• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Murat Üstübal’la Ücra’ça üzerine:

“Yola devam edenler şiiri güncelleyenler değil, dönüştürenler olacak!”

“Ücra bir tavır, belki de bir hareketti ama ondan da önce bir arayıştı. Aslında biz dergideki şiirlerin yol göstericiliğinde gitmek istiyorduk. Dolayısıyla başta yol muğlak görünüyordu...” 

Murat Üstübal

ÜMİT ERDEM

@e-posta

SÖYLEŞİ

5 Mart 2026

PAYLAŞ

Ücra dergisinde okuduğumuz –gerçi ben yayımlandığı yıllar tamamını okuma imkânı bulamamıştım– ücra’ça söyleşileri nihayet kitaplaştı, 160. Kilometre yayınları bünyesinde, Asuman Susam’ın giriş yazısıyla vücuda geldi. Bülent Keçeli ile birlikte yaptığınız, şiir ve şiir dolayımında birçok nosyona veya disipline uzanan, değinen ve ‘çağını şiirde veya şiir içerisinde düşünerek çözmek’ olarak adlandırabileceğimiz kıymetli bir nehir söyleşi. İyi ki basıldı; emeği geçenlere teşekkürler.

Bu metinlerin ortaya çıkmasından kitaplaşma sürecine kadar yani ücra ve ücra’ça’nın bugüne gelişine dair neler söylemek istersin? Çok şey yaşandı bu süreçte. Nihayetinde bir çeyrek yüzyıl geçti aradan. Ve tabii ki değerli şair Bülent Keçeli pandemi sürecinde aramızdan ayrıldı. Bu yazıların kitaplaşması senin için nasıl bir anlam taşıyor?

Bülent Keçeli

Keçeli ile ‘98 sonunda ya da ‘99 başında tanışmamızdan itibaren şiir üzerine yoğun konuşmalar yaptık. Bildiğin gibi, bu süreçte Ücra öncesinde bir dergi denememiz de oldu; Yomsanat’ı kuran ekibin bir parçasıydık ki, kısa sürede değişik nedenlerle dağıldı. Ama içimizdeki dergi ateşi sönmedi, çünkü söyleyecek daha çok sözümüzün olduğunu aramızda yaptığımız özgün konuşmalar göstermişti bize. Ücra’yı kurduk ama konuşmalar o kadar akışkan ve parça parçaydı ki, bir teorik yazı zeminine sıkıştırılamayacak kadar da uçsuz bucaksız görünüyordu gözümüze. Şiire dair görüşlerimiz berraklaşana kadar ve yazdığımız şiirin de yol göstericiliğinde konuşmaları kaydetme gereksinimi duyduk. Ama özellikle derginin ilk döneminde, 2002 ile 2005 arasında sayfa sayısı az olduğu için konuşmaları genellikle bir sayfaya çok küçük puntolarla sıkıştırmak zorunda kaldık. Ve işte İlhan Berk’in “yazıları büyüteç olmadan okuyamıyorum” diye hayıflandığı bu yekûn çıktı ortaya. Keçeli ile bu konuşma yazılarını topluca yayımlamamız gerek diyorduk, ama ancak Keçeli’nin zamansız vefatından bir süre sonra, kendimi toparlar toparlamaz yazıları da toparlamaya koyulabildim. Konuşmaların değeri dönemsel şahitliklerle pekişti; Asuman Susam’ın yazısı ve Ömer Şişman’ın yayınlama arzusuyla kitaplaştı. İkisine de teşekkür ederim. Bu kitabın şiir tarihindeki en uzun nehir söyleşi ya da konuşmalardan biri olduğunu söylemem gerek. Ama benim için anlamı daha büyük. Bu konuşmalar akışkanlığı içinde daha önce söylenmemiş sözün ve avangard ruhun temsil alanı oldu. Hatta yazdığımız birçok teorik metnin ilham ve veri kaynağı oldu. Ayrıca doksanların ve iki binlerin tartışmalarını ve atmosferini duyumsamak ve anlamak için de önemli bir kaynakça. “Ücra’ça” adı da “kaynakça” ve “ücra çağ” adlarının her ikisini birden çağrıştırdığı için tercih edildi diye anımsıyorum.

Ücra bir dergiden çok bir tavır, hatta bir hareketti. Şairlere; şiirin imkânlarına, formuna, bozumuna, unsurlarına dair çok şey öğreten ve şiir yelpazesi yönünden zengin olan bir mecraydı. “Ücra” adı burada haricî bir alternatif olarak da okunabilir. Ücra adını bir yer mi, mekân mı, yoksa uzam olarak mı düşündünüz? Ücra adı sizin için –sevgili Keçeli’nin düşünceleriyle birlikte– ne ifade ediyor?

Evet, haklısın. Ücra bir tavır, belki de bir hareketti ama ondan da önce bir arayıştı. Dikkat edilecek olursa, ilk döneminde dergi Ücra Atölye adıyla yayımlandı. Aslında biz dergideki şiirlerin yol göstericiliğinde gitmek istiyorduk. Dolayısıyla başta yol muğlak görünüyordu. Bu belirsizliği dağıtan, yazılan şiirle şairler arasında yaptığımız seçimler, bu seçimler üzerinden yapılan yorumlar ve bu yorumların şiirde nereye oturduğuna dair geliştirilen düşünceler oldu. Tüm bu mekanizma neredeyse başlı başına bu konuşmalardan çıktı. İkinci Yeni tartışmaları, Garip şiiri tartışmaları, ‘80 şiiri konuşmaları ve güncel şiirin değeri, vb. birçok konu üzerine yapılan arayışları poetik zemine taşıma çabasıdır Ücra. Bir yandan da internet palazlanmaya başlamıştı, ki orası da bizim için zengin bir kaynak oldu. Ama tüm bu arayışlar başlamadan önce kendimizi doğru konuşlandırmamız gerekiyordu; merkez ve periferi kısır döngüsünden çıkmamız gerekiyordu. Neden mi? İkisi de birbirlerini onaylayan ve birbirlerine devşirilen mekanizmalardı bizim için. O yüzden merkezin ve periferinin hem dışında kalan hem de ikisini de kapsayan bir uzam olarak Ücra adını benimsedik. Uzam sınırları belli bir yer değildir; hem bir distopyadır hem de bir yok-yer. Çıkış noktası bu olunca, dizge içi kalan her yapı geleneğe ve antolojiye ait yapılar olarak tartışılabilir ve eleştirilebilirdi bizim için. Senin de sözünü ettiğin şiirin tüm imkânlarına ve şiir yapısına ve sentaksına dair tüm bu bozumlar merkez-taşra ikiliğini ve antolojiye yani geleneğe dair eleştirileri de kapsar. Yeni estetik ve poetik arayışlar hakkında büyük tartışmayı alevlendiren eleştiriler olarak.

Şiirin anlam/hakikat veçhesine karşı kayıtsız kalmayan tutumunuz ve imgeyi merkeze alıp sorunsallaştıran ve önemseyen düşünceleriniz özelinde sormak istiyorum –bu biraz da senin ve Keçeli’nin poetik tutumlarınıza da açılıyor– materyalist bir şiire teslim olmadığınızı söyleyebilir miyiz? Şiir üzerine düşünüp konuşurken, hatta yazarken şiiri makineye kaptırmama eğiliminiz olduğu söylenebilir mi? Şiirde salt tekniğe yenilmediğinizi, meta çağında eşyanın ruhuna önem verdiğinizi söyleyebilir miyiz? Ücra, metalaşan düzende mistifikasyonun imkânlarını mı aradı ve bu imkânı kıymetli mi buldu?

Çok değerli bir soru, teşekkür ederim. Söylediklerinin tersini bize yakıştıranlar da oldu. Mekanik bir şiir yazdığımız ve anlamı önemsemediğimiz bile söylendi. Aslında biçimle bu derece uğraşan bir şiir, sözcüğü sorunsallaştıran bir şair anlamın değişik veçhelerini arama kaygısı da taşıyordur diye de çok düşünen olmadı bizimle ilgili. Yani anlamı ıskaladığımız ve anlamsızı aradığımız söylenegeldi hep. Anlamsızı aramak, anlamın başka yüzleriyle karşılaştırmaz mı insanı? Ayrıca anlamsız diye bir şey yoktur; henüz ele geçirilememiş anlam vardır. İşte biz daha çok ele geçirilememiş, meşrulaşmamış anlamı ararken dizgeye kadar gittik. Ele geçirilememiş anlama ulaşmak için dizgeyi de sorunsallaştırmamız gerektiğine kadar yazdık.Şiirini de yazdık, teorisini de. Şiirle bedenlenen yazıyla ruha kavuştu demiyorum tabii! Şiirin içinde hem biçim hem de ücra-anlamlar ortaya çıktı diyorum. Materyalist olan tarafı da var, mistifikasyon içeren tarafı da. Zaten mistik ve materyalist güdü iç içe olmak zorundaydı diye düşündük. Mistifikasyonu bir tür dinsellikle karıştıranlar da var. Tam tersine, din mistikleşme eğilimlerine karşıdır; onu bir tehlike olarak da görmüştür geçmişte. Mistifikasyon bir arayıştır; madde-insan ilişkilerini, madde-öz ilişkilerini, maddenin uzaydaki konumunun bizde yarattığı farklılıkları arar. Bu durum statükoya teslim olmuşlar ve statükoyla başkalarını hizalayanlar için her zaman bir tehdit ve tehlike olmuştur. Şiir bu anlamda bir varoluşun ortaya çıkarılması için bir rehberdir, hatta insanın biriciği. Makineye kaptırmadığımızda da, kaptırdığımızda da şiir üzerinden ne hale geldiğimizi anlayabilmemiz çok ufuk açıcı geliyor bana. 2000 öncesi şiirle sonrası şiir biraz da bu mücadelenin hareket alanı oldu diyebiliriz. Şair, şiirde teknik arayışlarla özsel değişimleri, kendi içselliğinde olduğu kadar dışarıyla kurduğu ilişkide de düzenleyendir. Tekniğin içsel ve dışsal hareketlenmelerle entropik veya dolaylı bir bağıntısı, hatta bağlamı vardır. Biz bu bağıntı ve bağlamı aramaya, ortaya çıkarmaya çalıştık.

Söyleşide dikkat ettiğim bir ifade var ki, bu da “Anadolu şiiri/sanatı” ifadesi. Yani bunu Ücra’nın taşradaki pozisyonuyla ve tutumuyla ilişkilendirdiğimizde anlam kazanıyor. Anadolu şiiri/sanatı bir anlamda geleneği de çağrıştırıyor. Aslında kitapta bunun cevabını kısmen bulmak mümkün fakat Anadolu sanatı ifadesi akla yine de konvansiyonel olana aralık bırakmış gibi geliyor.

Yerinde bir vurgu. Elbette konuşmalarımızın bazı yerlerinde açığa vurmaya çalışsak da, tam olarak anlatamamış olabiliriz. Bizim Anadolu şiiri/sanatı derken kastımız verili şiirin antolojisi değil. Hatta bazıları Mavi şiir akımıyla ya da Mavicilerle de karıştırabilirler; o da değil. Maviciler her ne kadar Anadolu kültürünü tüm yönleriyle ortaya çıkarmaya niyetlendilerse de, onu bir ulusalcı anlayışa kadar indirgediler; üstelik Garip şiirine karşı bir argüman olarak kaldı bu akım bence. Bizde durum daha farklı. Biz Herakleitos’a atfedilen “her şey akar” prensibiyle yola çıktık; bu bir Anadolu felsefesidir öncelikle. Akış düşüncesi bizim için avangard güdüyü ivmelendiren bir unsurdu. Ayrıca Batının ve Doğunun çarpışma alanında kalıp kendi karakterini yeterince ortaya koyamamış bir kültürel tıkanıklığı çözme çabasıydı. Bu toprakların yersiz yurtsuz halklarının dilini arama çabası. Aynı zamanda bu çerçeve dahlinde de kendi varoluşunu sorgulayan öznenin olma mücadelesini kışkırtmayı hedefliyorduk. Kendi ücralığını böylesi bir düzensizlik ve kaosta ortaya çıkarmayı… Anadolu’nun çok katmanlılığını ve bu çok katmanlılıkta da öznenin travmalarını ve yoksunluklarını olduğu kadar, arzularını ve umutlarını da ortaya çıkaran yeni özne için bir atölye sahasıydı dergi. Heterotopya diye ifade ettiğimiz çoğul yapıların içinde elbette konvansiyonel yapılar da olabilir, öncü yeni yapılar da. Önemli olan konvansiyonel yapıları ve dizgeleri yeninin dinamiğinden geçirerek yeni göstergeler ve uzamlar oluşturmaktır. Yeni uzamlar elbette minöriteye olduğu kadar, baskın konvansiyonel her türlü yapıya da çare olabilirler. Şiirin yeni uzamlarının, hep ifade ettiğimiz gibi, malzemesini geleneğin konvansiyonel yapılarından alabileceğini, antolojinin de avangard olana dahil olduğunu söylemek isterim.

Konuşmaların bel kemiği kavramlarından “aşmak” konusuna gelmek istiyorum. Dizgeyi aşmak, öncülü aşmak ya da verili olanı aşmak dönemsel ihtiyaçtan mı ileri geliyor, yoksa şairin bireysel sorunsallaştırması olarak mı yer ediniyor? Bir şiir eğiliminin, hatta şiirin aşılması gerektiği tavrını belirleyen nedir? Kültürün tıkanma dönemlerinde mi söz konusu oluyor? Şair/sanatçı için zorunlu bir durum mudur? Ayrıca “aşma” nosyonu kapitalizmin tüketim aygıtından, yeniyi sürekli tüketimde tutma mentalitesinden kendini nasıl koruyabilir?

Murat Üstübal

Elbette bazı tıkanma dönemlerinde ‘aşma’ mekanizmaları gündeme geliyor. Bir ihtiyaç diyebiliriz. Sözgelimi, ben somut olarak aşmak mevzusunu İkinci Yeni’yi aşırılaştırarak aşmak olarak gündeme getirmiştim. Ayrıntısına girmeyeceğim ama İkinci Yeni’nin sağlıklı bir şekilde eskitilmesi gerekliliği üzerine ortaya attığım bir fikirdi. Çünkü bir anlayışın eskitilememesi onun kiçleşip tekrara düşülmesine yol açıyordu. Kısacası yaratıcılığı da törpüleyen bir şey bu. 50-60 yıl öncesine ait bir şiir düşüncesinin bu dönemin şairanelik ihtiyacından başka bir şeyi karşılayıp karşılayamayacağı soru işareti olarak önümüzde duruyor. Garip şiiri için de geçerli bu söylediklerim. Şair ya da sanatçı önüne çıkan sınırlarla mücadele eder, bu da konfor alanının dışına çıkmayı gerektirir. Aytekin Karaçoban’ın son şiir kitabından dizeleri anımsadım: “Her biri kendi coğrafyasından söz ediyor/ sınır sözcüğünü kullanmadan.” Şairin kendi coğrafyası olmaz; tüm coğrafyaların ve dillerin gezgini ve kâşifidir o. Sınırların yalnızca dilsel sınırlar olmadığı muhakkak; her türlü moral değer ve kültürel sınır da meseleye dahil. Avangard sanatçı sınır aşımını zorlayan sanatçıdır. Sen bunun zorunlu olup olmadığını soruyorsun. Bana göre metalaşmayı süreğen kılan mesele şiirin sınır içi kalışı, geleneksel kodlarla algılanmaya ve değerlendirmeye devam edilmesi. Bu da kapitalist tüketim aygıtı için eşsiz bir kaynak olarak önümüzde duruyor. Tüketim kültürü farklılığını her daim zenginleştiren, şiirden çok haz ilkesini kışkırtan, tekrar edile edile fasonlaşmış, hazır şiiri seviyor. Şairin böylesi bir tüketim kültürüyle derdi varsa, zaten aşmaktan başka çaresi yoktur. Hegel’in ‘aufhebung’ kavramına kadar gider. Aşmak bir ortadan kaldırmadır. Ama bu ortadan kaldırma yok etme değildir; kendisinden öncekini de tanır ama onu başka bir seviyeye dönüştürür. Her aşma işlemi işlevseldir. Aşılan şeyi başka bir çerçeveleme içinde, başka bir düzenekte sunabilir. Oysa kapitalizmin öne sürdüğü yeni, yaratıcı bir unsur değildir. Antik poietik öğe kavramını tersyüz ederek tekrara düşer. Eskimiş yeniyi yeniden ambalajlayarak kültürel piyasaya sürer. Başka bir yeni değil, karşı bir yenidir en fazla. Böylelikle eskimiş yeninin meşru bir şekilde gündemde kalışını da onaylamaya devam eder. Janus’un iki yüzüdür yeninin bu iki veçhesi: eski-yeni ve karşı-yeni. İşte aşma işlemi kapitalist düzeneğin ikili mantığını çözmek için sanatçı tarafından gerçekleştirilir. Öncü sanatçının, şairin çabası da, niyeti de budur. Gösterge kırarak yapar bunu. Yeni göstergeler oluşturarak.

