ve orada bulunmasının asıl amacı da muhtemelen annen olan kadını, geceleri düşürdüğün emziği yeniden ağzına yerleştirmekten alıkoymaktır. (s. 13)
Hayal Kırıklıkları Kitabı
çev. Ogün Duman
Metis Yayınları
2008, 2. baskı 2020
120 s.
Bu alıntıda görüldüğü üzere, yeni doğan bebeğin bakış açısından kısa zaman önce geldiği dünya, içine doğduğu hayat anlatılıyor; peki, “sen” diye seslenen bu anlatı dili salt retorikten mi ibarettir? Doğrudan bebeğin ağzından anlatılamaz mıydı, ya da en baştaki gibi herkesin ortak tecrübesinden söz ettiği, “Doğarız ve ölürüz. Hepimiz” dediğindeki gibi ortaklığımızı, mevzunun anonimliğini vurgulayan dille. Şunlara dikkat etmeliyiz sanırım. Anlatıcı ikinci (aynı zamanda birinci!) tekil kişiye seslenirken geniş zamanı yeğliyor – buradan da bir anonimlik doğuyor ve metin ilerledikçe daha da belirginleşiyor. Tek bir olay değildir anlatılan, kerelerce yinelenen bir şeydir, kerelerin çokluğu yaşantının aynı kişi tarafından yinelenip durmasının yanı sıra bunun herkesin başına geldiğini de ima ediyor.
Beri yandan henüz neyin ne, kimin kim olduğunu bilemeyen bir varlık söz konusu; anlatıcının ona yakıştırdıkları arasında bu varlığın kendi hareketlerinin yanı sıra birtakım muhakemeler de var; ayrıca bebeğin içinde bulunduğu ortamdan da söz ediliyor. Hem ona seslendiği hem onu seslendirebildiği bu anlatı dili, “Burada bir erkek insan da vardır” cümlesindeki gibi seslendiği kişiyle arasındaki mesafeyi açma, uzaklaşma, ötelerden bir şeyler anlatma imkânı da sağlıyor – daha doğrusu, belirsiz bir alan söz konusu bu “seslenme/ses olma” dilinde, anlatıcıya bebeğin zihniyle (dili ve dilsizliğiyle) sınırlı kalmama ama bir yandan da bunu ima etme imkânı sağlayan bir belirsizlik alanı bu.
Başa dönersem, Schreiner daha önce bakılmamış (ya da pek az bakılmış) bir yerlerden bakmanın derdinde. Dolayısıyla işin içine doğumdan öncesini de katması manidar.
Önceleri sahip olduğun alan çok küçüktü, doğumundan sonraysa çok büyük. Mekân şimdi boşluktur senin için. Doğmadan önce aşağı ile yukarıyı birbirinden ayırt edemezdin. O zamanlar bunların hiç önemi yoktu. Birden önemli hale geldiler. […] Her türlü sınırlamadan yoksunsun. Ne yanlara, ne yukarı ne de aşağıya doğru bir sınırın var. Sadece boşluk. Balıksı varoluşuna geri döndüğünü düşlersin. Sana destek veren ışıl ışıl bir sıvı. Boşluksuzluğun gücü. Var olmanın yoğunluğu. Günün birinde havanın da yaşamana yetecek miktarda direnç sağlayacağına inanırsın. Günün birinde senin de içinde bulunduğun mekânı kestirebileceğine. (s. 15-16)
“Mekân şimdi boşluktur senin için.” Doğum travması denen şeyin bir ifadesi belki de bu. Meseleye varlığın içinde bulunduğu mekânla ilişkisi üzerinden bakıp anlamaya çalışma çabası. Bir de buradan bakma önerisi. Kuşkusuz Schreiner bir edebiyatçı, dolayısıyla bu açı değişikliği için bir anlatı/kip değişikliği bulmak da önemli. Hayal Kırıklıkları Kitabı’nda bazen kendisine seslenilen, bazen kendisi anlatan/konuşan kişi okul yıllarında yazdığı bir kompozisyondan (“ilk gerçek yazma deneyimim” diye anar) söz ederken şunları söyler:
Birden fazla hayatı içeren bir hayatın, birden fazla manzaradan meydana gelen ya da onları içeren ya da onları yansıtan bir manzaraya bakmanın sonsuz yolları olacağının sezgisinin varlığı. Kısacası yazan herkesin peşinden koştuğu, bulunması, elde tutulması ve tekrarlanması zor bir doluluk durumu, bir vahiydi. (s. 81)
Anlatı kronolojik ve sabit kiple ilerlemiyor, hızla yetişkin, hatta yaşlı insan deneyimlerine geçebiliyoruz – yeniden “biz” diyerek konuşuyor anlatıcı o zaman. Ama sonrasında yeniden bebeğe döndüğümüzde ikinci tekil kişiye seslenerek devam ediyor. Yukarıda kompozisyondan söz ettiği satırlardaki gibi, belli bir yaştan sonraysa “ben” diyerek anlatıyor, ama bu sırada da gelecek zamana sıçrayıp “biz”e (ölüm sonrasından bütün bir hayatın bilançosunu yapma imkânına erişmiş anlatı kipine) geçebiliyor.
