“Barışmam gereken Beyrut artık yok.”
Hoda Barakat
Odysseia’da Penelope, Odysseus’un dönüşünü beklerken, gündüz dokuduğu kefeni gece sökerek zamanı erteler. Dokuma böylece yalnızca bir el işi olmaktan çıkar, bekleyişin, hafızanın ve zamana direnmenin biçimine dönüşür. Hoda Barakat’ın Akdeniz Sürgünü romanındaysa, kumaş başka bir kaybın karşısında geçmişle bugün arasında benzer bir bağ kurar. Nikola’nın parçalanmış dünyasında dağılan aileler, kaybolan insanlar, savaşla parçalanan Beyrut ve geçmişte kalmış bir hayat kumaşın çözülmüş iplikleri gibi hafızanın içinde dağılır. Anlatmaksa bu iplikleri yeniden birbirine geçirme çabasıdır. Penelope’nin dokuyup sökerek dönüşü beklemesi gibi, Nikola da hatırlayarak kaybolan dünyanın izlerini korumaya çalışır. Ancak Penelope’nin aksine, onun beklediği şey geri dönecek bir insan değil, artık var olmayan bir şehirdir. Bu nedenle, Akdeniz Sürgünü’nde kumaş yalnızca geçmişi saklayan bir nesne değil, kaybolmuş bir zamanı yeniden dokuma arzusunun metaforu haline gelir.
Arap edebiyatının özgün seslerinden biri olan Hoda Barakat, Akdeniz Sürgünü romanında Lübnan iç savaşının gölgesinde yalnızca yıkılmış bir şehrin değil, bir medeniyetin, bir aidiyet duygusunun ve bireysel hafızanın nasıl parçalandığını anlatır. Hoda Barakat, savaşı cepheden ya da politik tarihin içinden anlatmak yerine, onun insanın zihninde, bedeninde ve hafızasında bıraktığı tortuya odaklanır. Bu yönüyle, Akdeniz Sürgünü savaş sonrasında insanın elinde ne kaldığını anlatan bir hafıza romanıdır.
1998’de Arapça olarak yayımlanan ve özgün adı Hārith al-Miyāh olan roman İngilizceye Marilyn Booth tarafından çevrilmiş, The Tiller of Waters adıyla yayınlanmış; Türkçede Mustafa İsmail Dönmez’in çevirisiyle Delidolu Yayınları tarafından 2021’de Akdeniz Sürgünü adıyla yayımlanmıştır. Çevirmen, Akdeniz Sürgünü adının yazarın onayıyla belirlendiğini söylüyor.
1952’de Beyrut’ta doğan Hoda Barakat, Lübnan Üniversitesi’nde Fransız Dili ve Edebiyatı okudu. Gazetecilik, öğretmenlik ve çevirmenlik yaptı. Lübnan iç savaşının ardından Paris’e yerleşti. İlk romanıThe Stone of Laughter 1990’da yayımlandı. Onu Disciples of Passion, The Tiller of Waters, My Master and My Lover, The Kingdom of This Earth ve The Night Mail izledi. 2019’da The Night Mail ile International Prize for Arabic Fiction’ı kazanması, Akdeniz Sürgünü’nün 2000 yılında Naguib Mahfouz Medal for Literature ödülü alması Barakat’ın çağdaş Arap edebiyatındaki yerini daha da güçlendirdi. Yazarın kitapları İngilizce, Fransızca, İbranice, İtalyanca, İspanyolca, Yunanca, Danca ve Türkçe gibi pek çok dile çevrilmiştir. Yazarın yayımlanmış altı romanı, iki oyunu, bir öykü ve anı kitabı bulunmaktadır. The Kingdom of This Earth adlı romanı 2015’te Man Booker’da finale kalmıştır.
Barakat, Fransızca eğitim almış olmasına ve Paris’te yaşamasına rağmen eserlerini Arapça yazıyor. Bu seçimi bilinçli bir tercih olarak anlatıyor. L’Orient-Le Jour söyleşisinde Fransızca yazmanın kendisi için daha kolay ve cazip olabileceğini, buna rağmen Arapça yazarak en zor yolu seçtiğini söylüyor.
Barakat’a göre, “fiziksel olarak vatandan uzaklaşmak, dilsel olarak vatandan vazgeçmek anlamına gelmez”. Bu durum Akdeniz Sürgünü açısından özellikle önemlidir. Çünkü romanın asıl meselesi yalnızca savaş değildir; yerinden edilme, ait olamama ve kaybedilmiş bir dünyayı dil aracılığıyla yeniden kurma çabasıdır.
Akdeniz Sürgünü yazarın dünyasında ayrıcalıklı bir yerde durur. Sürgünü yalnızca ülkesinden sürgün edilmek şeklinde düşünmemek gerekiyor. Romanda farklı sürgün biçimleri de karakterler üzerinden anlatılıyor.
Nikola savaş nedeniyle kendi şehrinde yabancılaşmıştır. Şemsa tarihsel ve toplumsal olarak dışarıda bırakılmış bir halkın mensubudur, bir bakıma o da sürgündür.
Yazar Paris’te yaşamasına rağmen kendini sürgünde olarak tanımlamaz; Arapça yazdığı ve Arap dünyası üzerine yazmaya devam ettiği sürece kendini oradan uzak hissetmediğini söyler. Onun için Paris kaybedilmiş bir vatanın yerine geçen, yeni bir yurt değildir; dünyaya daha uzaktan bakmasını sağlayan bir özgürlük alanıdır.
Ana karakter Nikola, parçalanmış dünyasını kumaş dükkânında hikâyeler aracılığıyla yeniden kurar. Şemsa, Nikola’nın hem ilk aşkı hem de dinleyicisidir. Hayal ve gerçek iç içe geçer. Nikola’nın parçalanmış belleğiyle savaşın parçaladığı Beyrut birbirinin aynasına dönüşür. Nikola’nın anlatıcılığı, belleğini ayakta tutma çabasına dönüşür. Akademik çalışmalarda Nikola’nın Şemsa’ya anlattıkları üzerinden bir “Şehrazat” figürüne dönüştüğü özellikle vurgulanır. Romanın olay örgüsünü taşıyan asıl gerilim de burada ortaya çıkar. Nikola, dışarıda bombalanan Beyrut’u hatırlayarak yaşatmaya çalışmaktadır. Bu nedenle, şehir romanda yalnızca bir arka plan değildir.
Barakat’ın da romanla ilgili bir söyleşide belirttiği üzere, yazmak istediği Beyrut, geçmişte bildiği Beyrut’tur fakat artık o şehir yoktur. Nikola Mitri’nin geçmişe doğru savrulan belleği aracılığıyla yalnızca kendi hayatını değil, Beyrut’un, Lübnan’ın ve Akdeniz’in tarihinin de sayfalarını açar. Geri dönülecek şehir artık yoktur. Geriye yalnızca hatırlamak ve anlatmak kalır.
Romanda kumaş metaforu önemli yer tutar. Nikola ve babası kumaş tüccarıdır; keten, kadife, ipek ve sentetik kumaşlar yalnızca mesleğin unsurları olarak değil, dünyanın algılanma biçimi olarak romanda yer alır. İplikler nasıl birbirine geçerek kumaşı dokuyorsa, Nikola’nın anlatısı da aile hikâyelerini, aşkı, göçleri, savaşları, kültürleri ve yüzyılları birbirine bağlar. Savaş; şehri, aileleri ve insan ilişkilerini söker atar. Geriye kalan iplikler insanı hayata yeniden bağlamaya çalışır. Romanın parçalı zamanı da, travmanın hafızada yarattığı kırılmanın anlatıdaki karşılığıdır. Romanda zaman kronolojik olarak ilerlemez. Geçmiş ve bugün çağrışımlarla sürekli birbirine karışır. Nikola’nın zihnindeki parçalanmışlık, savaşın travmasıyla örtüşür.
Akdeniz Sürgünü’nün uluslararası alanda dikkat çekmesinin önemli nedenlerinden biri de, romanın Lübnan iç savaşının tarihini belgeleyen bir metin olmayışıdır. Eser, savaşın kronolojisini vermek yerine, savaşın insanın algısını, zaman duygusunu ve hafızasını nasıl dönüştürdüğünü gözler önüne serer. Bu nedenle, roman Lübnan sınırlarını aşan, evrensel bir kayıp ve aidiyet duygusu yaratır.
Yazar, Arap edebiyatının yalnızca savaşları, politik çatışmaları ya da Ortadoğu’nun toplumsal meselelerini anlatan bir edebiyat olmadığını gösterir. Hoda Barakat; hafıza, beden, aşk, kimlik, cinsiyet, sürgün ve ölüm gibi evrensel meseleleri modernist ve deneysel anlatımla, Arapça edebiyatın içinden yeniden düşünür.
Penelope’nin beklediği Odysseus geri dönebilir; Nikola’nın beklediği Beyrut ise artık yoktur.