Diyalektik düşünme sürecinin dışına çıkmak için polilektik, mekânsal olarak hiyerarşi dışına çıkmak için heterotopya, dilin ve kültürün ikili (eski-yeni) karşıtlığına karşı dizge dışılığı, hiyerarşiye karşı kozmopolitizmi, iktidar ve merkez tutumuna karşı ücraya dönük kavramlarla terminoloji oluşturdunuz. Ece Ayhan’ın “Sivil şiir devlete karşı olan şiir değil, devletin dışında olan bir şiirdir” sözü de bu anlamda değer kazanıyor. Ücra bu anlamda yeni bir mevzi değil de, direkt savaşın dışına çıkan tavrı mı önemsedi?

Şimdilerde düşünüyorum da, şart mıydı yeni kavramlar ve tanımlar oluşturmak? Heterotopya kavramı Foucault’nun bir tanımı. Türdeş olmayan mekânlar için kullanıyor bunu; daha çok mimarlıkla ilgili teoriler için öngörülüyor. Bunu Foucault’dan alıp sanata, sanatın çok boyutluluğuna uyarlayan ilk benim. Benim için elzem bir kavramdı. Bendeki karşılığı çok boyutlu uzamlar, şiirde belli bir ülküselliğe, biçime ve öze hapsolmayan mecralar... Fakat bunu da kendi ürettiğim polilektik kavramıyla birlikte kullandım: polilektik heterotopya olarak. Polilektik kavramını ortaya çıkarırken diyalektiğin dışına çıkmak değildi düşüncem. Aslında her diyalektik düşünce polilektiktir. Diyalektik materyalizm doğanın kendisidir. Karşıtların birliğidir. Benim itirazım karşıtları ikili karşıtlara indirgeyen pozitivist anlayışa yönelikti. O dönemlerde diyalektiğin pozitivist indirgenmesini açıklayabileceğim bir kavram olmadığı için polilektik kavramını kullanıma soktum. İşlevselliği ve ilişkiselliği de kışkırtan bir sözcük; çeşitliliği yalnızca heterotopyanın uzamına hapsetmeyen, onu bağlamlaştıran ve sürekli üreten bir kavram olarak polilektik! Polilektik elbette teorik gibi duruyor, oysa poetik bir karşılığı vardı bizde yani Ücra’da. Polilektik sorgulamayla 2000’lere kadar gelmiş şiirin çeşitliliğini, imge düzeneklerinin çoğulluğunu anlamaya çalışıyorduk. Daha doğrusu, imgelemin pozitivist yüzlerini ortaya çıkarıyorduk ve imge düzeneklerinin çoğul duyarlıklarıyla ilgili yeni anlayışlar arıyorduk. Bu arayışlar bizi konvansiyonel imgeciliğe ve şiire kadar getirdi; oradaki açmazları ve kadükleri gördük. Eskiyen ve eskimeyen tarafları analiz ettik. Ücra’ça bu analizlerin yansıması olarak okunabilir. Senin de bahsettiğin eski-yeni karşıtlığı bize pozitivist indirgemeci ikili karşıtlığın birbirini onaylayan yüzleri olarak görünüyordu. Eski-yeni karşıtlığından yeni heterotopyalar üretmenin bir yolu da şiir içi distopyalar yaratarak heterotopyalara ulaşmaktı. Doğal olarak başka-şiir olarak adlandırabileceğimiz heterotopik öğeler kozmopolitik bir yapı sergiliyordu. Aristoteles’in sözüydü galiba, “Kozmopolitizm kentleşmeyle birlikte başlar” diyordu. O halde günümüzün metropol ağlı küresel dünyasının şiiri, istesek de istemesek de kozmopolittir. Flanör kavramı yerini alastor kavramına bırakmıştır. Benden yeni bir kavram daha! Ece Ayhan’ın sözü gerçekten manidar. Şunu gösteriyor; devlet de, halk da birbirini meşru kılan kavramlar. Devlet normalde halkın bir aygıtıdır. Halksa devletin ruhu. Ruh ve beden birliğindeki bir dikotomi bedene de, ruha da zarar verir. Sağaltım ruh-beden ikiliğinin dışından gelir. Yeniden bir yaklaşımdır, yeniden-yorum ya da başka-yorum. Ama yine de ruh ve bedene aittir, ondandır.

Ücra’daki çoğulcu, kozmopolit yönelim ve 2000 sonrasında gelişen şiirdeki tartışmalar ve yeni imkânların şiirde belirginleşmesi postmodernite üzerinden okunabilir mi? Kolaj, üst kurmaca, tipografi, gramatikal ayrışmalar, parçalılık, vs. dönemin şiirinde görülen teknikler postmodernitenin imkânları mı?

Bülent Keçeli (solda), Murat Üstübal

Bu sorunun yanıtı biraz da postmoderniteyi ne üzerinden okuduğumuza bağlı. Benim konuyla ilgili düşüncem, daha önce de yazılarımda bahsettiğim gibi, insan-merkezli anlayışın kırılarak yerini anti-hümanistik, yeni bir anlayışa bırakması. Doğa ve çevre merkezli yeni öznelerin varlığı. Postmodernizm dediğimiz kavram aslında bu anlayışa gark olduğu sürece sorun yok benim için. Ama ne yazık ki, Ali Akay’ın da tespit ettiği gibi iki postmodernizm var; biri, anti-hümanistik öğelerle modernin eleştirisi olan, diğeri de küresel kapitalizmin hizmetinde alttan alta postmodernizm kavramının içini boşaltan olarak. İlki için söz alacak olursam, doğa merkezli yeni öznenin şiiri elbette kendi imkânlarını da yaratacaktır. Parçalılık, gramatik dönüşümler, insan merkezli söylem ve sözleri yıkan bozma hamleleri, sentaks-kırımlar, distopik kolaj ve montajlar, heterotopik üst kurmaca, metinlerarasılık için başka-boyutlar, vesaire; hepsi yeni uzamlar açıyor artık. Bu arada minörite, yeni ekolojik anlayışlar, kuir teoriler, antroposen farkındalıklar ve insan sonrası (post-human) yaklaşımlar tam da benim bahsettiğim birinci tip postmodernizmin ürünleri olarak karşımızda duruyor bugün. Tüm bu alternatif anlayışların altında postmodern sanatın dinamikleriyle üretilen düşünceler ve duygulanımlar var. İki binlerin başında bizim de gerek şiir ve yazılarla gerekse de Ücra’ça olarak yaptığımız konuşmalarla bu dinamiğin içinde olduğumuzu söylemek mümkün.

2000’lerden bu yana şiirin dinamikleri üzerine kafa yordunuz. Ücra’ça bu anlamda nasıl bir kafa işçiliği yaptığınızı da okuma imkânı sunuyor. Suların durulmasını beklemeden şiirdeki bu dizge dönüşümünü ısrarla işledin ve bu dönüşümün etkin figürlerinden oldun. Vaktinde üstüne susulan ve hatta reddedilen yaklaşımlara karşı iştahla cevap geliştirdin ve 2000 sonrası şiirin poetik kültürüne zenginlik kazandırdın. Merkezde olmak, antolojiye dönük yazmak yerine ücradan seslendin. Şiir altyapınla kendi geleneğini bile oluşturabilecekken, günü kurtarmaya dönük kazanımları istemedin. Geriye dönüp baktığında, bunca emeğin şiirde veya şiir âleminde karşılığını bulduğunu söyleyebilir misin?

