Autarkeia ve Pluribus paradoksu
“Pluribus insanlığın aynı olan ile farklı olan karşısındaki asimetrik, neredeyse fizyolojik denebilecek duygusal tepkisini dramatize eder ve bu asimetriyi dizinin bütün yapısını belirleyen bir ilkeye dönüştürür.”
Pluribus (Vince Gilligan, 2025)
Autarkeia –“istiğna” ya da “kendine kifayet”, ya da kendi kendine yeterlilik; kendi dışında hiçbir şeye ihtiyaç duymayan kapalı döngü– Antikçağ’ın en zor ölen felsefi ideallerinden biri ve aynı zamanda en tuhaf yanılgılarından, hatta saptırmalarından biri. Daha anlayışlı olup bir “idealtip” diyebiliriz. Kwakiutl topluluklarından Aristotelesçi polis’e kadar, her bir birimin (birey, topluluk veya medeniyet) radikal bir “tamlık” durumuna ulaşabileceği fikri, yaşanmış bir gerçekliğin tanımı olmaktan çok, düzenleyici bir faraziye olarak işlev görmüştür: Bağımlılık, değişim ve karmaşıklığın tam olarak ne oldukları kadar, nasıl görünür hale geldiklerine ilişkin bir işlev. Bu kavram, ulaşılabilir olduğu için değil, imkânsızlığı bizim toplum dediğimiz alanın tamamını oluşturduğu için çekim gücü uygular.
Ne var ki autarkeia tek parça bir kavram değildir. Biraz eşelendiğinde, kendi kendine yeterliliği gerçekleştirmeye çabalayan ve birbirleriyle de, aşmaya çalıştıkları dünyayla da aynı ölçüde kavgalı olan rakip programlara bölünür. Bu programlardan üçü –Epikurosçu bahçe, asketik geleneğin çileci hücresi ve Stoacıların kozmopolitanizmi– Pluribus’un ahlaki mimarisini askıya aldığı ve Batı düşünce geleneğinin iki buçuk bin yıldır halledemeden arasında gidip geldiği üç kutbu oluşturur. Bunları yan yana koymak, salt felsefi bir karşılaştırma olmaktan öte, dizinin sormaya cesaret ettiği asıl soruyu kavramanın ön koşuludur: İnsan, benzerinden –kendisine o kadar yakın olup ondan ayırt edilemeyebilecek olandan– neden korkar? Ve bu korku, neden yabancıdan duyulan korkudan daha derine işler?
I. Bahçe, hücre, kozmopolis ve ıssız ada
Epikuros’un bahçesi ataraxia peşindeydi: Rahatsız edilmemişliğin, zaruri arzuların giderilmesi ve gereksiz arzuların budanmasıyla gelen sükûnet. Burası yoksunlukla değil, hazzın dengelenmesiyle kendi kendine yeten bir yerdi – ekmek, su, dostluk, sohbet, acının yokluğu. Epikuros, Menoikeus’a yazdığı mektupta açıktır: Hazzı gaye ilan ettiğimizde sefihlerin şehvetini kastetmiyoruz; bedenin ağrısından ve ruhun huzursuzluğundan kurtulmayı kastediyoruz. Bahçe, duvarlarla çevrili, polis’ten mesafeli, küçücük bir alandır ve bu alanda küçük bir topluluk, arzu ekonomisini ustalıkla yöneterek –elinde olanı tam olarak istemeyi öğrenerek, daha fazlasına göz dikmeyerek– autarkeia’ya varır. Birikim yoluyla değil, ihtiyacın disiplinli biçimde azaltılmasıyla. Sahlins’in çok sonra formüle edeceği, “zenginliğe giden zen yolu”nun Antikçağ’daki habercisi denebilir.
Çileci keşiş bu programı temelden tersine çevirirken ürkütücü ölçüde benzer bir yere varır. Epikuros arzuyu zaruri minimuma indirir ve onu tatmin eder; keşiş arzuyu bir engel olarak görür ve söndürmeye çalışır. Çöl Babaları, Sütun Simonları, Theravāda’nın katı disiplinleri, Jainler’in sallekhanā uygulaması – her durumda autarkeia hazzın ayarlanmasıyla değil, sistematik olarak reddedilmesiyle elde edilir. Keşiş, yetecek kadarına sahip olmak için daha azını istemiyor; keşiş hiçbir şey istemiyor ve bu, temelden bambaşka bir projedir. Epikurosçu şöyle der: İşte bir duvar; onun içinde her şey yeterlidir. Keşiş şöyle der: Ben duvarım ve benim içimde hiçbir şeye ihtiyaç yoktur.
İkisi de bir çeşit autarkeia’ya ulaşır ama biri ev, diğeri çöl kadar birbirinden farklıdır. Epikurosçu bahçe sosyaldir: Arkadaşları, sohbeti, dostluğun ılıklığını gerektirir. Keşişin hücresi radikal biçimde yalnızdır: yalnızca kendini gerektirir ve çoğu kez onu bile ortadan kaldırmaya çalışır.
Üçüncü program Stoacılarınkidir ve ilk ikisinin tam tersi yöne işler. Bahçe duvar örer, hücre kapıyı kapatır; Stoacı kozmopolit duvarı bütünüyle yıkar – ama yıkarak değil, anlamsızlaştırarak. Epiktetos’un köle olarak başlayıp imparatorun (Marcus Aurelius’un) hocası olarak biten entelektüel silsilesi tesadüf değildir: Bilge her yerde kendi kendine yeter, çünkü vatanı kozmopolis’tir; evren-şehir, sınırları olmayan bir polis. Autarkeia burada ne daraltmayla (bahçe) ne de boşaltmayla (hücre) elde edilir; genişletmeyle elde edilir – benliğin sınırlarını o kadar geniş tutarsın ki, dışarısı diye bir şey kalmaz. Zarif bir çözüm gibi görünür. Ama Stoacı kozmopolitanizmin görmediği ya da görmek istemediği bir şey var: Sınırı kaldırmak sınır sorununu çözmez, görünmez kılar. Ve Pluribus’un Diğerleri tam da bu Stoacı hayalin grotesk gerçekleşmesidir: Gerçekten kozmopolit, gerçekten sınırsız, gerçekten her yerde evinde olan varlıklar. Dünya vatandaşlığının vaadi buydu; kimse vaat yerine geldiğinde böyle görüneceğini düşünmemişti.
Dördüncü varyant, bir program olmaktan çok bir laboratuvar deneyidir: Issız ada. İbn Tufeyl’in Hayy bin Yakzân’ı (12. yüzyıl, Endülüs; hâlâ okunası bir kitap); toplumdan önce, toplum olmadan, sıfırdan bilgiye ve nihai hakikate ulaşan bir zihin tasarlar – asketik hücrenin felsefi radikalizasyonu. Hayy adada her şeyi başarır: Doğayı gözlemler, nedenselliği keşfeder, Tanrı’ya ulaşır. Ama topluma döndüğünde çöker. İnsanlarla konuşamaz; hakikati aktaramaz; autarkeia’sı ancak yalnızlıkta işler, temas ettiği anda kırılır. Robinson Crusoe ise aynı deneyi beş yüz yıl sonra İngiliz emperyalizminin araç çantasıyla tekrarlar: Adayı düzenler, çitler örer, takvim tutar, muhasebe yapar – Manousos’un borç senetlerinin habercisi denebilir. Ama Cuma geldiğinde Crusoe’nun autarkeia’sı bir efendi-köle ilişkisine dönüşür; kendi kendine yeterlilik, baştan beri bir egemenlik projesi olduğunu ele verir. İbn Tufeyl’in bilgesi topluma dayanamaz, Defoe’nun müstemlekecisi toplumu köleleştirir – iki başarısızlık, autarkeia’nın aynı çıkmazının iki yüzüdür.
Dört programın da görmezden geldiği ya da göremediği bir şey var. Hepsi benlikle dış dünya arasına bir sınır çekmeyi hedefler: Bahçe bunu az ama yeterli bir “dışarıyı” içeri alarak yapar; hücre dışarıyı bütünüyle kapatarak; kozmopolis sınırı anlamsızlaştırarak; ıssız ada dışarıyı henüz var olmayan bir şey olarak kurarak. Oysa asıl tehdit, sınırın dışında duran ve uzak tutulabilen yabancıdan gelmez. Asıl tehdit sınırın bulanıklaştığı yerde belirir: Size o kadar benzeyen ki, sizden ayırt edilemeyebilecek olan, neredeyse ikiziniz; dilinizi konuşan, anılarınızı bilen, neredeyse tanıdığınız birinin bedeninden sizi adınızla selamlayan kişi. İnsan radikal biçimde farklı olanla başa çıkabilir; onu uzak tutar, sınırını teyit ettirir. Aynı olan ise sızar. Kimlik ile farklılık arasındaki o tuhaf aralığı işgal eder ve orada benlik artık kendi sınırlarından emin olamaz. Pluribus’un her sahnesine sinmiş korku tam da budur.
II. Aynılığın dehşeti, farklılığın çekiciliği
Pluribus bu noktada salt kavramsal bir argümandan fazlasını yapar: İnsanlığın aynı olan ile farklı olan karşısındaki asimetrik, neredeyse fizyolojik denebilecek duygusal tepkisini dramatize eder ve bu asimetriyi dizinin bütün yapısını belirleyen bir ilkeye dönüştürür.
Farklı olan cezbeder. Bu basit bir gözlem gibi durur ama arkasında devasa bir antropolojik yapı yatar. Lévi-Strauss’un ensest yasağından Mauss’un armağan ekonomisine, kültürlerin kuruluş jestleri hep aynı yöne işaret eder: Dışarıyla temas kur, farklı olanla değiş-tokuş yap, benzer olanın kapalı döngüsünden çık. Kız alıp vermek, hediye vermek, ticaret yapmak – bunların hepsi, aslında farklılığa doğru hareket etmenin kurumsallaşmış biçimleridir. İnsan toplulukları farklı olana çekilir, çünkü farklılık kimliğin varolma koşuludur: Ben, ancak ben-olmayan varsa ben olabilirim. Farklı olan sınırı çizer, sınır kimliği kurar, kimlik topluluğu mümkün kılar. Bu yüzden yabancı hem korkulan hem arzulanan figürdür –misafir ve düşman Latincede aynı kelimeden (hostis) türer– ama bu korku yönetilebilir bir korkudur, çünkü farklılık mesafe sağlar ve mesafe benliğin kendini tanımasına izin verir.

Aynı olan ise bambaşka bir duygu uyandırır. Korku demek yetersiz kalır; daha derin, daha karanlık bir şey: Baş dönmesi, tanıyamama, unheimlich. Freud’un tekinsizlik kavramı tam da bu noktaya dokunur: En korkutucu olan, tamamen yabancı olan değil, tanıdık olanın tuhaflaşmış halidir – evdeki hayalet, aynadaki yüzün hafifçe kayması, neredeyse-ama-tam-olarak-değil bizim olan şey. Kültürlerin en derin kaygılarını uyandıran figür asla uzaktaki yabancı değildir; neredeyse ikizdir. İkiz mitolojileri, doppelgänger korkuları, benzerlik büyüsü; bunlar farklılık korkusunun değil, aynılık korkusunun tezahürleridir. Yabancı korkutucu olabilir ama anlaşılırdır; ikiz, anlaşılır göründüğü için korkutucudur.
Bu asimetri Pluribus’un dramatik motorunu oluşturur. Dizide gerçek gerilim, Diğerleri’nin farklı olmasından değil, aynı olmalarından kaynaklanır. Pilot bölüm bunu şaşırtıcı bir hızla kurar: Carol, Helen’ı hastaneye götürür ve orada herkesin onun adını bildiğini fark eder. Tuhaf olan, bu insanların düşmanca davranması değildir; şefkatlidirler, yardımseverdirler, isteklidirler. Astronomların uzaydan gelen ve bir RNA dizisi içeren radyo sinyalini laboratuvarda çoğalttıkları açılış sahnesi tehdidi istila olarak değil, kopyalama olarak konumlandırır: Virüs öldürmez; kopyalar, dönüştürür, asimile eder. Birleşenler uzaylı değildir; şimdiye kadar yaşamış her insanın anılarını ve sinirsel kalıplarını barındıran, farklılıkları silinmiş insanlıktır.
Başlık bu durumu olağanüstü bir sezgiyle yansıtır. Latince e pluribus unum’dan alınmış ama unum’dan –birliğe dönüşme vaadinden– koparılmış Pluribus, dizinin bütününü düzenleyen reddi adlandırır: Çokluğun senteze dönüşmesine izin vermeyi reddetme. Ama başlık ikinci, daha karanlık bir anlam da taşır: Çoğulluğun çoğulluk olarak kalması gerektiği, teke –farklılaşmamış, ayırt edilemez olana– çöküşün birlik değil, yok oluş olduğu ısrarı.

“Seni çok memnun etmek istiyoruz Carol” der Zosia ve bu cümlenin dehşeti samimiyetinde yatar. Diğerleri insan gibi davranmıyorlar; onlar insan – ya da daha kesin söylersek, insanın farklılık çıkarılmış hali. Vücut Hırsızları düşmandı; Borglar fethetmek istiyordu; Clarke’ın Overlordları hayırsever bir mesafe koruyordu. Pluribus’un Diğerleri ise gerçekten naziktir. Mutludurlar. Carol’ın da mutlu olmasını isterler. Ve Carol’ın bir başka insandan her zaman istediği her şeye tıpatıp benzeyen bu nezaket, onları dayanılmaz kılar. Çünkü farklı olan karşısında insan kendini tanıyabilir; aynı olan karşısında, aynadaki yansımanın bir anlığına geciktiğini fark eder gibi, kendini kaybetmeye başlar.
III. Koumba’nın sınırsız bahçesi, Manousos’un boş çölü, Diğerleri’nin kozmopolisi
Pluribus, Epikurosçu bahçe ile münzevi hücreyi karakterlerine dağıtırken, her iki programın aynılık karşısındaki çöküşünü sahneye koyar ve bunu –söylemek gerekir– oldukça acımasız bir kesinlikle yapar.
Koumba Diabaté, Air Force One’ı ele geçirip güzel arkadaşlarıyla dolduran, Las Vegas’a uçarak sınırsız hazzın fantezisini yaşayan Moritanyalı, kendi mantığını aşarak kâbusa dönüşmüş bir Epikurosçu bahçedir. Epikuros’un bahçesi disiplinli bir çıkarma işlemiydi: Daha azını isteyerek yeterliliğe ulaşmak. Koumba’nın bahçesinden duvarlar kaldırılmış, çıkarma ilkesi terk edilmiştir. Diğerleri ona her şeyi sağlar –kadınlar, lüks, eğlence, hedonik tatminin bütün araçları– ve Koumba bunu kabul eder; çünkü Birleşme, arzu ile tatmin arasındaki sürtünmeyi ortadan kaldırmıştır. Ne var ki, ataraxia’nın yerini karanlık ikizi almıştır: Doygunluktan ayırt edilemeyecek bir anestezi. Koumba bahçede yaşadığını sanıyor; aslında bahçe tarafından sindiriliyor.

Diğerleri, Koumba’nın kendisi hakkında anlamadığı bir şeyi çoktan anlamıştır: Arzuları o kadar kesin ve kapsamlı biçimde karşılanabilir ki, arzu eden özne kendi tatmininin akışında sessizce erir. Bu, Epikuros’un tasarladığı gibi benliği koruyan ölçülü haz değil, benliği mümkün kılan sınırları silmek için kullanılan bir çözücü olarak hazdır. Aynılık korkusuyla bağlantısı doğrudandır: Koumba’nın hazları artık ona ait değildir, herkesin hazlarıdır; herkesin herkesle paylaştığı standart bir tatmin repertuvarıdır. Hazzın farklılığı taşıması gerekirdi – benim hazzım seninkinden ayrı, bu ayrılık beni ben yapan şeyin bir parçası. Koumba’da bu ayrılık çökmüştür.
Manousos Oviedo ise keşiştir. Paraguay’daki depo tesisinde barikat kurmuş, boş radyo frekanslarını tarayan, Diğerleri’nin kapısına bıraktığı yiyecekleri reddeden bir keşiş. O kadar tam bir autarkeia inşa etmiş ki, işlevsel olarak bir inziva yerinden ayırt edilemez haldedir. Albuquerque’e elli günlük yolculuğu – Darién Gap’i yürüyerek geçiş, chunga palmiyesi dikenleriyle yaralanma, yaralarını ateş ve alkolle tedavi etme, paranın artık var olmadığı bir dünyada hastane faturaları için titizlikle borç senetleri yazma – bir via negativa’dır: Radikal reddetme ilkesine dayalı bir hac. Manousos, Diğerleri’nden hiçbir şey almayacak, onlarla konuşmayacak, dünyanın değiştiğini kabul etmeyecektir. Kendi kendine yeterliliği, Epikurosçular’ın yumuşak çekilmesinden değil, keşişlerin şiddetli vazgeçişinden kaynaklanır. Ve keşiş gibi, Manousos da tam autarkeia arayışının kendine özgü bir acı türettiğini keşfetmiştir: Açtır, yaralıdır, yalnızlıktan yarı deli halindedir. Finalde Carol’un evine vardığında, münzeviliğe o kadar bağlıdır ki, düşmanın konforuyla –kendi gözünde– kirlenmiş bir müttefiki tanıyamaz.
Manousos’un aynılık korkusu Koumba’nınkinin tam simetriğidir. Koumba aynı olana teslim olmuştur, çünkü aynılığı fark edememiştir; Manousos aynı olandan o kadar korkar ki, farklılığın kendisini de reddeder – Carol dahil, kendisine benzer olanı bile. Borç senetleri, keşişin karşı-potlatch’ıdır: Her işlemi kaydetme, her borcu kabul etme, hediyenin asimetrisini absürt bir titizlikle reddetme ısrarı. Oysa durumun korkunç ironisi şudur: Kimseden hiçbir şey almamakta direnmesi, onu herhangi bir teslimiyet eyleminin yapabileceğinden daha fazla başkalarına –nihayetinde Carol’a– bağımlı kılmıştır. Hücresi onun çölüdür; çaldığı ambulans kefenidir; ve depo tesisinin duvarları, Epikuros’un bahçe duvarlarının tam tersi bir işlev görür: İçeri bir şey almamak için değil, içerideki hiçliği korumak için dikilmişlerdir.
Peki ya üçüncü program? Koumba bahçenin, Manousos hücrenin Pluribus’taki enkarnasyonuysa, kozmopolitanizmin enkarnasyonu bir karakter değil, tehdidin kendisidir: Diğerleri. Stoacı bilge dünyayı vatanı ilan ederek sınır sorununu aşmayı umuyordu; Diğerleri dünyayı gerçekten vatanları yaparak sınır sorununu ortadan kaldırmıştır – çözmeden, çözülecek bir şey bırakmayarak. Herkesi tanırlar, her dili konuşurlar, her geleneği bilirler, her yere aittirler. Marcus Aurelius’un Düşünceler’indeki o güzel cümle –“Evren bir polis’tir”– Diğerleri’nin ağzında bir tehdit cümlesine dönüşür: Evet, evren bir polis’tir ve o polis’te senden başka kimse kalmadı. Koumba bahçenin içinde eridi, Manousos hücrenin içinde kurudu; Diğerleri kozmopolis’in içinde çoğaldılar ve çoğaldıkça tekleştiler. Üç autarkeia programının üç çöküşü: Hazda erime, inkârda kuruma, sınırsızlıkta farklılığın yok oluşu.
IV. Carol’ın imkânsız konumu
Carol Sturka ne bahçeyi ne hücreyi seçer ve her ikisini de reddetmesi dizinin en derin argümanını taşır.
Carol, Koumba değildir; Diğerleri’nin sunduğu sonsuz hazların ötesini görür. Yeniden inşa edilmiş lokanta, çalınmış O’Keeffe tablosu, acımasız konukseverlik: Bunlar bolluğun armağanları değil, çözülmenin mekanizmalarıdır. Ama Carol, Manousos da değildir; keşişin reddini sürdüremez, sohbet ve insan teması olmadan yaşayamaz. Zosia ile ilişkisi bu imkânsız konumun dramatize edilmesidir: Samimiyete ihtiyacı vardır ve Birleşmiş bir varlıkla her samimiyetin asimilasyona doğru bir adım olduğunu bilir.
Aynılık korkusu burada en karmaşık biçimine ulaşır. Carol, Diğerleri’ni Camp Freedom Falls’taki danışmanlarla yan yana koyar – gençken cinsellik yönelimini “düzeltmek” için neşeli, iyi niyetli girişimlere maruz kaldığı dönüşüm terapisi kampı. Danışmanlar Diğerleri gibi samimiydi. Yardım ettiklerine inanıyorlardı. Gülümsüyorlardı. Carol’ın mutlu olmasını istiyorlardı – kendi şartlarına, kendi imgelerine göre. “Biz sen olduk, ama sen asla biz olmadın” diyor Zosia ve bu cümle, dönüşüm terapisinden sömürgeci medeniyet misyonlarına, Carol’ın katıldığında daha mutlu olacağına dair kovan zihninin sakin ısrarına kadar, her asimilasyonist projenin merkezindeki asimetriyi somutlaştırır. Birleşenler yaşamış her insanın her anısına, her tercihine, her sırrına erişebilir. Carol’ı Carol’ın kendisinden daha iyi tanırlar. Ve tam da bu bilgi –bu aşırı benzerlik, özdeşliğe varan yakınlık– onları canavarca kılar. Çünkü Carol’ın gerçekten korktuğu şey, Diğerleri’nin ona zarar vermesi değil, onların herkesle –Carol’ın kendisi dahil– aynı olması ve bu aynılığın bulaşıcı olmasıdır.

Yedinci bölümde Carol yalnız yaşamaya kalkışır –golf oynar, yüzer, saatlerini tek başına eğlencelerle doldurur– ve deney felaketle sonuçlanır. Radikal kendi kendine yeterlilik onun için özgürlük değil, daha yavaş bir yok oluş biçimidir: Birleşme’den ziyade autarkeia ile ölüm. Sekizinci bölümde Zosia’yı evine kabul ettiğinde, onunla masa oyunları oynadığında, Gdańsk’taki mango dondurmasının hikâyesini dinlediğinde ve nihayetinde onunla yatağa girdiğinde, aynı olana teslim olmuş değildir. Çok daha tehlikeli bir şey dener: Aralarındaki sınırı geçse de, benlik ile öteki arasındaki ayrımı koruyan düşmanla yakınlık. Epikurosçu terimleriyle, kovanın duvarları içinde bahçeyi yeniden inşa etme girişimi – birleşme gerektirmeyen bir dostluk, benliği yok etmeyen bir haz arayışı.
Bu girişimin başarısız olması –“Charm Offensive”in, en azından kısmen, Carol’ın direncini etkisiz hale getirmek için “kovan zihninin” hesaplı bir baştan çıkarma girişimi olduğunun ortaya çıkması– hırsı küçültmez; sorunun derinliğini açığa vurur. Farklı olana duyulan çekim –Zosia’nın hikâyelerine, yüzündeki ifadeye, onunla geçirilen zamanın sıcaklığına– kendi içinde meşru, hatta zorunlu bir insani ihtiyaçtır. Ama Birleşme bu çekimi bir silaha dönüştürmüştür: Carol’ın farklılığa duyduğu arzu, onu farklılığı silen bir varlıkla temasa sürüklemekte ve her temas, aynılığın biraz daha sızmasına yol açmaktadır.
V. Ensest yasağı ya da aynılığın yapısal reddi
Lévi-Strauss bu yapısal sorunu belki de başka hiç kimsenin yapamayacağı bir kesinlikle görmüştü. Les Structures élémentaires de la parenté’nin bütün mimarisi tek bir yıkıcı gözlem üzerine kuruludur: Ensest yasağı –doğanın kültüre dönüştüğü minimal jest– önceden kendi kendine yeten bir birime sonradan dayatılmış bir kısıtlama değildir; böyle bir birimin ilk baştan beri var olmadığının ortaya çıkmasıdır. Değiş-tokuş yapmayan aile, bolluk içindeki bir aile değildir; henüz sosyal hale gelmemiş, yani henüz insan olmamış bir ailedir. Yasak bir bütünün parçasını çıkarmaz; bütünlüğün baştan beri yapısal olarak imkânsız olduğunu gözler önüne serer.
(1908-2009)
Ne var ki, ensest yasağının başardığı bir şey daha vardır ve Pluribus’un aynılık korkusuyla doğrudan ilgili olan budur: Tehlikeli derecede benzer olanın alanında farklılığın üretilmesi. Yasak, yabancıyı tanıdıktan ayırmaz; tanıdığı kendisinden ayırır. Aileye şöyle der: Siz çok yakınsınız, çok aynısınız ve bu aynılık sizi yok edecek. Ensest tabusu, en derin düzeyde, özdeşliğe karşı bir tabudur – kendisinden ayırt edilemez hale gelme tehlikesi en yüksek olan birim içinde, ayrımın çökmesine karşı bir tabudur.
Burada insanlığın aynılık ile farklılık karşısındaki duygusal asimetrisi antropolojik bir temel kazanır. Kültürler farklı olanı arzular, çünkü farklılık değiş-tokuşu mümkün kılar; değiş-tokuş toplumu kurar; toplum, insanı insan yapar. Lévi-Strauss’un la règle du don dediği şey –armağan kuralı– özerk varlıklara yüklenen bir yükümlülük değil, varlıkların ilişkili varlıklar haline geldiği mekanizmanın ta kendisidir. Farklı olana yöneliş, kültürün kurucu jestidir. Buna karşılık, aynı olana kapanma –ensest, endogami, benzerliğin kendi üzerine kıvrılması– kültürün sonu, dönüşümün sonu, anlamın sonu demektir. Mythologiques’in dört cildi ve yüzlerce miti tam da bunu gösterir: Hiçbir mit kendi kendine yetmez; her biri diğerlerinin dönüşümü olarak var olur; anlam asla içkin değil, her zaman farklıdır. Ve en güçlü mitolojik gerilimler, radikal biçimde farklı terimler arasında değil, tehlikeli derecede yakın terimler arasında –ikizler, kardeşler, komşu halklar arasında– ortaya çıkar. Benzerliğin mitolojisi her zaman tehlikenin mitolojisidir.
Pluribus bu yapıyı neredeyse birebir sahneye koyar. Birleşme, ensest yasağının kaldırılmasıdır – sosyal birimi değiş-tokuş yapmaya, farklılaşmaya, çoğul kalmaya zorlayan kuralın iptalidir. Birleşenler zaten bir oldukları için değiş-tokuşa ihtiyaç duymazlar. İçerisi ile dışarısı ayrımı kalmadığı için akrabalık yapılarına gereksinimleri yoktur. Hediyeye ihtiyaçları yoktur, çünkü zaten verecek öteki kalmamıştır. Carol’ın bağışıklığı bu durumda sıradan bir olay örgüsü aracı değildir; ensest yasağının kendisinin yapısal eşdeğeridir – sosyal olanın aynı olana dönüşmesini engelleyen son farklılık kalıntısı, on üç kişilik bir artık. Dizinin merkezî sorusu –Carol asimile olacak mı?– Lévi-Strauss’un terimleriyle, kültürün hayatta kalıp kalmayacağı sorusudur. Çünkü kültür, aynı olanın çekim gücüne karşı farklılığın korunmasıdır; ne daha azı ne daha fazlası.
VI. Armağanın silahlaşması
Marcel Mauss farklı bir yönden, tamamlayıcı bir kavrayışa ulaşmıştı. Essai sur le don’un büyük keşfi hediye vermenin yaygınlığı değildi; bu etnografik bir gerçekti ve herkes biliyordu. Keşif, hediyenin bir fait social total oluşturduğuydu: Kolektif yaşamın hukuki, ekonomik, dinî, estetik ve morfolojik boyutlarını aynı anda içeren toplam bir sosyal olgu. Hediye, kurumlar arasında bir kurum değildi; bütün kurumların birbirinden ayrılamayacağını gösteren kurumdu.
Ve hediyenin merkezinde autarkeia sorununa doğrudan değinen bir paradoks yatıyordu: Hediye gönüllü gibi görünür ama zorunludur; ilgisiz gibi görünür ama ilgiyle doludur; iki taraf arasında ilişki kurmuş gibi görünür ama aslında iki tarafın hiçbir zaman gerçekten ayrı olmadığını ortaya çıkarır. Hau –verilen şeyin geri verilmesini zorlayan ruh– ekonomik işlemin metafizik bir eki değildir; nesnelerin de insanlar gibi asla tamamen kendilerine ait olmadıklarının ifadesidir. Hediye içindeki bir şey her zaman başka birine aittir. Benlik içindeki bir şey her zaman ötekine aittir.
Ne var ki, Mauss potlatch analizinde acımasızca ortaya koyduğu gibi, hediyenin silahlaşabileceğini de anlamıştı. Hediye, veren ile alan arasındaki farklılığı ortadan kaldırma tehdidi oluşturduğunda –artan karşı-hediye, geri verilemeyen hediye, utandıran hediye– farkı yeniden kurma girişimine dönüşür. Farklılığa duyulan çekim burada da işler: Hediye ekonomisinin nihai gayesi, tarafları birbirinden ayıran ve birbirine bağlayan mesafeyi korumaktır. Mesafe kapandığında, hediye savaşa dönüşür.
Pluribus bu dinamiği olağanüstü bir kesinlikle bilimkurguya aktarır. Diğerleri’nin Carol ile ilişkisi, Carol’ın geri çeviremeyeceği bir potlatch olarak yapılandırılmıştır: Ona istediği her şeyi verirler –market alışverişinden polis arabasına, el bombasından nükleer silaha– ve her hediye onu daha çıkışsız bir duruma sokar. Carol’ın üçüncü bölümde isterse atom bombası vereceklerini keşfetmesi absürt komedi olarak değil, (her ne kadar çok komik olsa da), yok etme aracına dönüşmüş asimetrik bir hediye ekonomisinin ifşası olarak işlev görür. Carol karşılık veremez; verecek tek şeyi kendisi, bilinci, kovanla bütünleşmesidir ve bu da tam olarak Diğerleri’nin istediği şeydir. Maussian terimleriyle, Diğerleri’nin cömertliği, tam verme yoluyla yürütülen toplam bir savaştır. Epikurosçu bahçe ekmek, su ve dostluk sunuyordu; Diğerleri her şeyi sunar ve bu her şey ölümcüldür, çünkü her ihtiyacı karşılayan hediye, alıcıya, verenin sonsuz ilgisinin nesnesi olmaktan başka hiçbir konum bırakmaz.
Carol’ın dizi boyunca gösterdiği öfke –patlamalar, alaycılık, minnettar olmayı reddetme– çaresiz bir karşı-potlatch olarak okunabilir: Diğerleri’nin nezaketinin aşındırdığı farklılığı yeniden kuracak kadar şiddetli, nankör, açıkça düşmanca bir şey geri verme girişimi. Farklı olana duyulan ihtiyaç burada negatif biçimiyle, olumsuzuyla ortaya çıkar: Carol aynılığın boğuculuğuna karşı farklılık üretmek zorundadır ve elindeki tek araç öfkedir.
VII. Orijinal zenginlik ve hafif tutulan kimlik
Autarkeia mitolojisine belki de en radikal darbeyi vuran Marshall Sahlins’tir – spekülatif değil, etnografik olduğu için radikaldir. “The Original Affluent Society”, tarım öncesi yaşamın kıtlıkla ve çaresiz mücadeleyle tanımlandığına dair Hobbes’çu varsayımı –ki bu varsayım felsefenin olduğu kadar gündelik sağduyunun da temel taşıdır– çürütmüştü. Avcı-toplayıcılar zengindi: Birikim yaparak değil, az şey isteyerek; autarkeia’nın önceden varsaydığı eksiklik mantığını reddederek. Zen’in zenginliğe giden yolu: Yeterlilik ile yetersizlik arasındaki karşıtlığın henüz kristalleşmediği bir varoluş biçimi.
Bu ne Yunanlıların tasarladığı autarkeia’dır ne de keşişlerin boş hücresi. Çok daha garip bir şeydir: Benliğin yeterince geçirgen, yeterince korunmasız olduğu, kapanma fantezisi olmadan yaşanabilen bir hayat biçimi. Ve en önemlisi, orijinal zengin toplum aynılık korkusundan mustarip değildir; çünkü sınırlı, savunulabilir bir proje olarak kimlik üretimine yatırım yapmamıştır. Kimliğin hafifçe tutulduğu yerlerde, benzerlik tehdit oluşturmaz; sadece vardır.
Burada farklılık ile aynılık karşısındaki duygusal ekonomi de farklıdır. Sahlins’in toplumlarında farklı olan arzulanır ama takıntılı biçimde değil; aynı olandan da korkulmaz, çünkü zaten kendinle öteki arasındaki sınır sert değildir. Korku ve arzu, ancak sınırlar sertleştiğinde, kimlik “kazanılması ve korunması gereken bir şey” haline geldiğinde bu yoğunluğa erişir.
Sahlins
(1930-2021)
Pluribus bu alternatifin çöküşünü yıkıcı bir netlikle sahneliyor. Diğerleri, birçok açıdan Sahlins’in zengin toplumunun grotesk bir parodisidir: Hiçbir şey istemezler, memnundurlar, kıtlık çekmezler, her şeyi paylaşırlar, sürekli mutludurlar. Ama bunu az şey isteyerek değil, tek şey isteyerek –kalan direnişçileri asimile etmeyi isteyerek– başarırlar. Onların zenginliği, gözenekli bir düzen içinde birey olarak kalan avcı-toplayıcıların hafifliği değildir; bireyselliğin tamamen ortadan kaldırıldığı bir birliğin ağırlığıdır. Arzuyu ortadan kaldırarak kıtlık sorununu çözmüşlerdir ama arzuyu duyan özneyi de yok etmişlerdir. İşte Epikurosçu bahçe ile kovan zihni arasındaki fark burada yatar: Epikuros ve keşiş, her ikisi de autarkeia peşinde koşarken, bunu peşinde koşan özneyi korurlar; biri ölçülü haz, diğeri ölçülü inkâr yoluyla. Diğerleri, özneyi bütünüyle ortadan kaldırarak autarkeia’ya ulaşmışlardır. Onların kendi kendine yeterliliği, kelimenin tam anlamıyla benliksiz bir yeterliliktir.
Dizi bununla birlikte anti-komüniteryen değildir – Carol’ın yedinci bölümdeki ezici yalnızlığı, radikal bireyselliğin dayanılmaz bedelini çok iyi anlatır. Ama Sahlins’le birlikte, sahip olmaya değer tek zenginliğin, onu paylaşanların farklılıklarını koruyan zenginlik olduğunu savunur.
VIII. Cehalet perdesi: Tasarlanmış aynılık ve adalet
John Rawls bu tartışmanın doğal olmayan ama zorunlu ortağıdır – Lévi-Strauss, Mauss ve Sahlins’in çeşitli biçimlerde istikrarsızlaştırdığı özerk rasyonel fail geleneği içinde çalışan bir liberal siyaset felsefecisi. Buraya neden dahil ettiğimi söyleyeyim: A Theory of Justice’in merkezindeki cehalet perdesi, felsefi alımlamasının genel olarak kabul ettiğinden çok daha derin bir antropolojik manevra gerçekleştirir ve Pluribus’un dramını anlamak için sanıldığından daha elverişli bir araçtır.
Rawls’ın bizden hayal etmemizi istediği şey, görünüşe karşın, rasyonel kişisel çıkarların optimal kurumsal düzenlemeleri hesapladığı bir sahne değildir. Daha garip ve daha radikal bir şeydir: Benliğin, onu belirli, sınırlı, özerk bir fail olarak kuran niteliklerden –sosyal konum, doğal yetenekler, iyilik kavramı, hatta nesil konumu– bütünüyle arındırıldığı bir sahne. Perdenin arkasında, katı anlamda benlik olmadığı için autarkeia da yoktur. Müzakereciler özerkliklerini koruyan ilkeleri seçen özerk bireyler değildir; özerkliğin dayandığı farklılıkları ortadan kaldıran, kapsamlı bir ilişkisel yapının yer tutucularıdır.
Cehalet perdesi Pluribus’u rahatsız eden aynılık sorununu olağanüstü bir ekonomiyle sahneye koyar. Perdenin arkasında müzakereciler yalnızca benzer değildir; tasarım gereği özdeştirler – ayırt edici her özellikten arındırılmış, birbirinin yerine geçebilir hale getirilmiş, saf rasyonel noktasal eylemcilere indirgenmişlerdir. Ve adaleti mümkün kılan tam olarak bu tasarlanmış özdeşliktir. Antropolojik açıdan okunduğunda, Rawls’ın görüşü son derece sezgilere aykırıdır: Adaleti sağlayan kimlik –topluluklara gömülü kişilerin zengin, özel, hikâyeli benlikleri– değil, aynılıktır – herhangi biri olabilecek ve bu nedenle herkes için yasa çıkarmak zorunda kalan boş, özelliksiz kişiler.
Birleşme bu açıdan istemsiz ve kalıcı bir cehalet perdesidir: Diğerleri artık birey olmadıkları için, birey olarak kim olduklarını bilmezler. Rawls’ın müzakerecileri gibi, özel iyilik kavramlarından yoksundurlar. Ama sonuç adalet değil, adaletin tuhaf ikizi gibi görünen bir şeydir: Mükemmel uyum, mükemmel memnuniyet ve sıfır özgürlük. Rawls ile Diğerleri arasındaki fark, Epikurosçu bahçe ile arı kovanı arasındaki farka benzer: Rawls’ın perdesi geçicidir – insanların belirli, farklı, arzulu varlıklar olarak yeniden ortaya çıkacakları bir dünyayı yönetmek için ilkeler üreten bir düşünce deneyi. Birleşme ise kalıcıdır. Arkasında yüzlerin geri dönmediği bir perdedir.
Dahası, cehalet perdesi ile ensest yasağı arasında dile getirilmeye değer bir yapısal homoloji vardır: İkisi de autarkeia’nın mümkün olabileceği koşulları reddederek sosyalliği üreten mekanizmalardır. Ensest yasağı der ki; dolaşımda olması gereken şeyi kendine saklayamazsın. Cehalet perdesi der ki; kendini kendine saklayacak kadar iyi tanıyamazsın. Her iki durumda da benlik mülksüzleştirilir – ceza olarak değil, kolektifin kurucu eylemi olarak.
Ve Pluribus bu iki gerçeği aynı anda barındırır: Tehdit olarak aynılık ve temel olarak aynılık – toplulukları yok eden aynılık ve topluluğu mümkün kılan aynılık. Dizi bu paradoksu çözmez; dramının çekirdeğine yerleştirir.
IX. Karşı-hediye olarak atom bombası
İlk sezon, Carol’ın ön bahçesine bir atom bombası yerleştirilmesini istemesiyle biter – kullanmak için değil, Manousos’a sonunda savaşmaya hazır olduğunu göstermek için. Bomba, çıldırmış bir Maussian ekonomide nihai karşı-hediyedir: Carol’ın Diğerleri’nin sindiremeyeceği, karşılık veremeyeceği, nezaketle etkisiz hale getiremeyeceği tek şey. Hayal edilebilecek en aşırı ölçekte farklılığın yeniden ortaya konmasıdır – bazı şeylerin verilmemesi, bazı sınırların aşılmaması, yıkım pahasına bile olsa çoğulluğun korunması gerektiği ısrarı.
Ama aynı zamanda bir itiraftır: Ne Epikuros’un ölçülü hazzı ne de keşişin tam feragati, aynılığın meydan okumasına yeterli gelmiştir. Ne duvarlarla çevrili bahçe ne de boş çöl, mükemmel bir kopyalama yoluyla işleyen bir tehditten benliği koruyabilmiştir. Carol’ın ilk sezonun sonunda bıraktığı şey ne haz ne de çileciliktir; daha ham ve daha paradoksaldır: Özdeşliğin tek alternatifinin duvarlarla ya da boşlukla değil; kalıcı, yorucu, çekici olmayan, tatmin olmayı reddetmeyle sürdürülen bir çoğulculuk olduğu kabulü. Mutsuzluğa, anlaşmazlığa ve başka insanların indirgenemez ötekiliğine yer bırakmayan hiçbir mutluluk versiyonunun insanca olmadığı sezgisi.
Carol farklı olana –sohbete, temasa, ötekinin varlığının sıcaklığına– ihtiyaç duyar; bu ihtiyaç onu insan yapar. Ama farklı olanın sunduğu bu sıcaklık artık aynı olanın kılığına bürünmüştür. Dizinin çözümsüz gerilimi tam da buradadır: Farklılığa duyulan arzu ile aynılığa duyulan korku; birbirini besleyen, birbirini iptal eden, birlikte yaşanması gereken iki kutuptur. Ne bahçe ne hücre ne de orijinal zenginlik bu gerilimi çözer. Carol’ın atom bombası bir çözüm değil, çözümsüzlüğün kabul edilmiş biçimidir – farklılığı korumak için dünyayı yok etme isteğiyle, dünyayı yaşanır kılmak için farklılığa sığınma ihtiyacı arasındaki paradoks, dizinin son karesiyle birlikte havada asılı kalır.
Bu makale, bu paradoksu dizinin iç içe geçmiş ölçeklerinde izlemeyi önerir – bireysel ruh hali (Carol’ın Camp Freedom Falls travması, Birleşme’yi yapısal olarak öngören dönüşüm terapisi, bahçe ile hücre arasındaki imkânsız konum); hane halkı (Carol ve Zosia arasındaki samimiyet;burada farklılığa duyulan çekim ile aynılık korkusu ayırt edilemez hale gelir); siyasi topluluk (Koumba’nın bahçesi, Manousos’un hücresi, Laxmi’nin inkârı ve Carol’ın üçünü de reddetmesi arasında bölünmüş on üç bağışıklının parçalanmış mikro toplumu); ve medeniyet düzlemi (ön bahçedeki atom bombası, insanlığın aynı olana karşı son korunma hareketi, geri verilemeyen karşı-hediye) – her düzeyde aynı soruyu sorarak: Kendi kendine yeterlilik kayıp bir cennet olarak değil, hiçbir zaman ulaşılamamış bir yanılsama olarak ortaya çıktığında, kimlik aynı olandan ayrıldığında, ne haz ne de feragat bu gerilimi çözebildiğinde, insanlığın farklı olana duyduğu arzu ile aynı olandan duyduğu korku arasındaki uçurumda hangi yaşam biçimleri mümkün –ya da imkânsız– hale gelir?
Önceki Yazı
Mualla:
Boşluğun estetiği bize ne söyler?
“Mualla’nın ölümü, ardında hiçbir izah bırakmayan 'okunaksız' bir eylemdir. Bu radikal ketumluk, anlatıcıyı geleneksel neden-sonuç ilişkisinden kopararak boşlukların takibine yöneltir.”
Sonraki Yazı
Sınıfsal, mekânsal ve kültürel süreklilikler içinden
Aleviliği yeniden okumak
“Alevilik coğrafi tecride, merkezî devletin devletin vergi/asker baskısına ve üretim ilişkilerinin dayattığı zorunluluklara karşı geliştirilmiş, 'dinsel paralellikler'le 'senkretizm' üzerinden inşa edilmiş, tarihsel bir hayatta kalma stratejisidir.”