Anlatıcının hayatı bir daralma-genişleme hareketiyle kavramaya eğilimli olduğunu belirtmek lazım. Daha romanın başlarında birisinin, “Yaşamın bir genişleme ve tekrar sıkışma olduğunu söyledi[ğini]” hatırlar anlatıcı. Doğumun öncesiyle sonrasına ilişkin vurguyu mekân üzerinden aktaran satırlarda da bu bakış var; mekânın bir boşluk halini alması. Roman ilerlediğinde yaşlanmaktan söz ettiği sırada bunun tersi bir gelişmeye dikkat çekecektir.
Dünya daralmaya devam eder. Önce bulunduğumuz kentle, sonra yaşadığımız semtle, ardındansa evimizle sınırlanır. Nihayet yatağımıza kadar daralır. (s. 64)
Bir başka daralmayı da çocukluktan ergenliğe geçerken yaşadığı söylenebilir. Kafasında kurguladığı ve bebekleriyle oynadığı oyunlarda (ve hayallerinde) mantık, neden-sonuç bağı bulmak zorunda hissetmeye başlamıştır belli bir yaştan sonra.
Evet, sonunda bir gün her şeyin sonu geldi. Belki de gerçek hayatta bu değişim her şey bitip gittikten sonra göründüğü kadar çabuk olmamış, sinsice gelişmişti, oynadığım oyunlara inancım giderek azalarak sonunda hiç kalmamıştı; belki de dünyanın sadece olduğu şeye indirgenmesi karşısında sonradan her düşündüğümde hissettiğim o ani şoku yaşamıştım. (s. 62, vurgu eklenmiştir.)
“Dünyanın sadece olduğu şeye indirgenmesi”; bu, kuşkusuz bir başka “daralma”dır. Belki de bebeğin anasının rahminden çıktıktan sonra sonsuz gelen mekânın sonsuz olmadığının farkına varmasıdır. Schreiner’in anlatıcısı meselenin basit bir genişleme-sıkışma süreci olmadığını da öğrenmiştir yaş aldıkça – bu döngü sürerken bir yandan da hem mekân hem zaman çözülmektedir. “İkisi de hem daralır hem de sonsuza kadar esner.” Zaman ve mekânın yanı sıra “ben” de çözülüyordur yıllar geçtikçe. “‘Ben’, büyük döngüyü kabullenmeyecek kadar dardır, bu yüzden de çözülür.” Yaşlı insanların giderek birbirine benzemesinin de bundan olduğunu vurguluyor anlatıcı.

Belirttim, anlatı kronolojik ilerlemiyor; çocukluğundan ve ilk gençliğinden uzun uzun anlattığı iki olay var. İlki, evde annesi uyurken bebeğin emekleyerek evin altını üstüne getirmesi. Tahmin edileceği üzere, bu bölüm kişiye “sen” diye seslenerek anlatılır; anneden de “kadın” diye söz edilir! Bu tecrübenin sonunda da bir tür “daralma” yaşanacaktır. Oysa henüz pek kısa olan hayatında yaşadığı en güzel andır.
Uzak bir geçmişte karanlık, nemli, ıslak ve dar bir kanaldan özgürlüğüne, havaya ulaştığın ve ölmediğin, aksine doğduğun –ama önceden bir balık gibi suda yüzdüğün için varlığından bihaber olduğun soluğu nihayet almak üzere gırtlağını temizleyen ilk çığlığını yarı boğulmuş halde atarken bunun aslında bir ödül olmadığını bilmediğin– o günden bu yana yaşadığın en güzel andır bu. (s. 39)
Ne var ki, annesinin (kadının!) vereceği tepkiyle “bütün hayatı boyunca karışılacağı yalnızlığın tamamını bir kerede yaşa[mıştır]. Çünkü suçluluk duygusunu öğrenmiş[tir].”
İlkgençliğindeki “daralma” da bir kez daha dünyanın olduğu şeye (hatta daha azına!) indirgenmesinin sonucu sayılabilir. Okul gezisiyle bir toplama kampını ziyarete gittikten sonra anlatıcıda ve arkadaşlarında çok şey değişmiştir. “Tüm dünyanın benden uzaklaşması ve her şeyin üzerine koruyucu bir örtü serilmesi de aşağı yukarı o zamanlara denk geliyor olmalı.” Anlatının birinci tekil kişinin ağzından anlatıldığına dikkat çekmek isterim. Değindiğim üzere, daha önce de bu kiple anlatılan bölümler vardır, kızıl hastalığını anlattığı bölüm mesela, artık bebek değil, çocuktur (dünya olduğu şeyden ötedir; oyuncaklar, bebekler olduklarından daha başka anlamları, işlevleri olan şeylerdir; ama artık bir “ben” oluşmuş olmalıdır ki, anlatının dili birinci tekil olmuştur). Toplama kampı ziyareti sonrası her şeyin üzerine koruyucu bir örtü serildiğini belirtir; aslında bu da şeylerin oldukları şeye indirgenmesinin bir başka halidir. Okul konteynere, önceleri gizemlerle, saklanacak kuytularla dolu park ruhsuz bir şehir parkına, yüzme havuzu klor kokulu bir lağıma dönüşmüştür. Hepsi örtünün, peçenin ardında onun için ilgisiz bir şeylere dönüşmüştür. Anne ve babası da değişmiştir.
Bir deri bir kemik kalmış, çıplak insanların Mauthausen’de [toplama kampında] öldürüldükleri zamanı yaşamış ve bunu engellememişlerdi. Artık ailem ve yuvam yoktu. […] Dünya geri çekilmiş, ardındaysa devasa bir çöplük kalmıştı. (s. 99)
Sevmek Dedikleri
çev. Serap Gülerçin Karluk
YKY
Nisan 2022
96 s.
Schreiner’in Sevmek Dedikleri[2] romanı bir yanıyla Hayal Kırıklıkları Kitabı’nda anlattığı döngüyle tematik bir benzerlik taşıyor. Romanı oluşturan üç bölümü anmak nasıl bir benzerlik olduğunu sezdirecektir: “Ölüm”, “Evlenme” ve “Doğum.” Anlatıcının, annesinin ölümüyle kızının doğumunu anlattığı bölümlerin arasında annesinin ölümünün ardından kızıyla birlikte yabancı bir ülkede gittikleri bir evlenme töreni var. Sevmek Dedikleri’nde annelere ve anne-çocuk, özellikle de anne-kız ilişkisine ilişkin anonimlikler –özellikle “Ölüm” bölümünde– kimi zaman Hayal Kırıklıkları Kitabı’nı andıracak şekilde “biz” diliyle aktarılıyor. Roman bu kipte bir cümleyle başlamıştır zaten: “Sonunda öldürürüz annelerimizi, çünkü artık yalan söylemek istemeyiz.” Anlatıcısının Hayal Kırıklıkları Kitabı’nda söylediklerinin benzeri ya da teyidi de çıkıyor karşımıza. Artık bir bakımevinde yaşamaya başlayan annesinin neleri anlayıp nelerden anlamadığı çok belli değildir, birçok şeyi fark etmeyeceğini düşünür Sevmek Dedikleri’nin anlatıcısı.
Çok büyük olasılıkla zaman ve mekân duygusu yoktu artık. Onun mekânı içinde bulunduğu mekân, zamanı içinde yaşadığı zamandı. […] Mekânlar yitikti, geçmiş ve gelecek çok da önemli değildi. Onları, diğer mekânları, diğer zamanları işin içine katmadıkça. Odasındaki aydınlık ve dinginlik. Aydınlık bir mekân ve dingin bir zaman. İçinde yatılacak mekân, içinde yaşanılacak zaman. (s. 40-41)
Zaman ve mekânın çözüldüğünü söylüyordu Hayal Kırıklıkları Kitabı’nın anlatıcısı; tam da budur işte Sevmek Dedikleri’nin anlatıcısının annesine yakıştırdığı. Kadın annesini bakımevine yerleştirmeye, ardından da onun evini boşaltmaya gelmiştir, yaşlı kadının artık evine dönmeyeceğini biliyordur. Romanın “Düğün” bölümündeki olaylar da annesinin kaybından hayli kısa bir zaman sonra geçtiği için bir yandan da kadının annesinin yasını nasıl tuttuğuna tanık oluruz. Elbette suçluluklarına, pişmanlıklarına da… Beri yandan tam o sırada âşık olmuştur – ya da öyle olduğunu zannediyordur ve biz de buna ikna oluruz! Sevgiliyi “icat” ettiğinden söz eder mesela, bazı sahnelerde bu adam vardır var olmasına, ama gerçek midir, hayal midir, bundan emin olamayız. Burada yeniden Hayal Kırıklıkları Kitabı’na dönmekte yarar var. Ölmüş kadının aşka dair söylediklerine, saptadıklarına:
Kimi günler ansızın bir zamanlar yaşamış olduğunu bilirsin. Gerçi hiçbir şey anımsamıyorsundur, ama içindedir bu aşk. Orada öylece durur ve sana gülümser, artık bir bedenin olmamasına karşın onun tamamıyla bedensel olduğunu hâlâ bilirsin. Ve tamamen ruhsal. İkisi aynı anda. Şimdi, her şeyin geçtiği ve artık kimseye bir şey anlatamayacağın şu an, aşkın ulaşabildiğimiz en karmaşık durum olduğunu bilirsin. […] Çözemeyeceğimiz kadar çok bağlantı, ilinti ve ip vardır. Nesnellikle, hakikatle en ufak bir alakası yoktur bütün bunların. (s. 105-106)
Aşk bir zamanlar yaşanmış olduğunun belki de tek belirtisidir öbür taraftan bakıp konuşan için; üstelik de nesnellikle, hakikatle en ufak bir alakası yoktur. Hayatı daralma-genişleme perspektifiyle değerlendiren anlatıcı roman boyunca daha çok daralmaları aktarır, aşk ve doğayla ansızın karşılaşma sahneleri bu anlamda istisnadır, genişlemenin örnekleridir. Sevmek Dedikleri’ndeki kadının aşkını yahut âşık oluşunu da bir tür genişleme saymak mümkün. O da hayatındaki özel bir daralmayla karşı karşıyadır o günlerde.
Anneler babalar ölünce evleri balçığın içinde kaybolur. Anne babasının ölümünden sonra çocukluk evini kapatmak zorunda kalan herkes anlar neden söz ettiğimi: Her şey çöpe gider! (s. 62)
Kadın, kızıyla gittikleri düğünde sevgilisiyle kendisine bir geçmiş ve gelecek uydurur – “icat” devam eder. Anlatının içinde bir anlatı gibi takip ederiz kurmaca karakterin sevgilisiyle kendisi için kurduğu geçmişi, aynı zamanda geleceği de – geçmiş kadar açık seçik bir hikâye değildir geleceğe ilişkin olan, olasılıkların aklından geçmesidir; bir gün adamın ihanet edeceğini, gidip dönmeyeceğini ama onu bekleyeceğini düşünür mesela.
Beni yalnız bıraksaydın yine uyur seni beklerdim. Dışarısı sessiz olurdu, giderek daha da sessizleşir ve bir zaman sonra tümden sessiz olurdu. Ölümü bekliyormuşum gibi. (s. 53)
Hikâye Hayal Kırıklıkları Kitabı’nda yer yer denemeyi andıran bir dille anlatılmışken, Sevmek Dedikleri’nin bu “Düğün” bölümünde oldukça lirik bir dili yeğlemiş Schreiner. Sevgilisinden söz ettiği kısımlar özellikle; ancak onu neden “icat” ettiğini, hayatında birini “icat” etmeye neden ihtiyaç duyduğunu açıklarken mesele kaçınılmaz olarak gene Hayal Kırıklıkları Kitabı’nda bahsi geçen döngüye geliyor.
Belki de iki düşünce arasındaki zamandan nefret etmemek için bir yol bulmuşumdur (anne babalar ölünce çocuklar da ölmeye başlar, o yüzden kızım için yaşamaya çabalamalıyım, olabildiğince uzun süre ölümsüz olabilsin ve fikirlerinin ne denli önemsiz, birinin diğerinden farksız olduğunu bilmeden düşüncelere dalabilsin diye.) (s. 59-60)
“İki düşünce arasında” bir başka şeye daha benzetecektir ilerideki sayfalarda – kara deliğe. “İki düşünce arasındaki kara delikte (ne uzay ne zaman var!) seni icat ettim” diyecektir; bu kez bu icat “şaşkın bataklıklarda dolaşan çaresiz insan[ın] o dehşetle haritalar icat et[mesi]” gibi bir şeydir.
Romanın üçüncü, “Doğum” adlı bölümünde, “kara delik” ve “iki düşünce arasındaki uzay” bir kez daha çıkar karşımıza. Doğurmaya az kalmış halde sancılarla boğuşurken birçok şey geçer aklından; biri “Düğün” bölümündeki iç-anlatıyı andıran bir cümledir mesela, ama esas olarak annesinin gençlik yıllarından bir şeyler aktarır, annesi de o zamanlar birini icat etmiştir, ne ki o adam ve annesinin iki erkek kardeşi savaşta ölmüşlerdir.
Kara bir delik (ne uzay var ne zaman) annemi yuttu ve bir daha kusup çıkarmadı, çünkü aniden savaşın bir açıklaması kalmamıştı ve tabii barışın da, bu annemi o kadar korkuttu ki yaşamı boyunca bir daha bir şey icat etme cesareti bulamadı. Ve ben yarım yüzyıl sonra gücüm yeterse iki düşünce arasındaki uzay kendi içinde geriye bükülmezse icatlar serisini devam ettirip bir çocuk dünyaya getireceğim. (s. 86)
Hayal Kırıklıkları Kitabı’nda mekânın ve zamanın ölüme yaklaştıkça çözüldüğünden bahis vardı; annesinin icat ettiği adamın ve kardeşlerinin savaşta ölmelerinin zamanın ve uzayın bulunmadığı kara delikle tanımlanmasından anlaşılıyor ki, zaman ve mekânın yitimi ölümle ilgilidir, ama illa kişinin ölümüyle değil; sevdiklerinin ölümü de insanı zamanın ve mekânın çözüldüğü bir kara deliğe düşürebilir. Ölümlerin bir anlamı, açıklaması olmayınca, savaşın da, dolayısıyla barışın da olmayacaktır – ölenler gelmeyecek, zaman-mekân yeniden var olamayacaktır o kişi için. Oysa icat edebilmek için bunlar elzemdir. “İki düşünce” ile ne kastettiğini açıkça ifade etmiyor Schreider’in anlatıcısı, çokça bizim sezgimize ve muhakememize bırakıyor. Yukarıdaki alıntıda gördüğümüz üzere, annesinin ölümüyle kendisinin de ölmeye başlaması gibi, kendisinin ölümüyle de kızının ölmeye başlayacağını idrak etmiştir. Peşinden kızının olabildiğince uzun yaşamasını, kendi deyişiyle “olabildiğince uzun süre ölümsüz olmasını” ister, bu “ölümsüzlük” süresinin sonunda da “fikirlerinin ne denli önemsiz, birinin diğerinden farksız olduğunu” öğreneceğini ima eder – bunu öğrenmeden olabildiğince uzun süre düşüncelere dalabilmesini diler kızının. Fikirlerden birinin diğerinden farksız olması, yazının başında Hayal Kırıklıkları Kitabı’ndan yaptığım alıntıdaki yaklaşımı andırıyor. Kendimize has bir şey yok, doğarız ve ölürüz! Ne ki bunu ancak ölünce gerçekten anlayacağız. Beri yandan, Sevmek Dedikleri’nin anlatıcısı bunları bilmekle beraber bundan ötürü beyhudelik hissine kapılmanın önüne geçme yanlısıdır. Bu son kaçınılmaz olsa da oraya varana dek farklılıklar mevcuttur, bu yüzden kişi de en nihayetinde bir fark kalmayacağını olabildiğince uzun zaman sonra öğrenmelidir. “Düğün” bölümünde de farklılıkların altı çizilir. Doğum ile ölüm arasında geçecek süreyi heyecanlı kılan farklılıklar ve bilinmezlikler olacaktır.
Ne eski bir rüyadır bu yörenin gördüğü, renklere ve biçimlere dalmış, ışık ve akşam hiçbir zaman aynı değil, biçimlerle konturlar hep farklı, birbirine benzeyen tek gün yok. Birbirinin aynı tek bir bakış, gülüş yok, kırışıklık, gözenek yok, el bileği kemiği, tarak kemiği, parmak kemiği yok, kas demetleri her yerde farklı, kanın vücuttaki akışı her defasında farklı. Bedenin yapısıyla yeryüzü arasındaki benzerliği keşfetmeyi çok zor öğrendik, bütün bu benzerlikler için tablolar oluşturduk, değişen arazide ve sevdiğimiz bedenlerde yolumuzu kaybetmeyelim diye yeryüzü haritaları yaptık, kas demetlerini çizdik. Bize hiçbir şey çağrıştırmayacak ya da aksine her şeyi hatırlatacak o eşsiz gölgeliklere ancak en cesur ve en yalnız olduğumuz ya da en çok özlem duyduğumuz zamanlarda tabelaları, çizimleri, haritaları bir kenara bırakıp kör topal dalarız. (s. 77)
İnsan Dengesi
çev. İlknur Özdemir
YKY
Haziran 2018
4. baskı, Temmuz 2023
144 s.
İnsan Dengesi’nde[3] de Margit Schreiner yukarıda bahsettiğim romanlarla ortak kimi temalar üzerinden bir hikâye anlatıyor. Bu kez Hırvatistan’da bir adaya tatile giden altmış yaşlarındaki iki çiftin beklenmedik konukları Sarah öne çıkıyor. Romanın anlatıcısı Sevmek Dedikleri’nde olduğu gibi bir kadın yazar. Tatilde bir şeyler yazmak istiyor, ama beş yıl önce İsrail’deki bir saldırıda öldürülen çok eski iki arkadaşlarının kızları tam tatile gitmeye hazırlanırken karşısına çıkınca onu da davet etmek zorunda kalmıştır. Sarah on beş yaşındadır ebeveyni öldürüldüğünde. Bu arada, İsrail’deki saldırı Filistinlilerin saldırısı sanılmasın; ölen adamın bir önceki evliliğinden olan oğludur katil; Sarah’ın üvey kardeşi. Daha fenası, Sarah’ın öz kardeşi Noah da roman kişilerinin adaya gitmesinden yedi ay önce intihar etmiştir. Ağır travmalar yaşamış biridir Sarah ve onunla ıssız bir adada tatile gitmek hayli risklidir; yazarımızın çalışamayacağı, bir şeyler yazamayacağı çok açıktır, ancak bundan kaçınmaz ve onun ısrarıyla öbürleri de genç kadının birlikte gelmesini kabul ederler.
Roman bir yandan adadaki gündelik hayat, bir yandan da Sarah’ın iç dünyasının –bazen konuşurken anlattıkları, bazen de anlatıcıya teslim ettiği günlüğü üzerinden– aktarılmasıyla ilerliyor. Dolayısıyla ortada iç içe geçen iki yaşantı söz konusu: Altmışlarını aşmış insanlar ile hayatını kurmak üzereyken ağır bir travma yaşamış genç biri. Hayal Kırıklıkları Kitabı’ndaki kâh yaşlılığın kâh bebekliğin, çocukluğun, gençliğin anlatıldığı hikâye gibi, Schreiner’in bu romanının da bir anlamda “döngü”yle ilgili olduğu söylenebilir. Sevmek Dedikleri’ndeki hikâye de anlatıcının annesinin ölümüyle ilgiliydi, bu ölümün onun üzerindeki etkileriyle ve kayıpla baş etme halleriyle. Bu yanıyla ebeveyni ve kardeşini kaybetmiş Sarah’ın hikâyesiyle Sevmek Dedikleri’ndeki hikâye arasında da bir mesele yakınlığı yok değil. Sevmek Dedikleri’ndeki ölümün doğal ölüm, Sarah’ın ebeveyninin başına geleninse bir saldırı sonucu olmasının önemli bir fark olduğu düşünülebilir. Ancak Schreider’in ebeveyn kaybını bir siyasi saldırı vs’ye bağlamamasının önemi burada ortaya çıkıyor bence. Böyle bir saldırı sonucunda yaşanan kayıp da kuşkusuz insanı altüst eder, bu durumda da masum insanları öldürmeyi göze alan kişilerin nasıl olup da bu hale geldikleri insanı kaygılandırır, ürkütür ve üzer. Ancak İnsan Dengesi’ndeki kurgu daha boyutlu. Hatta daha yıpratıcı ve denge bozucu, çünkü Sarah, “her iki tarafı da, kurbanı da suçluyu da tanıyordu[r].” Sarah’ın ağzından bu hal şöyle ifade edilir.
Öyle durumlar vardır ki, dedi Sarah ve mutfakta olmasına rağmen bir sigara yaktı, ama her zamanki gibi sağ eliyle değil de sol eliyle tutması dikkatimi çekti. Yaşanmışlıklar, resimler, anılar senin üzerine biner, karar veremez hale gelirsin. O zaman tesadüfen yakınında bulunanı yaparsın. O anda ahlaki ilkeler yoktur. İyi ve kötü, dışarıdan bakanın görüşüdür, bir niyet sorunudur. İçteyse, dedi, herkes aynı anda hem iyidir hem kötü. (s. 61)
Romanda Sarah’ın yanı sıra iç dünyasına en çok vâkıf olduğumuz genç kadının başına gelenlere, yaşadıklarına, çektiği acılara kayıtsız kalamayan anlatıcı kadın yazardır. Sarah onu seçmiştir yaşadıklarını, “kaderini” anlatmak için; yazmaya ve dinlenmeye geldiği ada tatilinin umduğu gibi geçmeyeceğini sezdiği halde buna karşı koymaz anlatıcı. Bir yerde, “İnsanların uçurumlarında köşe bucak dolaş[tığını]” belirtir zaten. Bu arada, “babamın toprağa verilmesinden üç gün sonra onun ölümü hakkında yazmaya başlamıştım, annemin ölümünü anlattığımdaysa o ölmemişti bile” diye itirafta bulunur. (İnsan Dengesi’nin ilk yayım tarihi 2015, Sevmek Dedikleri’nin ise 2003; örtük olarak Sevmek Dedikleri’ne mi atıfta bulunuyor, sorusu geliyor akla.) Gelgelelim, anlatıcı kendi kayıplarını düşünerek yakınlık kurmaya çalışmaz Sarah’la. Hoş, genç kadının günlüklerinde ayrıntılı olarak anlattığı akıl hastanesi günleriyle ilgili olarak da diyaloğa girmez; bunları okur, Sarah da okuduğunu bilir ama bunları konuşmazlar. Bununla birlikte, Sarah’ın akıl hastanesi süreçleri sona erdikten sonra Berlin’i ziyaret ettiğinde neler yaşadıklarını uzun uzadıya konuşurlar. Sarah ve Noah küçükken Almanya’da Yahudilere karşı saldırılar yapılabildiğini gören anne babaları İsrail’e yerleşmeye karar vermişlerdir. Berlin, Sarah’ın çocukluğunun geçtiği yerdir. Neo-nazilere tepkiyle İsrail’e giden babaları orada Araplarla Yahudilerin birlikte gidebildikleri lokanta kurup işletmiştir, oradaki sağcılara da yakın olmamıştır.
Berlin’de “bir sürü sergi” ve “çocukluğunun pek çok yerini gez[en]” Sarah’ın orada geçirdiği altı ayla ilgili olarak anlatıcının aktardıklarına bir bakalım:
Her şey, şimdi ve geçmiş, yaşanan ve sergilerde görülen, bir arada yoğrulmuş gibi görünmüş ona. Sanki kısa bir zaman için bir atomla çekirdeği arasında kalan büyük, boş alan bastırılıp dışarı akıtılmış ve Sarah bütün hayatını küçük bir çakıltaşı halinde ayaklarının altında hissetmiş. Ya da aslında hiç olmayan zamanların arasındaki bir kesişme noktasına vardığını ve bu kesişme noktasının, henüz yaşamadığı gelecek de dahil, bütün hayatı olduğunu hissetmiş; o gelecek de aslında yokmuş, çünkü içinde geriye ve ileriye dönük düşünülen şimdiki zamandan başka bir şey yokmuş. Hatta bu şimdiki zaman bile tam olarak mevcut değilmiş. Çünkü şimdiki zaman nerede başlayacak ve nerede bitecekmiş. (s. 111)
“Hiç olmayan zamanların arasındaki bir kesişme noktası”; nerede başlayacağı ve nerede biteceği meçhul bir şimdi – zamanın bir başka çözülme hali diyemez miyiz buna da, hani Hayal Kırıklıkları Kitabı’nda ölüm yaklaşırken yaşandığı, duyumsandığı iddia edilen? Elbette sadece zaman değil, mekân da çözülüyordur. Sevmek Dedikleri’nin anlatıcısı da mesela şöyle der: “Anne babanın ölümüyle insanın doğduğu toprak da yok oluyor belki, belki de tüm coğrafya bataklığın içinde kayboluyor.” Sarah da onunla hemfikirdir, ama daha derinlere taşır mevzuyu.
Merkezini kaybedersen, dedi Sarah öğlen, kendine özgü, benim de artık alıştığım dağınık konuşmasıyla, o zaman bütün dünya çalkalanır; denize bakan terastaydık, ötekiler yüzüyorlar, sörf yapıyor, kürek çekiyor, dibe dalıyorlardı. Bir anda hiçbir şey yerinde kalmaz. Bu kayıptan sonra senin bütün eylemlerin, el değmeden kaldığını umduğun bir iç düzeni, dışarıdakinin, çökmüş olan düzenin karşısına koyabilmek için göstereceği umarsız çabaya yöneliktir. Ama dış düzenden yoksunsan, içinde de bir düzen bulunamayacağını anlarsın. (s. 25)
İnsan Dengesi, akıl hastanesinde günlüğüne yazdıklarıyla iç dünyasındaki yıkım ve çalkantıları öğrendiğimiz Sarah’ın aradan geçen beş yılda nereden nereye geldiğinin hikâyesi olarak da okunabilir. Bir yıkımın ardından en diplere inip oralardan çıkışı. Böyle diyorum ama uzun uzadıya bu süreç bize aktarılmıyor. Beri yandan ebeveyni, özellikle babası hakkında anlatıcının iyi kötü (kuşku payı bırakılarak aktarılan) bildiği, ama Sarah’ın bilmediği bir şeyler de var mesela; bunları genç kadına anlatmanın gerekli olduğunu düşünmüyor anlatıcı. Biz Sarah’ın hayatını günlüğüne yazdıklarından ve Berlin ziyareti örneğinde olduğu gibi anlattıklarından, biraz da adadaki gündelik hayat sırasında yaptıklarından öğreniyoruz. Tam bir resim çıkmıyor ortaya, ama roman da zaten bunun çıkmasını ummanın ham bir hayal olduğunu savunuyor biraz da. Sonuçta dünya, eninde sonunda algıladığımız dünya. Dolayısıyla Sarah’la anlatıcının algıladıklarının mutlak biçimde örtüşmesi, kesinlikli bir resim sunması imkânsız. Romanda bir yerde dendiği gibi, “Algılama her zaman mantığı yener.”
Bu cümleyi anlatıcı Sarah’la birlikte kanoda kürek çektikleri günü anlatırken sarf ediyor. Schreiner’in adayı ve adanın koşullarını dünyanın ve hayatın bir mikro örneği olarak tasarladığı düşünülebilir; –içlerinden birinin ağzının içini arı sokması, hava karardıktan sonra ıssız bir yerlerde kalakalma, gecenin bir vakti saldırgan davranışlı milliyetçi, sarhoş bir Hırvat’ın elinde tüfekle adaya inip bağırıp çağırması gibi– birkaç kez ciddi tehlikeler atlatıyorlar. Altı kalın kalın çizilmese de hayata, daha anonim yaşayışlara dair birtakım metaforlar söz konusu. Kanoyu dengede tutmak, tek başınayken ya da bir başkasıyla birlikte mesela. Ya da her şeyin çok çabuk tersine dönebileceği gerçeğiyle yüzleşmeye neden olacak olaylar. Fakat bunlar ders alınacak bir mesel olarak sunulmuyor, aksine hayatın akışının öngörülemezliğini, içerdiği sürprizleri hatırlatıyor, sorgulatıyorlar daha çok. (“Bir felaket yaşanmadan önce güvenebileceğimiz işaretler var mıdır? Yoksa işaretleri biz sonradan mı güvenilir olarak yorumlarız?”)
Hayatın gidişi, gidişatı üzerine bir roman İnsan Dengesi; dümdüz olmadığını hepimizin bildiği bu akıştaki kırılmalar, parçalanmalar, benliğin oluşurken darmadağın olup toparlanması, ama en önemlisi durmaması, öyle ya da böyle devam etmesi, hızın kesilmemesi hatta. “Hız denge sağlar” diyor ornitoloji okuyan, kuşlara düşkün Sarah; roman biraz da bunun hakkında. Yine dolunaylı bir gecede Sarah’la birlikte denizde yüzerken birbirlerinin dengesini hem sağlamaya çalıştıklarını hem de en ufak bir uyumsuzlukta bozabildiklerini anlatırken şunu vurguluyor anlatıcı: “Önemli olan, başlayan hareketi engellememek, onunla birlikte ilerlemekti.” İşte bu hareket hakkında İnsan Dengesi.
Ev, Kadınlar, Seks.
çev. Serap Gülerçin Karluk
YKY
Mayıs 2023
2. baskı, Temmuz 2023
120 s.
Geçtiğimiz aylarda yeni bir romanı yayımlandı Margit Schreiner’in: Ev, Kadınlar, Seks.[4] Farklı bir anlatma yolunu benimsemiş bu romanda Schreiner. Bütün roman Franz adındaki işsiz, alkolik bir adamın kendisini terk eden karısı Marie Thérèse’ye gıyabında seslenişi, serzenişi olarak kurgulanmış. “Serzeniş” dedim ama çok zaman ağır hakaretlere, aşağılamalara varan bir üslubu var Franz’ın. Kitabın arka kapağında tanımlandığı üzere, “eril bir monolog”. Başta sona bir “mansplaining tatavası” da denebilir! Her şeyi erkeğin daha iyi bildiğine, kadınların hiçbir şeyden anlamadığına inandığını bazen açıktan açığa, bazen satır aralarında duyuruyor Franz. Her şeyin doğrusunu bildiği gibi, her zaman olması gereken davranışı sergileyen o olmuştur; Marie Thérèse ise hep yanlış yapmış, harekete geçmişse yanlış davranmış ya da hiç harekete geçmeyerek edilgen bir hayat sürmüştür. Ev, Kadınlar, Seks.’in başarısı bence ilk sayfasından son sayfasına kadar Franz’ın ağzından evliliklerini onun baktığı yerden, onun ağzından takip etmemize rağmen hikâyenin asıl halinin de eksiksiz gözümüzün önüne getirmesinde. Üstelik bizim hikâyenin aslını görmemiz için Franz’ın anlattıklarına zorlama biçimde sokulmuş ayrıntılar da yok, Franz kendini överken hırsızlığını anlatanlardan. Çok konuşan birçok kişi gibi konuştukça aklının dibinin görünmesine engel olamayanlardan.
Schreiner’in baştan bu yana değerlendirmeye çalıştığım üç romanıyla dolaylı kimi kesişim noktaları olmakla birlikte bunlardan daha farklı bir metin. Ancak küçük bir olaydaki bir benzerliğe, hatta aynılığa dikkat çekmek istiyorum. Sevmek Dedikleri’nde anlatıcı annesiyle uzak ve yakın geçmişteki ilişkilerini, çatışmalarını anlattığı sırada onunla bir karşılaşmalarından söz eder. Annesiyle babasından habersiz onların yazlığının bulunduğu yere gitmiştir ve markette annesini görünce omzuna dokunmuştur. Ne ki annesi onu tanımamış, nereden tanıştıklarını sormuştur. Kendisini tanıttıktan sonra annesi dalgınlığından ve zihnindeki karışıklıktan ötürü önce paniklemişse de zamanla paniği azalmış, bir zaman sonra tanıyamamasında kusuru kızında, gözlük takmamasında bulmuş, daha sonra da büsbütün bu olayı unutmuştur. Bu olayın birebir aynısı Ev, Kadınlar,Seks.’te de var. Böyle bir olayın Marie Thérèse’nin de başından geçtiğini öğreniriz, Franz bunda da eski karısını suçlayacak bir şeyler bulup söylenir.
Mühlviertel’de tatil yapan anne kendisini sürpriz şekilde ziyarete gelen öz kızını tanımaz! Bu olayın analizini kendin yaptın. Ömrün boyunca kendi öz annenin seni gerçekte olduğun gibi değil, kendi zihninde tasarladığı şekilde gördüğünü söyledin. Kızı nasıl olmalıysa öyle. Asla kızın kendisini değil. Bunu bana kendin söyledin. Annenin seni, kendi tasarladığı dünyanın dışında hiç görmediği için tanıyamadığını kendin söyledin. Sen hiç beklenmedik bir anda karşısına çıkınca kendi tasarımlarını sana yansıtamadı. Karşısında tanımadığı bir insanın dikildiğini gördü. Bu sana tanıdık gelmiyor mu? Ama annenin sana karşı olan davranışıyla senin bana karşı davranışların arasındaki paralellikler bununla kalmıyor. (s. 108-109)
Franz’ın anlattıklarına göre Marie Thérèse’nin annesi de önce delirdiğini zannetmiş, ama bir hafta sonra her şeyi inkâr etmiş. “Sen öyle birdenbire ortaya çıkınca bir an için kafam karıştı” deyip olayı geçiştirmiş. Sevmek Dedikleri’ndeki hikâyenin aynısı, ama şöyle bir fark var. Franz, “Annenin seni hiç görmeyişi gibi sen de beni görmüyorsun” demekle birlikte bir kez daha kendi yaptıklarını yansıtıyordur eski karısına. Roman boyunca Franz’ın tam tersini söylemesine rağmen anlıyoruz ki, asıl görülmeyen Marie Thérèse’dir. Franz’ın oğlunu da alıp kendisini terk etmiş olmasını kabul etmediği anlaşılıyor, gıyabında söylediklerini yüzüne karşı söyleyebilse karısının döneceğinden emin. Zaten gitmiş olması da aklına başkalarının girip kafasını karıştırdığı içindir onun nazarında. Bunu da sıklıkla yineliyor; hayatında başka bir erkek olduğunu ve onun iteklemesiyle Franz’ı terk ettiğini, yalnız olsa bunu asla yapamayacağını söylüyor. Marie Thérèse’nin neler çektiğini, neler yaptığını, neler söylediğini hiç görmemiştir. Aralarında geçen kimi konuşmaları da aktarıyor Franz; o konuşmalar sırasında da karısını dinlemediği, kendi “tasarladığı dünyanın dışındaki” bir Marie Thérèse’nin büsbütün görünmez olduğu anlaşılıyor. Franz’ın bu durumunu da algılamanın mantığı yendiğinin bir görünümü sayabiliriz sanırım. Görmediği, anlamadığı sadece Marie Thérèse de değildir bu arada, boşanma davalarının hâkimine de arada seslenir, onu kendi tarafına çekmeye çalışır. Ne de olsa erkekti hâkim, ancak feministlerin yaygın baskısı nedeniyle Franz’ı yanlış anlamış ve Marie Thérèse lehine hükümler vermiştir. Bir dinlese Franz’ı…
İtiraf etmeliyim; Franz’ın roman boyunca söyledikleri, muhakeme biçimleri, körlükleri ve gevezeliği de hayli anonim.
NOTLAR:
[1] Margit Schreiner, Hayal Kırıklıkları Kitabı, çev. Ogün Duman, 2008, Metis Yayınları, 115 s.
[2] Margit Schreiner, Sevmek Dedikleri, çev. Serap Gülerçin Karluk, YKY, 2022, 91 s.
[3] Margit Schreiner, İnsan Dengesi, çev. İlknur Özdemir, YKY, 2018, 137 s.
[4] Margit Schreiner, Ev, Kadınlar, Seks., çev. Serap Gülerçin Karluk, YKY, 2023, 119 s.
Önceki Yazı
Şiirde meteoroloji
“Hayır, Hoca’nın daha o dönemde ekolojik faciayı saptadığını, gevşekçe ‘antroposen’ diye adlandırılan bir gelişmeyi sismograf gibi haber verdiğini herhalde öne süremeyiz. Yine de sıcak ölümcül bir tehdit haline gelmiş gibidir. Necatigil’in içinde hep tetikte bekleyen ‘yavru ceylana’ kim ya da ne ‘pusu’ kuruyordu?”