Bülent Keçeli ile birlikte şiire hep akış içinden baktık. Az önce bahsettiğim tüm bu kavramların ve teorilerin hepsi akışın içinde değerlendirilmeli. Akışlar ister istemez özne ve yaşam özelinde yeni perspektifler sunmuş oldu bize. Benim farkım, şiirde perspektiflere uygun başkalıkları her daim dile getirmek oldu. Şiirdeki değişimleri böylesi bir perspektiften değerlendirdim. Buna cüret de diyebilirsiniz, cesaret de! Kişisel bakışım neyse onu dile getirdim; heyecan duyduğum şey buydu zaten. Var olan bir geleneği sürdürmek bana hiç çekici ve anlamlı gelmedi. Merkezde olmayı hiç istemedim, böyle bir şeye de inanmadım. Yalnız merkez ile antolojiyi ayırmak gerekiyor. Bana göre şiirdeki her türlü avangard çıkış ve perspektif antolojiye dahildir. Antolojiyi de, kanonu da hiçbir zaman dar anlamıyla algılamadım. Merkezi, düşünce değil de iktidar ürettiği için onaylamadım. Tektipleştirici buldum. Antolojiyi ise zenginleştirici buluyorum; antolojiyi büyük bir gövde olarak değil, kimi zaman birbirine zayıf bağlarla da olsa iliştirilen köksaplar olarak algılıyorum. Antolojinin köksapsal bağları kopuşlarla ve yeni bağlamlarla genişleyen bir yapı gibi. Bunu da akışın belirlediğini sanıyorum, akışın bir tür zeitgeist olarak işlev gördüğünü düşünüyorum. Haliyle, kopuşlar ve eklemlenmeler doğa kanunu gibi; zihnimdeki kanon da, antoloji de dinamik bir yapıya karşılık geliyor. Biz de kopuşlara ve eklemlenmelere tabiyiz. Ücra ile yaptığımız iş antolojiye kendi kayıtlarımızı taşımak oldu. Sonrasını düşünmedik bile; bu sürece inanıp saygı duyduk. Geldiğimiz noktada ciddi bir büyübozum gerçekleştirdiğimizi görüyorum. Bu yalnızca Ücra’nın işi olamaz, Ücra’nın da dahil olduğu büyük akışın işi. Tüm bunların ışığında, karşılık bulduk mu sorusunun bende bir yanıtı yok. Hayal kırıklığı yaşadık mı; yaşadık. Daha çok antoloji bekçilerinin, gelenek farfaracılarının kapalı dünyasına hitap edememenin acısı. Onun dışında, sevdiğim ve inandığım şair dostlarımla beraberim, daha ne olsun! Şiir ve dostluk ürettiğin sürece yılgınlığa kapılmazsın. Keçeli ile birlikte konuşmaları kayıt altına aldık, yola devam ettik. Aslolan yoldur; bir yerlerde düşüp kalsan bile birileri o yola devam edecekler. Yola devam edenler şiiri güncelleyenler değil, dönüştürenler olacak!

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Bülent Keçeli
  • Murat Üstübal
  • ücra
  • ücra’ça

Önceki Yazı

SÖYLEŞİ

Agustina Bazterrica:

“Metinlerimde hiçbir fantezi unsuru yok.”

“Eserlerim çoğu zaman hemen büyülü gerçekçi olarak etiketleniyor. Büyülü gerçekçilik, gerçekdışı, tuhaf ya da düşsel olanı gündelik ve sıradan bir şeymiş gibi sunmaya dayanır; bence eserlerim ne gerçekdışı ne tuhaf ne de düşsel. ”

ÖZLEM SİPAHİOĞLU

Sonraki Yazı

DENEME

Çınlayanlar:

Sessizlik, rıza ve denetim üzerine...

Yeşer Sarıyıldız: “Yazarken birçok duygu eşlik etti elbette ama yazmanın benim için en rahatlatıcı tarafı, kendi kurmaca dünyalarımda toplumsal adaleti sağlayabilmek.” 

ADALET ÇAVDAR
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist