• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Intermezzo ve çok geç kapitalizm:

Dolayımsızlığın gizli çekiciliği

“Kornbluh’un dolayımsızlıktan kastı, bir çeşit doğrudanlık ve aracısızlık arzusu. Tarihsel, kültürel, psikolojik dolayımı ve anlamın kuruluşunu reddeden; mesajın nasıl görünüyorsa ya da neyse o olduğunu iddia eden bir jest.”

ALPTEKİN UZEL

@e-posta

ELEŞTİRİ

16 Nisan 2026

PAYLAŞ

Sally Rooney’nin son romanı Intermezzo (2024) beklendiği gibi yayımlandığından beri çok satanlar listelerinde üst sıralardaki yerini koruyor. Yazarın bu dördüncü romanı da diğer romanları gibi uluslararası bir fenomen oldu.

Bu İrlandalı genç yazarın ilk romanından itibaren bu kadar erken yaşta romancılık cübbesini büyük bir rahatlıkla üzerine geçirmesinde, sanatını ciddiye alıp yazarlık serüveni üzerine konuşkan bir tutum takınmasında göz alıcı ve hayranlık uyandırıcı bir taraf var. 20. yüzyılın ağır sıklet romancılarına bir yandan özlem duyulan bir zamanda kendini ciddiye alışı önemli bir boşluğu dolduruyor. Açıkça Marksist, iyi eğitimli ve üniversite münazara şampiyonu bir yazar Sally Rooney. Bu yüzden profili romanlarını yalnızca bir çoksatar fenomeni olarak değil daha eleştirel bir gözle incelemeye de çağırıyor bizi.

Sally
Rooney

Günümüz İrlanda’sında geçen Intermezzo iki erkek kardeş arasındaki çatışma üzerinden ilerleyen bir aile draması. Satranç dahisi ufak erkek kardeş Ivan sosyal yetenekleri hayli kısıtılı, otizm spektrumunda gezen ve ergenliğinde incel kültüründen hayli beslenmiş birisi. Artık 22 yaşında satrançta beklenen büyük sıçramasını yapmak üzere. 32 yaşındaki abisi Peter ise başarılı ve kadınların hemen ilgi gösterdiği çekici bir avukat. Ivan’ın aksine kadınlarla ilişkilerinde hayli rahat, toplumsal konularda ilerici görüşleri benimsemiş ve sosyal adalet konusunda duyarlı birisi. Onun gardrobundaki iskelet ise ilk aşkı Sylvia ile uzun süren ilişkisinin bir kaza sonrasında bitmesi. Sylvia artık yoğun fiziksel acılar çektiği için bir şekilde cinsel birleşme yaşayamıyor ve bu yüzden kendisini Peter’dan uzak tutuyor. Peter bu ayrılığı tam hazmedebilmiş değil ve hayatına nasıl bir yön vermesi gerektiğini de bilmiyor.

Babanın ölümü ve cenaze sahnesi ile açılan roman bu iki erkek kardeşin hayatlarını paralel olarak takip ediyor. Ivan’ın İrlanda’nın ufak şehirlerinde katıldığı satranç turnuvalarındaki deneyimlerine ve Peter’ın kendisinden hayli küçük bir üniversite öğrencisi olan Naomi ile yaşadığı gitgelli ilişkiye tanık oluyoruz.

Kitabın hikâyesine yahut karakterlerinin birbirleriyle ilişkilerine bile sıra gelmeden, asıl başka bir şey fazlasıyla dikkat çekiyor. Sally Rooney büyük bir üslupçu olarak bilinmese de Intermezzo’da aşırı tanıdık geldiği için kendini gizlemeyi başaran basit bir üslup hâkim. Buna biraz eğilmek gerekiyor – bunun hikâyenin bütünüyle ve hatta çağımızla kurduğu ilişkiye de.

Özellikle Peter’ın bakış açısıyla yazılmış bölümlerde özgün bir üslup hemen kendini hissettiriyor. Kısa, kesik kesik cümlelerden oluşan bir bilinç akışı, başka bir kitapta yazarın lüzumlu gördüğü bölümler ile sınırlı kalacakken Intermezzo’da belirli yerleri aşarak, taşarak tüm kitaba hakim oluyor. Durum bildiren, daha çok izlenimsel notlar, kimi zaman düşük cümleler:

“Sert bir soğuk, Sylvia cevap vermedi, buradan daha önce geçmişti, ayakları üşüyordu, kırmızı ışıkta bekleyen sarhoş gençler, kalın paltoları, telefonu titreşti, bir daha baktı.”

Sally Rooney
İntermezzo
çev. Begüm Kovulmaz
Can Yayınları
Eylül 2024
480 s.

Bu mikroskopik tarz yani anlık uçuşan izlenimlere karışan hislerin kaydı akıp giderken okuyucuda aynı anda iki etki yaratıyor. Birisi hiçbir şeyin geride bırakılmadığı ve ortalama bir insan olan karakterin tüm hislerinin ve düşüncelerinin kayıt altına alındığı illüzyonu. Çünkü bir Dublin akşamında, art arda süsten uzak ortalama izlenimler yuvarlanıp duruyor.

Diğeri de karakterin yaptığı seçimlerin meşruluğunun dayatılması. Onu apaçık görerek okuduğumuz için seçimleri de pekâlâ apaçık kendilerini haklı kılmaya başlıyor. Karakterlerin iç dünyalarına yaklaşır gibi yaptığımızda bile atlayıp duran, tam da öyle olması gerektiğini bize hissettiren ortalama yargılar aynı o ortalama izlenimler gibi adeta zorunluluktan bir geçiş yapıyorlar.

Bu ikili etki mekanik adeta kendi kendine akan bir hikâyeyi okuyormuşuz hissi de uyandırıyor. Çünkü gerçekten kitap anlattığı dışında başka şeylerin de olabileceği ihtimaline asla bir kapı açmıyor. Peter’ın Slyvia’dan uzak durmasının yarattığı yıkımı tamamen görüyoruz, Ivan’ın beceriksizce yaşadığı ilk aşk deneyiminin sarsıntılarını da bir bir yaşıyoruz. Ve tüm bunların dışında, yazarın bize aktardıklarının dışında bir fazlalık, bir karanlık yahut belirsizlik olabileceği ihtimali kendini hissettirmiyor.

Hikâye anlatılır gibi bile yapılmıyor. Sanki tanık olunmuş bir olay olabilecek en sade şekliyle aktarılıyor. Yazarın aracılığı görünmezleşiyor.

Neden?

Dolayımsızlığın yükselişi

Bu noktada Amerikalı edebiyat profesörü ve kuramcı Anna Kornbluh’un eserinin kuramsal çerçevesine başvurabiliriz. Immediacy: Or, The Style of Too Late Capitalism (“Dolayımsızlık: Ya da Çok Geç Kapitalizmin Kültürel Tarzı”)

2024 yılında yayınlanan bu kitabın adı elbette Frederic Jameson’ın Postmodernizm ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı adlı kitabına bir atıf, bir nazire.

Anne Kornbluh önce “Çok Geç Kapitalizm” olarak adlandırdığı günümüzün ekonomi politik resmini çiziyor. Tipik Marksist bir okumaya tabii tutuyor 21. yüzyılı. Üretim ilişkilerinde nelerin öne çıktığını, son 25 yılda kapitalizmin nasıl bir dönüşüm geçirdiğini özetledikten sonra, bu ekonomik altyapının nasıl bir kültürel üstyapıyı beslediğini tasvire girişiyor.

Çok kısaca, kapitalist üretim ilişkilerinde ‘dolaşım değeri’nin artmaya ve belirleyici olmaya başlamasının kültürel alandaki üretimi de belirlediğini iddia ediyor. Bu baskın tarz ise diyor Kornbluh: Dolayımsızlık. Sinemada, edebiyatta ve hatta gündelik ilişkilerde dolayımsızlığın yüceltildiği bir dönemden geçtiğimizi iddia ediyor.

Dolayımsızlıktan kastı, bir çeşit doğrudanlık ve aracısızlık arzusu. Yani metinlerdeki kaçınılmaz olan tarihsel, kültürel, psikolojik dolayımı ve anlamın kuruluşunu reddeden; mesajın nasıl görünüyorsa ya da neyse o olduğunu iddia eden bir jest. Düşüncenin bir çeşit kısa devreye uğratılması. El çabukluğuyla düşünmezmiş, düşünce orada yokmuş ve doğrudan hiçbir dolayım olmadan bir şey söyleyebilirmiş gibi yapma çabası.

Türkiye için çok tanıdık bir saplantı: lafı uzatmaya gerek yok, taktik maktik yok!

Bunun edebiyattaki karşılığına bakarsak daha net anlayabiliriz. Artan özkurmaca (autofiction) romanlarının altında yatan arzuyu böyle açıklıyor Kornbluh. Karl Ove Knausgaard’ın Kavgam serisini, Annie Ernaux’nun ve Rachel Cusk’ın romanlarını bir çırpıda sayabiliriz özkurmaca romanlarını düşündüğümüzde. Mesele elbette tek başına özkurmacanın değerli ya da değersiz olması değil; Kornbluh belirli bir kültürel momentin temsilcisi olarak için özkurmaca romanlarındaki artışının kendi kuramsal çerçevesini destekleyen bir fenomen olması.

Yani özkurmacalarda yazarın aktardığını umduğumuz kişisel ve doğrudan deneyim okuyucular nezdinde değerini yine dolayımsızlık iddiası ile elde ediyor. Bütün bunlar kurmaca yani uydurmaca değil de bizzat yazar tarafından yaşanmış, onun öz be öz yaşamından damıtılmış birinci ağızdan hatıralardır iddiası, bu tür metinleri tam da bu çağda bir adım öne çıkartıyor.[1]

Hem okuyucular hem de yazarlar nezdinde, dolayımsızlığı işaret eden her tür biçimsel numara bir tür hakikiliğin, yozlaşmamışlığın, bozulmamışlığın mührünü basıyor metne.

Hiçbir teorinin yahut gizli ajandanın niyetleriyle lekelenmemiş, ne ise o olduğunu gizlemeyen, sözünü sakınmayan bir samimiyet kumkumasına dönüşmeye çalışıyor edebi metin – hem de anlaması çok kolay.

Satranç ve beklenmediklik

Intermezzo, bir özkurmaca olmasa bile biçimsel olarak bu trendin hakiki bir temsilcisi sayılmayı hak ediyor.

Bir SMS yahut çevrimiçi bir mesaj uygulamasındaki zincir mesajları okuyormuşuz gibi akıp giden, durum bildiren, olabildiğince küçük parçalara ayrılmış hatta zaman zaman kırpık kırpık duran cümle parçacıkları okuyucunun hem anındalık hem de dolayımsızlık arzularını besliyor. Herhangi bir sosyal medya uygulamasından akşam takip ettiğimiz arkadaşımızın gününe dair bilgi kırıntıları almaya benzer bir okuma deneyimi.

Bir yandan da hikâyesinin merkezinde satrancın ve satranç metaforlarının durmasına şaşırmamak gerekiyor. Intermezzo aynı zamanda satrançta beklenmedik ve şaşırtıcı hamle anlamına geliyor, orijinali Almancadan gelen bir terim: Zwischenzug. Kelime anlamıyla: ara hareket.

Intermezzo kavramı yani kitabın adı metin ile ikili bir ilişki kuruyor. Birisi görünen apaçık ilişkisi. İki kardeşin babalarının ölümü sonrasındaki ara durumları ve yeni konumlarında verdikleri beklenmedik tepkiler.

Diğeri daha örtük. Kitabın biçimi, yani dolayımsızlığın sinsi hükümranlığı tüm beklenmedikliği örten, onu imkânsız kılan bir kabuk adeta. Intermezzo burada kitabın yasını tuttuğu şeye dönüşüyor. O beklenen beklenmedik hamle, asla gelemiyor.

Çünkü üslup buna izin vermiyor, Ivan kendisinden 15 yaş büyük çekici bir kadınla bir ilişki geliştirmeye başladığında, yani dünyanın kendisinden beklemediği, herkesin yadırgadığı şaşırtıcı bir ilişkiye yelken açtığında bile onu çok iyi anlıyoruz çünkü tüm hamleleri ortada; ya da ortadaymış havası yaratılıyor.

Satrancın bir cazibesi de, tüketilemeyen bir olasılık havuzu ve hamle varyasyonları içinde bir çeşit sonsuzluğa temas etme sihrini yaşatması ise; metin satrancın imkânsız görevini, tüm olası hamleleri birden görüp tüketme işini üstlendiğini iddia ediyor. Okuyucuyu böyle bir telkinle yatıştırıyor.

Gerçekten de, geriye dönüp kitabı okuma deneyimimi düşündüğümde yoğun tarçınlı bir Pumpkin Spice Latte aklıma geliyor. Yılbaşına doğru soğuk havalarda kafe kenarlarında, metrolarda ve uzun uçuşlarda okunsun diye yazılmış gibi. Bir çeşit konfor okuması deneyimi. Kafanın başka yerlerde olduğu zamanlarda iç dünyayı teselli etme ve onu bol şekerli bir baygınlığın içine sürükleme işlevini layıkıyla yerine getiriyor.

Bitiş yerine

Sally Rooney hem edebiyatının niteliği ve yenilikçiliği hem de roman sanatı üzerine düşünen ve konuşan bir yazar olmasıyla elbette bundan sonraki kitapları merakla beklenecek bir isim. Ancak yazıyı Intermezzo üzerine genel bir değerlendirmeyle değil de, bu dolayımsızlık eğiliminin Türkiye ile ilgili boyutlarına değinen, ucu açık bir kapanışla bitirmek istiyorum.

Anna Kornbluh’un kitabının kültürel eleştiri literatürüne meteor gibi düştüğü artık kabul ediliyor. Kitabının sunduğu kavramları da çeşitli metinlere uygulamak, dünyayı okumaya ve anlamaya çalışırken elbette ferahlatıcı oluyor.

Ancak konunun bizden çok uzaklardaki bazı sanatsal modalar ile ilgili olmadığını görerek de pekâlâ bir bitiriş yapabiliriz.

Teorinin –dolayımın diye okuyabiliriz– ve entelektüel olanın sistematik olarak küçümsendiği bir toplumsal iklimde bunun karşısına neyin koyulduğunu tekrardan duymak çok şaşırtıcı değil tabii ki. Ama bunun daha geniş bir eğilimin parçası olarak nasıl ve neden işlediğini görmeye çalışmak gerçekten faydalı.

Türkiye’de siyaset dilinin ve devlet mekanizmasının nasıl da dolayımlamanın, teorinin, düşüncenin üstünden atlamaya çalıştığını, bunu bir gelenek haline getirdiğini Tanıl Bora’nın başlığına zarif icatlarından birini koyduğu yazıyı hatırlatarak yapabiliriz.[2]

Kurumkırım kavramı ve işaret ettiği olgular, Türkiye'de dolayımsızlık eğiliminin pratik düzeyde nasıl işlediğini gösteriyor. Konuya buralardan baktığımızda, devlet mekanizmalarının –yani bürokratik süreçler olarak dolayımı temsil eden kurumların– kırılmasının, başka bir deyişle dolayımsızlaşmanın, yalnızca basit bir sanatsal zevk meselesi olmadığını görebiliyoruz. Söz konusu olan devletleri bile dönüştüren, gürültüsünü çoktan duyduğumuz, yalnızca adını koymadığımız büyük bir tarihsel kuvvet. Çok geç kapitalizmin tektonik hareketleri.

 

 

NOTLAR

[1] Türkiye için belki de edebiyattan çok sinemada dolayımsızlık ile bu türden bir aşk ilişkisi daha belirgin. Son yirmi yıla damgasını vuran ‘Taşra filmleri’ tutkusunu benzer bir dolayımsızlık arzusuna bağlayabiliriz. Benzer bir hakiki/aracısız olanı anlatma arzusunun tezahürü.

[2] Tanıl Bora, "Kurumkırım", Birikim Güncel, 15 Kasım 2023.

Yazarın Tüm Yazıları
  • dolayımsızlık
  • Immediacy: Or, The Style of Too Late Capitalism
  • İntermezzo
  • sally rooney

Önceki Yazı

DENEME

Ayşegül, Sara, Ahmet, Catherine

“Edebiyat elbette yazarın zihinsel geçmişinin bir ürünüdür ama yazarın eserini kendi zihinsel geçmişinden koruması, eserin bu geçmişe maruz kalmasını önlemesi de gerekir.”

ŞÜKRAN YİĞİT

Sonraki Yazı

SÖYLEŞİ

N. Buket Cengiz’le söyleşi:

Edebiyatta göç, mekân ve kent hakkı

 “Göçmenlerin kenti yaşayabilme hakkı için önce kentte yaşama hakkına sahip olmaları gerekiyor. Bir insanın kentte yaşama hakkına sahip olması ne demektir? Kentteki varlığının meşru görülmesi. Kimin tarafından? Kendini kentin sahibi olarak hisseden, kentin eski sakinleri tarafından.”

ESİN HAMAMCI
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist